Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Haziran '17

 
Kategori
Dil Eğitimi
Okunma Sayısı
28
 

Bitiş – Ana Dili Dersleri

Bitiş – Ana Dili Dersleri
 

Bir ders yılı daha sona eriyor. Her ders yılı başında zaman nasıl geçecek deriz ama son, göz açıp kapayasıya kendini gösterir. Evet, bir bitiş daha. Bu belki sadece bir ders yılının bitişi gibi görülebilir. Fakat aslında durum bu kadar yüzeysel ve basit değildir. Yıllardır bu bitişlerin bizim öğrencilerimizle ilgili önemli bir konuda olumsuz yönde nasıl bir ivme gösterdiğini bizzat yaşayarak görüyoruz. Eminim ki değerli öğretmen arkadaşlarım da biraz sonra yapacağım açıklamalarda kesinlikle benimle hemfikirdir. Zaten temcit pilavı gibi her fırsatta öne sürdüğümüz, anlatmaya çalıştığımız bu olayları artık bilmeyen de kalmadı gibi. Olsun biz yine de sesimizi duyurabildiğimizce ünleyeceğiz.

Almanya’da liselerdeki meslek hayatım 1996 ders yılında başladı. İlk 8 yıl “İkinci Yabancı Dil Olarak Türkçe” dersleri ile ilgili olarak görevlendirilmiştim. Maalesef altın tabak içinde sunulan bu fırsattan veliler ve öğrenciler yararlanmasını bilemedi ve proje kaldırıldı.  Dolayısıyla artık “Ana Dili” derslerini vermeye başlamıştım. İşte o başlangıçtan sonra çocukların, gençlerin nasıl bir uçuruma doğru sürüklendiklerini gördüm. Öğrencilerin ve velilerin bu derslere verdikleri değer âdeta bir hiç idi. “Olsa ne, olmasa ne? Biz zaten Türkçe biliyoruz.” diyorlardı, satır aralarına serpiştirdikleri 3-5 Almanca sözcük yardımıyla. İşin en ilginci velilerin de bu görüşte olmaları idi. Dolayısıyla balık baştan kokmuştu. Buna rağmen yine de iyi bir not alarak diğer derslerini kurtarabilme sevdasıyla lütfediyorlar ve derslere katılma zahmetinde bulunuyorlardı.  O dönemler diğer derslerde olduğu gibi not verme şansımız vardı ve bu bizim için sanki bir “koz” idi. Başka tutunacak neyimiz vardı ki? Bu sayede dersler biraz daha ciddiye alınıyordu. Buna rağmen yine de rica minnet etmemiz gerekiyordu. Çünkü gelmeleri zorunlu değildi. Neticede keyfi(!) seçmeli bir ders, bir nevi üvey evlat yani.

