|
|
|
|
Yazarın diğer bloglarından |
|
|
|
|
|
Eğitim
- 24.05.2008 - 22:38
Daha mini minnacık bir çocukken, süslü püslü elbiselerle dans edip şarkılar söylerdi. Her yüksek yeri sahne, eline geçirdiği her şeyi mikrofon sanırdı ve başlardı şarkı söylemeye. Kreş ve ana okulu yılları dönem sonu gösterilerinde en son o çıkardı sahneye, ya minyatür Sezen Aksu olurdu ya da Yoncimik. Ben de sürekli sahne kostümü hazırlardım, orijinaline uygun olarak, birkaçını hala saklıyorum. İlköğretim yıllarında ise bando takımının vazgeçilmez elemanı, okul korosunun solisti oldu, hatta 19 Mayıs çalışmalarında stadyum konserleri de vermişliği vardır.
Arkadaşlarım gösteri sonunda beni tebrik ederken, babası klasik bir Türk erkeği (!) olarak ortalıktan kaybolurdu, hatta bir keresinde müzik öğretmeninin seçtiği "Ar gelir Osman Ağa" türküsünü çok güzel söylemişti, okul müdürümüz beni tebrik ederken, babası, başka türkü bulamamış mı, diye söyleniyordu.
Bizim çalıştığımız okulun öğrencisiydi aynı zamanda. Bu ona hiçbir ayrıcalık kazandırmadı, aksine hep gözler üzerinde oldu, kendini kısıtlanmış hissetti. Bu yüzden asileşti ve notları inadına düşük oldu. Sayısal öğrencisi olmasına rağmen hayallerini Müzik Öğretmenliği süslüyordu, ne yaptıysak ondaki sanat sevgisini değiştiremedik. Bir fırsatını bulup akıyordu ırmak gibi kendi kanyonuna.
Lise son sınıfta bir yıl piyano eğitimi aldı, kardeşim üniversitede Müzik hocası olduğu için, önbilgileri verdi, neler yapması gerektiğini söyledi. (Ama torpil yapmadı:)))
Yıl sonunda yetenek sınavlarına girdi, başardı ama sıralamaya girince Güzel Sanatlar Lisesi öğrencilerinin altına düştü, yedeklerde kaldı.
Ben üzülmedim, çünkü biliyordum ki, 4 yıl Müzik eğitimi alan GSL iöğrencileri, o bölümde okumaya daha önce karar vermişler ve daha yetenekliler, üstelik onca emek vermişler, öncelik onların olmalı.
Hayal kırıklığı ile birlikte ikinci yıl daha sıkı tuttu işi, ama zaman kısıtlıydı, önceki yıllarda daha çok çalışmadığı için bin pişmandı. Puanına göre tercihlerini yapmıştı. Teslim edilmeden bir gün önce bir bakayım dedim, sil baştan yeniden bir öneri sundum ona, dershanedeki öğretmenleri de mantıklı bulmuşlar.
Tam benim istediğim gibi oldu, o bölümü kazandı. Ben çocuğumu tanıyordum, doğayı, taşı, toprağı sevdiğini biliyordum çünkü. Benim isteğim oldu ama onun da seveceği bir mesleği olacaktı. Hiçbir gün sevmedim, siz istediniz ,demedi, hatta iyi ki Müzik Bölümüne gitmemişim, dedi. Biz de şimdi dalga geçiyoruz;
-Boşuna gitmedi aldığın dersler. Tarladaki domateslere piyano çalarsın, Bach dinletirsin artık!
Eğitimcilerin görüşlerinin aksine ben okul tercihlerinde, çok aşırı olmamak kaydı ile mantıklı bir anne-babanın etkisi olması gerektiği görüşündeyim. Anne-baba, çocuğunu küçük yaşlardan itibaren iyi gözlemlemeli, sevdiği şeylere dikkat etmeli. Kızım küçükken ceplerine küçük taşları doldururdu, çamasır makinasından taş çıkardı sürekli, toprakla oynamayı, çiçekleri-böcekleri ve kelebekleri çok severdi, doğaya ilgisi çok fazlaydı. (Genetik olarak geçti benden, başka şansı yok ki...) Ama aynı zamanda sanatsal yetenekleri de taşıyordu genlerinde. Onları hobi olarak yapmasını vurguladım hep. Öyle de yapıyor.
Benim yönlendirmemle gitmesine rağmen, okulunu ve bölümünü çok sevdi, hiç takılmadan başarıyla bitirdi, 4 yıl ne çabuk geçti, maddi ve manevi yönden çok yormadı bizi, şehrin yakın olması ve babaannenin ve amcanın aynı kentte yaşaması da ayrı bir avantaj oldu. Sık sık görüştük, hem bizden kopmadı, hem de gözümüz arkada kalmadı.
Dün mezuniyet törenine katıldık, kep attılar stadyumda 3000 öğrenci, ben de attım onlarla. Senin orada ne işin var, demeyin. İşim her yerde rast gider işte...
Törene geç kalmıştık, veliler için ayrılan tribünler dolmuştu, Aydın malum sıcak bir kent, güneş kavuruyor. Şaşkın şaşkın dolanırken biz, Üniversitede görevli eski bir öğrencimize rastladık, hocasıyız ya, hocalar için ayrılan bölüme aldı bizi. Podyumun tam yanında, orada başköşede görünce bizi, kızım bile şaşırdı.
Kızımın hocaları ile tanışma ve konuşma fırsatı buldum. Her üçü de onun, çok özel ve başarılı bir öğrenci olduğunu, sadece derslerinde değil, gelecekteki mesleki çalışmalarında da başarılı olacağını söylediler. Çok gururlandım.
Sevgiyle yapılan işlerde, başarısızlık diye bir şey söz konusu olur mu? Olmaz, bilirim. Hiçbir şey olmazsa bilinçli bir tüketici olarak ne yiyip ne içtiğini bilir.
Birçok anne, çocuğum iyi bir yer kazansın, iş bulsun, devlet işi garanti olsun, rahat etsin, diye dua ederken, ben sadece bir mesleği olsun ve bitirebileceği bir bölüm kazansın, dedim. Çevremizde, arkadaşlarımın, anne-babasının zorlamasıyla, özel derslerle şişirilmiş yapay başarıyla yüksek puanlar almış, ama hem okulunu sevmeyen hem de başarılı olamayan, yarıyolda bırakıp gelmiş mutsuz bir sürü çocuk var.
Bitmesi mümkün olmayan bölümler, sevilmeyen dersler, hem anne-babaya külfet hem de çocuğa eziyet. Üstelik birçoğunun iş garantisi de yok. Sınıf öğretmenliğini bitiren 4-5 yıldır ataması yapılamayan ne mezunlar var. İşletme mezunları keza yine öyle.
İşi olmak mı, yoksa meslek sahibi olmak mı daha önemli?
Bence her zaman mesleği olmak önemlidir, mesleği olan aç kalmaz, gün gelir uygun bir iş bulabilir. Ama işini kaybeden, mesleği yoksa sap gibi kalır ortada.
Ayrıca her okulu bitiren devlet garantisi olsun, zorlanmadan iş bulsun istiyor, devlet hangi birine yetecekse?
Mutluyum, darısı diğer annelerin başına!
Küçük mutluluklar büyük umutlara açılan penceredir, diyorum.
Sağlıcakla kalın, mutlu kalın!
|