Yıllar yılları kovalıyordu. Her ders yılı sonunda bir “bitiş” yaşanıyordu. Bu bitişler zamanla acınası bir hâl almaya başladı. İlgisilik ve olumsuzluklarla dolu yaklaşımlar önceleri sanki basamakları tek tek inercesineydi. Şimdilerde ise merdivenlerde basamak falan kalmadı. Artık yuvarlanırcasına iniyorlar. Daha ilk yıllarımda işin vehametini hissetmiş bu uçuruma doğru sürüklenişi engelleyebilmek için girişimlerde bulunmaya çalışmıştım. Gerek Türkiye’deki gerekse buradaki yetkililere defaatle bu durum hakkında uyarıcı raporlar vermiştim. En çok üstünde durduğum ve yinelediklerim de “Bu gidişin sonu çok kötü. Eğer gerekli önlemler alınmazsa, çok değil en fazla 3. kuşaktan sonra burada doğan çocuklarla doğru dürüst Türkçe konuşarak anlaşamayacaksınız.” Sözleriydi. Kimileri duydu, duymazdan geldi. Kimileri “Bu düzen böyle işliyor, sen mi düzelteceksin? Maaşını alıyor musun, alıyorsun. Daha ne istiyorsun?” diye akıl verdi. Kimileri de “Her iş bitti uğraşacak tek derdimiz bu mu?” diye fırçasını atmaya kalkıştı. Velhasıl öylesine duyarlı ve iş bitirici(!) yetkililer vardı ki ilgisizlik aldı başını gitti. Nerden bilirdik ki daha sonra o günleri mumla arayacağımızı? Meğer beterin beteri varmış. Yetkililer o kadar ilgi gösterdiler ve konuya sahip çıktılar(!) ki sayelerinde elimizde olan not verme şansımızı bile kaybettik. Böylece artık tamamen ipler öğrencilerin eline geçmiş oldu. Nasıl olsa artık not da yok diye derslerden hızla kopmaya başladılar. Aslında bu bir eğitim politikasıydı. Hiçbir Alman yetkili kalkıp da “Türkçe derslerini kaldıralım.” demeye gerek görmüyordu. İstediği buydu, ama söyleme dökülmüyordu, dökmüyorlardı. Sinsi plan işte o an devreye girmişti. Gördüler ki zaten öğrenciler ve veliler bahane arıyor. “Biz niye kötü olalım? Bırakalım kendi sonlarını kendileri hızlandırsınlar.” dediler ve sinsice planın ilk ayağını gerçekleştirerek not sistemini değiştirdiler. Biliyorlardı ki bu sayede derslere katılım iyice düşecekti. Haklıydılar. Öyle de oldu. O aşamada bizim yetkililerden çıt çıkmaması çok ilginçti. Planın ikinci aşamasında ise diyecekleri şuydu “Biz size şans verdik ama derse katılım yoksa biz ne yapalım? Bu durumda dersler kaldırılmalı. Bunu siz yaptınız, ilgisizliğinizden kaynaklandı.” İşte bunu göremeyen bizim sivriler istenilen tuzağa düştüler ve suskunluk ve acz içinde resmen bu derslerin katline neden oldular. Olacağı buydu. Şimdi kim Alman eğitim yetkililerini suçlayabilir ki? Siz yeterince ilgilenmezseniz, taleplerinizi gündeme taşıyıp ardında durmazsanız olacağı budur. İşinin ehli olmayan zavallıları iş başına getirirseniz olacağı budur.

Sonuç ne mi oldu? İşte bitişler böyle böyle başladı. Artık iş işten geçmişti. Çözüm ise yok gibiydi. Bu nedenledir ki her ders yılı sonunda içimi yakan bir bitiş duygusuna kapılıyorum; yüreğim yanıyor. Biliyorum ki bu bitişin tatil sonrası yine bir başlangıcı olacak. Bu başlangıçta ise hüzün daha da artacak. Artık o hale geldi ki yeni başlayacak olan 5. sınıf öğrencileriyle nasıl anlaşacağım diye şimdiden düşünür oldum. Türkçe konuşsam –ki en basit kısa cümlelerle ve günlük kullanımdaki sözcüklerle-  eminim %70’i beni tam olarak anlamayacak. Almanca konuşsam… Türkçe dersinde Almanca… Olacak iş değil. İki dili karıştırarak konuşmayı denesem… Hadi canım sen de! Yıllardır savunduğun doğrularına nasıl ters düşersin? Bu insanın kendini inkâr etmesi gibi bir gaflet. Zaten en kötüsü de bu değil mi? İki dili çalkalayıp cacık yapmak…

Basit bir örnek vermek istiyorum. Öğrenci gelecek ve ben “Söyleyin bakalım bugün günlerden ne?” diye soracağım. Kimileri önce anlamayacak, sonra birbirleriyle Almanca konuşarak soruyu anladıklarını gösterip gururla bağırarak cevap verecek “Freitag, Freitag…” Güya ben de Almanca bilmiyorum ya, ısrarla “Anlamıyorum, ne diyorsunuz?” diye soracağım. Kendilerince benim cahilliğime gülerek yine bağrışacaklar: “Freitag, Freitag…” Siz, siz olun sakın ola ay adlarını falan sormaya kalkışmayın. 7 günün adını bilmeyen 12 ayın adını nerden bilsin? Böyle ahret sorularıyla çocukları gereksiz yere huzursuz etmenin âlemi yok. Maazallah bir daha derse gelmeyiverir. Varsın bilmesinler ne olacak yani, dünyanın sonu mu? Eğer şaşırır, bir de “Hadi bakalım alfabemizdeki harfleri söyleyin deme gafletine düşerseniz, yandınız. Başlarlar size şarkısıyla Almanca harfleri sıralamaya. Türkçe harfler kimin umurunda. Çok merak ediyorum, bu çocuklar anasıyla, babasıyla konuşurken hiç mi günlerin, ayların adını Türkçe söylemezler. Dahası da var: Çatlak Almancalarıyla evde sürekli Almanca konuşma sevdasındaki velilere ne demeli? Eee o zaman imamın kabahatini çocuklara yüklemenin hiçbir anlamı olamaz. Haliyle imam gaz kaçırırsa cemaat de altına yapacaktır. Bundan doğal ne ola ki?

Hadi şimdi gelin siz bu öğrencilerle Türkçe ders yapın. Üstelik bakanlığın sizi zorunlu kıldığı tedavülden kalkası, bir işe yaramayan ve hiçbir şekilde öğrenci seviyesine ve güncel duruma uymayan ders kitaplarıyla... Kimseyi karalamak ve küçümsemek değil derdim. Belki zamanında bu kitaplar işe yarıyordu. Oysa açıklamaya çalıştığım doğrultuda kesinlikle ele alınıp işlenesi değil. Bu durumda öğretmen olarak sınıfınızın seviyesini dikkate alarak kendi başınızın çaresine bakmak zorundasınız. Sınıfların durumuna göre yazar, çizersiniz ve dayanırsınız fotokopiye.  İş bu haldeyken bir de öğrenciyi toplama kaygısı var ki hepsinden beter. Artık not olayı da ortadan kalktığı için zaten kerhen derse katılan, daha doğrusu ricalar ederek zorla katılımını sağladığınız bu öğrencilerle neyi, nereye kadar yapabilirsiniz? Onlara ne verebilirsiniz?  Ne demişler “Gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş.” İşte bizim öğrencilerin durumu da bu misal. Bu doğrultuda öğrencilerin derse katılım nedenlerini basitçe 3 grupta görmek mümkündür. Zaman zaman bizi sevindiren duyarlı velilerin varlığını görmek çok güzel. İşte o velilerin zorlamasıyla derse katılan bir grup vardır. Bir de arkadaşlarına özenip sırf vakit geçirmek ve şamata yapmak amacıyla katılanlar vardır. Aslında bu öğrencilerin sınıf içinde düzeni bozdukları için sınıfa alınmaması gerekir, ama ne çare… Yeter ki gelsin!!! Bir grup daha var ki onlar gönüllü gelirler. Aslında onların geliş sebebi de bizim onların gönlünü kazanabilmek, derse gelmeye razı edebilmek için yaptıklarımızdır. Bu konuda neler yaşadığımızı ancak meslektaşlarım bilir. Meslekî ve kişisel onurumuzu incitmemek için daha ileriye gitmeyeceğim.

İşte durum bundan ibaret değerli okuyucularım. Ne acıdır ki içimden geçenleri dile dökmek yüreğimi yakıyor. Buna rağmen üç maymunu oynamanın hiçbir anlamı yok. Bugünün çocukları ve gençleri Türk dili ve kültürü konusunda sıfır altı derecesine inmiştir. Parmakla sayılacak derecede az sayıdaki istisnaları tenzih ederim. Belki beni çok acımasız bulanlar olabilir. Keşke haklı olsalar da özür dilemekten zevk alsam. Fakat kralın çıplak olduğunu söylemenin vakti gelmiş geçmektedir. Bunu pek çok kez dile getirdik, ama anlayan nerde? Bu durumda zavallı(!) öğretmen arkadaşım ne yapsın? Tüm ilkelerine, iyi niyetlerine ve elinden gelenin en iyisini yapma gayretlerine karşın meslek aşkıyla bir şeyler öğretebilme sevdasıyla çırpınırken verebildiklerini alamayan, daha doğrusu almak istemeyen bir kuşağa ne yapabilir, nasıl sahip çıkabilir? 

Ey analar, babalar! Size sesleniyorum. Eğer bu yazdıklarımı okuma zahmetine katlandıysanız lütfen başınızı iki elinizin arasına, şapkanız varsa onu da önünüze koyun ve biraz düşünün. Sakın ola unutmayın ki son pişmanlık fayda etmeyecektir. Hani hep hayıflanır, şikâyet edersiniz ya… “Bu çocuğu anlayamıyorum hocam. Bir dediğini iki etmeyiz. Ne isterse yaparız, ama yine de anlayamıyoruz ve anlaşamıyoruz, neden böyle?” dersiniz ya…  Hani onun için saçınızı süpürge ediş edebiyatınız var ya… Geçin bunları artık, geçin. Maymun gözünü açmış. Sizi adama yerine koyan kim? Acaba ne zaman onunla kendi dilinizde sohbet etmeyi denediniz? Ne zaman ona kendi kültürünüzü anlatmaya çalıştınız? Bunları hele bir düşünün lütfen. Eğer vaktinde siz kendi dilinize gereken saygıyı gösterseydiniz, kültürünüze sahip çıksaydınız ve çocuğunuza da bu duyarlılığı aşılamayı başarabilseydiniz balık baştan kokmamış olacak, o çocuk da sizden uzaklaşmamış olacaktı. Şimdi eğer önünde eşeğin varsa sür onu Niğde’ye. Artık o çocuğu siz değil kimse kolay kolay geri kazanamaz. O zavallı da iki arada bir derede; ne Türk ne Alman, işte öylesine biri olarak toplumda silinip yok olmaya mahkûm olacaktır. Üstelik artık onun pişman olunası yapmayacağı iş de yoktur. Daha ne diyeyim ki?

Gelelim size, ey bu konuda görevli kişiler! Belki geçmişi geri getiremezsiniz. Geçmişteki hataların ceremesini sizler çekiyorsunuz. Olabilir. Fakat bugün için ne yapıyorsunuz, ne yapacaksınız? İşte mesele burada. Hâlâ neyi bekliyorsunuz? Lütfen çıkarın gözünüzdeki at gözlüklerini ve biraz daha geniş açıdan bakarak değerlendirin bu gelişmeleri. Olay bitmiş demeye kimsenin hakkı yok. Suçu başkalarına yüklemek de çare ve avuntu değildir. Ne der eskiler “Çıkmayan canda umut vardır.” İşte o misal mutlaka bir çözüm vardır, olmalıdır.  Yeter ki işi sahiplenin ve olasılıkları değerlendirerek çözüm üretmeye gayret edin. Kaldı ki bu konuda çok çaba sarf etmenize de gerek yoktur. Ben size işin çözüm noktalarını, malûmun tekrarı mahiyetinde yineleyeyim. Aklın yolu birdir.

Çözüm artık tek basamaklı değildir. İki yoldan gidilmesi gerekir. Öncelikle bu derslerin eski durumuna getirilmesi, yani geçmişte olduğu gibi not verme yetkisinin tekrar öğretmene kazandırılması gerekir. Böylece en azından dersler biraz da olsa kişilik kazanmış olacak, ciddiye alınacaktır. Fakat bu da yeterli olmayacaktır. Günümüzde artık bu dersler gittikçe hükmünü yitirdiği için ikinci ve önemli bir girişim gerekir. Gelinen noktada öğrencilerin durumu dikkate alındığında olması gereken daha önemli ve gerçekçi başka bir çözüm vardır.  Bunun adı “2. Yabancı Dil Olarak Türkçe” dersleridir. Türkçe dersleri ancak bu düzeye getirilerek bu çocuklara belli bir ölçüde yardımcı olunabilir.  Aksi halde bu bitişler, Türk gençliğinin kayıp bir nesil olmaları doğrultusunda, tabiri caizse tam bir tükenişe doğru hızla yol almaya devam edecektir.

Her şey dilimiz ve kültürümüz için. Onları yitirdiğimizde biz zaten yitiklerde olacağız. Bir ulusun övüncü diliyle, gururu kültürüyle olmadığı müddetçe o ulusun varlığından söz etmek zavallılıktır.

Tahsin MELAN / 14.06.2017 - Frankfurt

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 59
Toplam yorum
: 48
Toplam mesaj
: 10
Ort. okunma sayısı
: 1669
Kayıt tarihi
: 07.09.06
 
 

Türkoloji eğitimi aldıktan sonra A.Ü. TÖMER kuruluş aşamasında ve ilk yıllarında yurt içinde göre..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster