GİRİŞ : Ne zamandır ülkemiz sınırlarındaki komşularımızı gezme, tanıma isteği uyanmıştı içimde. Zamanlama olarak Ortadoğu ülkelerini gözüme kestirmiştim, zira Amerika’nın yeni bir çılgınlığı, Irak’taki gibi bir kültür tahribatına ve yağmalanmasına neden olabilir diye düşünüyor ama , emperyalizmin kollarının bu coğrafyaya uzanmasını hiç mi hiç istemiyordum. İran gezim esnasında ; Kashan şehrinde tanıştığım , aydın bir insan olan Hamid ile gitmek fikri uyandı Ortadoğu’ya , teklifimi memnuniyetle kabul etti . Suriye, Ürdün ve Lübnan vizelerini hallettiğini , İsrail’e girişinin sorun olacağını , arkadaşlarının İstanbul’da , İsrail vizesi almasının mümkün olduğunu söylediklerini yazıyordu. Bir ara İstanbul’daki İsrail Konsolosluğunu aradım , kendimle ilgili hoş bir ifade ile bilgi almama rağmen, İran’lı bir arkadaşımın vize almasının mümkün olup olmadığını sorduğum zaman, görevlinin sesi bir anda değişerek yüzümde tokat gibi patlamıştı, “ onu ben bilemem” diyerek bağırmaya başladığında. Ne garip, ülke yönetiminin politikaları, o ülke halkı için ne kadar belirleyici oluyor. Hamid, 2500 yıllık bir imparatorluk kültürünün olgunluğu ile dünyaya hiç de şöven bakmıyordu halbuki. 15 Haziran için Tahran’dan İstanbul’a tren bileti aldığını yazıyordu. Bir hafta kadar İstanbul’u gezdirecektim, sonra birlikte Orta doğu’ya girecektik. Cumartesi mail geldi.Tahran tren istasyonuna girerken bir motosikletin çarptığını, bir kolu ile bacağında kırıklar , kafasında da yaralar olduğunu, bu talihsiz olay planlarını bozduğu için , üzüntüden ağladığını yazıyordu. Telefon ettim , mail attım. Ailesinin refakatinde halen hastanedeydi anlaşılan.
Bu arada İstanbul bile 33 C sıcaklıkları görmeye başlayınca , daha fazla gecikmeden solo bir geziye karar verdim. Lübnan vizesini ( 35 $ ) geçen hafta almıştım , ancak ; Suriye anlaşılmaz bir tutumla turistik geziler için tekli giriş vizesi veriyor. Tekli giriş , Ortadoğu gezisinin kapsamını daraltacak , uçak ağırlıklı bir plana zorlayacak , bu da gezinin ruhunu öldürecekti. Neyse ; aklıma geldi , Suriye asıllı bir komşumun tavassutu ile çoklu giriş alabildim. ( Yeşil pasaportlardan vize ücreti almıyorlar. )
21 Mayıs günü İstanbul-Hatay üzerinden Haleb’e gidecek otobüs biletimi aldım. ( 60 YTL )
21/22.05.2008 ( İSTANBUL – ANKARA – CİLVEGÖZÜ – HALEP )
Karşılaşacağım sıcakları tahmin ettiğim için , sırt çantamı fazla doldurmamaya dikkat ediyorum bu sefer. Eşim, oğlum , torunum , otogara bırakıyorlar beni. Boğucu bir sıcak var İstanbul’da bugün. 15 dakika sonra hareket edecek otobüs , yaklaşık 20 saat sonra , 1350 km lik yolun sonunda Halep’ te olacak. Otobüs tam saatinde otogardan ayrılırken TV’de bir şarkıcı feryad ediyor. “ Bu İstanbul beni boğuyor “ diye , gülüyor , “ beni de “ diyorum kendi kendime. Saat 19.30 ‘da Kaynaşlı gişelerinden geçerken , sağanak yağmur başladı ise de , sıcağı yenemedi. 22.30 Ankara AŞTİ garajına giriyoruz. Ortalık mahşer yeri gibi , asker uğurlamaları var. Savaşın bu yanında gençler , gözyaşları , “ şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları ve tekbir sesleri ile uğurlanırken , öte yanda gençler, sessiz sedasız genelde şafak vakitleri köylerinden, mezralarından dağlara çıkıyorlar. Belki aynı mahalle , aynı sokakta doğmuş , akraba çocukları birbirlerini öldürmek için pusu kuruyorlar , savaşın korkunç sisleri içerisinde.
Kısa vadeli uyuyup uyanmalarla geçen gece , sabaha dönerken İskenderun Körfezine bir türlü yakıştıramadığım sanayi ve liman tesislerinin yanından geçiyoruz. Geçen yaz , eşimle Çanakkale’den Antakya’ya uzanan 4500 km.’ lik gezi etabımızda da geçerken aynı duyguları yaşamıştım; çirkinlikleri yaratmaya güzel yerlerden başlıyoruz. 08.15 ‘de Antakya dışında yeni inşa edilmiş otogara giriyoruz. Beni , Haleb’e devam edecek başka bir otobüse bindiriyorlar. İstanbul biletini keserken 15 YTL Antakya-Halep için almışlardı. Oysa, burada sadece 10 YTL karşılığı Halep’e götürüyorlar. İstanbul’dan direkt Halep otobüsü de yok. Firma görevlisi pasaportumu aldı , 08.45’ de hareket ederken , içinde Halep otobüs bileti ile beraber geri verdiler. Otobüste 15 kişiyiz , neredeyse tamamı Arapça konuşuyor, herhalde bunlar sık sık akraba ziyareti veya ticaret amacı ile sınırı geçiyorlar. Bu yaz korkulan kuraklık Amik ovasını etkilemiş olmalı , buğday başakları boy atamadan kavrulup kalmışlar. Tayip Erdoğan’ın Başar Esad’dan Asi Nehrinden su ricasında bulunduğunu okumuştum gazetelerde , inşallah işe yaramıştır. Bir saat sonra Cilvegözü sınır kapısındayız. Resmi tatil ve Cuma günleri Suriye sınırında yoğunluk yaşandığını okumuştum. Perşembe olduğu için , rutin TIR konvoylarından başka hareketlilik yok. 15 YTL çıkış harcı pulu almak için koştururken otobüs sakinleri , ben İstanbul’da aldığım makbuzu gösterip , Türk Pasaport kontrolundan çıkıyorum. Suriye gümrüğünde muavin pasaportları toplayıp , bankoya götürüyor ve başında bekliyor. Kerkük’lü bir kadının vize işlemi nedeni ile bir saat kadar bekliyoruz. Otobüste arka sırada oturan gençlerle sohbete başlıyorum. Suriye’ye yurt dışında eğitim danışmanlığı ve internet üzerinden telefon görüşme sistemleri pazarlamak için gidiyorlarmış. Artık Suriye topraklarında ilerliyoruz. Başşar Esad’ın özellikle zeytin ağacı dikimi seferberliği başlattığını ve diğer Akdeniz ülkelerine rakip olacak potansiyele geldiğini okuyordum. Büyük bir panoda “ elinizle istikbalinizi ekiniz. ” yazısı bu politikayı çok net açıklıyor. Bir ara muavin yanıma oturuyor. Merak ettiğim şeyi soruyorum; ” 10 tane yolcu , 3 personelle Antakya-Halep arası seferlerde para kazanabiliyor musunuz ? “ Asıl parayı Suriye’den aldığımız ucuz mazottan kazanıyoruz itirafında bulunuyor. Şu anda mazotun litresi 25 SP ( Suriye Paundu) 1$= 45.7 SP. Petrol fiyatları tırmanmadan önce 7 SP imiş.
1.5 saat sonra Haleb’e varıyor ve hiç de terminale benzemeyen bir yerde iniyoruz , sıcağının içinde. Otobüsteki gençlerden biri Halep’li imiş, önceden rezerve yaptıkları otele ilerliyoruz , beğenirsem ben de kalırım diyorum. İki yataklı odada kalacak olan Ömer isimli genç , abi diğer yatak zaten boş, beraber kalabiliriz “ diyor. Payıma düşen 9 $ ‘ı ödemek kaydı ile kabul ediyorum. Çantalarımı bırakıp , kendimi sıcak ama rutubet olmadığı için bunaltmayan Halep sokaklarına atıyorum. Otel Zahraa ‘dan Shara al Maari’ye , kavşaktan da El Jabr caddesinde ilerleyip, döviz bürosu arıyorum. Hiç SP yok yanımda , neredeyse 24 saattir doğru düzgün bir şey yemediğim için de açım. İleride gördüğüm bir büroda 150 bozdurup , Lonely Planet’in favorilerinden “ Al Andalep ” restoranı buluyor , serin terasında rahatlıyorum. Öğle sessizliğinde iki masada İngilizler yemek yiyor. Sipariş için gelen garsona laf olsun diye “ Türkçe bilen var mı? “ diye sorunca , beni alıp mutfağa götürüyor.Aşçının annesi Türkmüş. Yanıma oturuyor , memleketten, Suriye’de hayatın daha ucuz olduğundan bahsediyoruz, çantamdan bir nazar boncuğu anahtarlık veriyorum , çok memnun oluyor. Humus( tahin-bakla ezmesi), tahinli patlıcan ezmesi ile güzel soslanmış şiş kebap istiyorum. Aşçı bunların yanında arak ( Suriye rakısı ) ikram etmek istiyor, ancak 40 C sıcakta hoşaflaşmamak için almıyorum. 300 SP beklediğim hesap 400 SP geliyor , nedenini soruyorum patrona suya 50 SP , yemek sonrası ikram ettikleri çaya da 50 SP yazmışlar. Suriye restoranlarında peçeteye bile para alındığını bildiğimden , ödeyip çıkıyorum. Sıcakta yürümek hoş olmasa da , bu yemeklerin arkasından sıkı bir yürüyüş gerekiyor. Pasaj içlerindeki loşluklardan “ livata “ ( arapça eşcinsel ilişki ) , diye bağıran ayakçıların sesleri geliyor. Birinin içine doğru ilerliyorum. Gişedeki adam uyukluyor , bilet kesen adam ise cin gibi ortalığı kesiyor. Bir sinema girişi burası. Porno afişlere bakarken kendinden geçmiş , yaşlı Arap fotoğrafını çektiğimi fark etmiyor bile.
Öğle sıcağının geçmesini beklemek üzere , otele geliyor, çantamdan çıkardığım çarşaf ve yastık kılıfı ile geceye yatağımı hazırlıyor , bir saat sonra üzerime ince bir tişort alarak, Shara Bab al Faraç caddesini izleyerek Şehitler Meydanının ortasında buluyorum kendimi. Solda , Doğu şehirlerinin vazgeçilmez kapalı çarşılarına uzanan ( souk ) Bab- ı Antakya kapısı beni bekliyor. Bir cami avlusunun ( Molla Camii ) yanından geçerken , Osmanlı ve Mevlevi başlıklı mezar taşları dikkatimi çekiyor. Ne kadar mesafeli olmamız istense de , büyük bir İmparatorluğun çocukları, torunlarıyız biz. İlgilendiğimi görüp yanıma gelen beyaz entarili , kefiyeli bir Arap , demir parmaklıklarla korumaya olunmuş hazirenin içine sokuyor beni , anlamasam da Osmanlı komutanlarının ve Mevlevi dervişlerinin mezarlarını tek tek anlatıyor. Az sonra 80 yıllık Cumhuriyet devrimlerinin bir çocuğu olarak , 600 yıllık devletimizin resmi dilini okuyamamanın şaşkınlığı ( belki de utancı) ile teşekkür ederek ayrılıyorum bu Osmanlı mezarlığından. Kültürlerin , müşterek paydaların ulusları birbirine bağlayan çok önemli harçlar olduğu gerçeğiyle bir kez daha karşılaşıyorum. Souk Medine ile birbirlerine bağlanan tarih , bereket ve Şark kokan daracık mekanları arşınlıyorum, yoğun bir ticari faaliyet olduğu aşikar. Büyük koliler, el arabaları , aktarılıp duruyor biteviye. Sanayi , endüstri ve otomotiv sektöründe Ermenilerin çoğunlukta oldukları işyerlerinin levhalarından anlaşılıyor. Baharatçılar , konfeksiyoncular derken , 35 C sıcakta dükkanların önüne asılı et ve sakatatları görünce ; Kamboçya , Phnom Penh’deki , Toul Tom Poung halk pazarında , insanın içini kaldıracak et ve balık yığınları geliyor aklıma. Fotoğraflamak istediğimde gençler tepki gösteriyorlar , ısrar etmiyorum bende. Gezi tecrübelerimden, asıl sürprizlerin yoğun yaşamdan uzak , kıyı köşe mekanlarda olduğunu hissediyorum. Nitekim , kesilmiş Roma sütunlarının tuğla yerine kullanılıp , duvar örüldüğü küçük ama sevimli bir caminin önündeyim şimdi, sokağın başındaki çarşıdan süzülüp gelen uğultular , taşlı daracık yolda yitiyor sanki. Sessiz , yalnız , ama görmüş geçirmiş bir yerdeyim şu anda. Küçücük ahşap minaresi ve avlusu camiyi daha sevimli kılıyor. Uzun uzun düşünmek , sessizliğinde kaybolmak istiyorum Al Quiqan camisinin.
Rastgele daldığım bir başka sokak Roma mirasını inkar etmeyen sütun başlıkları ve geniş bahçesi ile Al Aldiyya Camiine getiriyor beni. Bahçesindeki soğutuculardan , soğuk sular içip serinliyorum. Taş işlemelerinin inceliğinin dikkatimi çektiği bir minarenin dibinde Saffiniyah Camiinde buluyorum kendimi. Velhasıl , yanlış hatırlamıyorsam 13 km .yi bulan çarşılarında , ( souklarında ) kaybolup gidiyorum, Haleb’in. Bimaristan , ruhsal tedavi merkezi bakıma alınmış , bana da güzelin mukarnas işçiliğini fotoğraflamak düşüyor. Halep Kalesini akşamın yumuşak ışıklarına bırakıyorum bilerek , Halep şehrini kaleden fotoğraflarım diyerek. Souk al Zarp kapısından çıkınca , Halep Kalesinin karşısında buluyorum kendimi. Kale , 13. yy’da , elle doldurulmuş 50 m. yükseklikteki bir tepenin üzerinde inşa edilmiş. Saat 17.00 , gişedeki adam , kapalı olduğunu söylüyor , yarın diyor. Ortalığın turist kaynadığı bu saatte , en önemli yerin kapalı oluşunu anlayamıyorum. Fotoğraflayarak , hemen karşısındaki Süleymaniye Camiinin bahçesinde , sessizliği yaşıyorum. Az sonra , küçük çocuklar sarıyor etrafımı , beton banklara oturup onları seyrediyor , onları fotoğraflıyor daha sonra çepeçevre kalenin etrafını dolaşmaya başlıyor , kaleyi çeviren hendekte bir zamanlar dolaşan timsahları düşünüyorum.
Tekrar, Souk Al Atariye kapısından kapalı çarşının hengamelerine girerek, çıkışta hemen yanıbaşındaki Emevi Camii, Zekeriya Camii yada Büyük Camii denilen caminin önüne geliyorum. Kapıdaki nursuz suratlı adam , beni görür görmez elindeki bilet tomarına sarılıyor. Suriye turizm gelirleri konusunda ölçüyü kaçırmış , ibadethanelere de bilet kesiyor anlaşılan. Müslümanım deyince giriş izni çıkıyor. 717 yılında , Emeviler tarafından bitirilen camii çok temiz ve bakımlı. St. Helena Katedralinin üzerine yapılan camii 1169 yılında yaşanan yangında tamamen yıkılmış, daha sonra yeniden inşa edilen camiye Selçuklu Sultanı Tutuş tarafından 45 m. yüksekliğinde bir minare eklenmiş ise de ; bu da depremler neticesi yıkılmış. Caminin mermer döşeli geniş avlusunda akşam saatlerinde güzel ışık oyunları meydana gelirken , Emevi Camiinin gün boyu Kuran okuyan kör Hafızlarının sesleri caminin zarif duvarlarında yankılanıyordu. Ayrıca Zekeriyanın türbesi ile Hüseyin’in kesik başı Emevi Camii içerisinde imiş, daha sonra kesik baş Şam’da Emevi Camiine götürülmüş.
Avluya girerken çıkardığım ayakkabıları çantama bağlayarak avluyu , camii ve türbeyi dolaşıyor , kuran okuyanları kör hafızları dinliyor, ortalık kararmaya yüz tutarken , Milli Müzenin hemen karşısındaki Zahraa Otele dönüyorum, gece yola geçen uykusuz saatler , bugün neredeyse Haleb’in tamamını dolaşmamdan olacak ayağımdaki , sandaletler bile ağır gelmeye başladı.
Oda arkadaşım Ömer , uzun yolculuğun travmasını henüz atamamış olmalı hala uyuyormuş , mecburen uyandırdım , biraz sohbet ettik , banyo yapıp , notlarımı yazdım. Saat 23.15 , yorgunluk ve uykusuzluktan perişan bedenimi yatağa bırakıyorum.
23.05.2008( HALEP – ST.SİMON – EBLA – APAMEA – SARJİLLA - HAMA )
Akşam , odadaki buzdolabından gelen değirmene benzeyen ses , notlarımı yazarken kafama takıldı ise de ; uykumu bölmeye yetmedi anlaşılan. 07.30’da dışarı çıkıyorum. Bugün Cuma , her yer kapalı. Niyetim , bir tur şirketinin veya genellikle büyük otellerin tertiplediği Serjilla ve Apamea turlarına katılmak. Genellikle Baron caddesinde bulunan turizm şirketlerinin hepsi kapalı , açılacağa da benzemiyorlar. Caddelerde ne araba , ne de benden başka insan var. Ana caddeler boyunca bir-kaç saat dolaştıktan sonra , Baron Otelin resepsiyonundaki bıyıklı yaşlı kadına soruyorum. Meğer Türkçe biliyormuş, “ galiba yan sokakta bir büro düzenliyor “ deyince umutlanıyorum ama nafile , sokakta sadece oto parçası satan dükkanlar var, onlar da kapalı. Büyük Otellerin böyle bir tur düzenlemediğini anlıyorum sorduğumda. Halep’te bir gün daha kaybetmektense Hama’ya geçmeyi planlıyorum. Tatil günü olduğu için Hama’ya giden araçların bulunduğu Hanano garajı da kapalı imiş. Uzaklarda bir garajı tarif etmeye çalışan birini anlamıyor ve dinlemiyorum bile. Genellikle Suriye’nin kuzeyindeki antik bölgelerin dağınık ve yerleşim yerlerinden ve birbirlerinden uzak olduklarını okumuştum.
Önce Zahraa Otelin alt katındaki felafelciye girip, sahanda yumurta, peynir, çay ile güzel bir kahvaltı yapıp , sahibinin oğlu Nesim’le sohbet ediyorum. (100 SP.)
Otostopla gezmeyi de becerebileceğimi sanmıyorum. Ne zamandır , Baron Caddesinin köşesinde taksisinde bekleyen temiz yüzlü gence yaklaşıyorum. Adam tek kelime İngilizce bilmiyor. Yandaki bir otelin resepsiyonisti aracılığı ile pazarlık yapıyor ve Serjilla , Apamea antik yerlerini dolaştıktan sonra Hama’ya bırakmak üzere 2500 SP ( 55 $ )’a anlaşıyoruz. Otelden çantalarımı alıyor , Ömer’le vedalaşıp Serjilla’ya doğru yola çıkıyoruz, ama aklımda hep St.Simon yani Qaalat Samaan var. Orayı da ziyaret etmek isterdim. Şöföre St. Simon’a da gitmesi için ne isteyeceğini soruyorum , 500 SP fark istiyor ve fiyatta direniyor. Kabul ediyorum. Geri dönerek , bu kez Halep’in kuzeyine yol almaya başlıyoruz. İS 423’de Aziz Simon’un vaaz için gelip ayak bastığı noktada inşa ediliyor ve Hristiyanlar için önemli bir hac yeri. Şöför Hüsem , St.Simon’a giden yolda 1 km ileride , solda bir tepe üzerindeki Kaser Almshbek isimli bir bazilikanın önüne getirerek jest yapıyor. Duvar ve sütunları oldukça sağlam bazilikanın yanındaki ağıldan iki küçük çocuk geliyor ve ellerindeki midye fosillerini satmaya çalışıyorlar , buralar bir zamanlar denizmiydi acaba diye düşünmeden yapamıyorum. Bazilikayı gezip, fotoğrafladıktan sonra yandaki ağılın önündeki insanlara yaklaşıyorum. Türk olduğumu öğrenince , bizler kardeşiz diyerek çay ikram ediyorlar. Qaalat Samaan’a doğru devam ediyoruz. Suriye’nin Palmyra , Apamea gibi önemli turistik noktalarından biri St.Simon. Yollar çift şerit ve palmiyeler zakkumlarla süslü. Suriye’ye girdiğimden beri dikkat ediyorum , her ev, işyeri ve arabada Başar Esad’ın posterleri var. Gelişmemiş toplumlar teba olma , birine ait olma güdüsünü terk edemiyorlar anlaşılan.
St.Simon yakınlarındaki Dar el Azze kasabasından geçiyoruz. Her yer zeytin ağacı dolu. Şimdiden tur otobüsleri dizilmişler bile. 150 SP vererek bilet alıyor ve manastıra uzanan toprak patikayı çıkmaya başlıyorum. Az sonra gördüklerim beni şaşırtıyor , doğrusu ben harap olmuş bir ören yeri beklerken, heybetli sütunları ve kemerleri ile St. Simon oldukça canlı bir şekilde karşıma çıkıveriyor. İyi ki , burayı da ilave etmişim bugünkü programa diyorum. Halep’ten 60 km. yol yaparak geldik buraya.
Hüsem , bu kez de yine rehber kitabımda bulunmayan Deir Samaan’a götürüyor beni. Qaalat Samaan’ın karşısındaki tepenin yamaçlarına yayılmış , oldukça geniş bir arazide , büyük kesme blok taşlar musalla taşları gibi dizilmiş , bir kısmının üzerinde gamalı haç şeklinde oymalar görüyorum. Hinduizm’in , Budizm’in simgeleri olduğunu biliyorum ama Hristiyan kültüründe gamalı haç figürünü ilk defa görüyorum. Sanki , Hristiyanlık öncesi bir ibadet yeri üzerine bazilikalar yapılmış.
Bu arada şöföre emrivaki yapıp, Ebla’ya da götürmesini söylüyorum , kabul edip , ek bedel istemiyor bu kez. Güneye doğru inmeye başlıyoruz , anladığım kadarı ile Halep’e girmeden kestirme yol arıyor , sık sık yoldan geçenlere soruyor. Etrafta gördüğüm tüm evler boyasız, çatısız, taş bloklardan yapılmış. Dikkatle bakmadıkça yamaçlardaki evleri , toprak dokusundan ayırıp , köy olduğunu anlamak mümkün değil. Sonunda otoyolu bulan Hüsem , 140 km hızla uçuşa geçiyor. Ebla , 40 km. güneyinde, Şam otoyolundan saparak ilerliyoruz. Arapların Tell Mardikh dedikleri Ebla , ilk antik Suriye yerleşimlerinden, İÖ 2500 yıllarına tarihlenen , dünyada ilk kez iki dilli sözlüğü içeren 17000 den fazla tabletin çıkarıldığı yer. Bir çadırın önünde duruyoruz. Görünürde hiçbir şey yok. Görevli arap elinde bilet tomarı ile beliriyor. Ben gayri ihtiyari “ne var burada görülecek “ diye sorunca , bilet tomarını kutunun içine atarak , bu kez , Ebla yerleşiminden çıkarılan kil tablet kopyalarından satmaya çalışıyor. posterleri var.
150 SP vererek bilet alıyor , terden kızaran gözlerimi ovuşturarak , iyice bastıran sıcakta önümdeki toprak tepelere atıyorum kendimi. Çatalhöyük’ü andıran çok eski yerleşimlerin arasında dolaşıyorum , aslında göründüğünden daha büyük ve enteresan bir yerde olduğunu gezdikçe anlıyorum. Halep-Şam otoyoluna giriyoruz tekrar. 160 km. yol yapmışız şimdiden. Niyetimiz Sarjelle’ye gitmek , ama belli ki şöför buraya daha önce hiç gelmemiş, adımbaşı soruyor , çoğu da bilmiyor. Deli danalar gibi dolaşıyoruz , sararmış kırların içinde. Anlaşılan bulamayacağız , Apamea’ya gidelim dediğim anda paslı, zor okunan bir tabela Sarjelle’ye geldiğimizi gösteriyor. Toz-toprak içinde daracık bir keçi yolunda ilerledikten sonra Sarjelle çıkıyor karşımıza. Açıkçası ; St.Simon’dan sonra Serjilla’nın kötü restorasyonu kendini uzaktan belli ediyor. Bilet kulübesinin gölgesine uzanmış iki çocuk motor sesini duyunca fırlayıp , gişenin kilidini açmaya çalışıyorlar. Açma diyorum , gölgedeki plastik sandalyelerden birine oturup , derli toplu , güzel giyimli , iyi İngilizce konuşan ve iki turist getirdiğini söyleyen rehberle sohbete başlıyorum. Suriye’deki bütün antik yerleşimler bir yana , Palmyra bir yana diye kısaca özetliyor . Hazır İngilizce bilen birini bulmuşken Lübnan’daki son durumu sorayım diyorum. Başkan seçiminden sonra sorunların çözüldüğünü, tarafların özellikle tanıyıp, seçtikleri kişileri vurduklarını , son çarpışmaların Dürzü’lerin yaşadığı dağ köylerinde Hizbullah’ın sindirme amacıyla yapıldığını söylüyor. Giderek konu Amerika’nın Ortadoğu politikalarına , İsrail’e , Saddam’a geliyor.
Sırada Apamea var. Yollar uzadıkça şöför Hüsem’in suratı asılıyor , sonunda bir dalaşma olabilir. Hama yönünde ilerlerken , yol buyunca aynı periyoda ait eserler çarpıyor gözüme. Büyük İskender’in komutanlarından Seleküs’ün fetihleri esnasında ortaya çıkan bu antik yerleşimler İÖ 2. YY’da bulunuyor , ama geçmişi Perslere kadar gidiyor.
Sağımızda tepelerinde bembeyaz bulutları ile Jebel Ansariyya ( Ensariye Dağları) uzanıyor , önündeki geniş ova kimi yeşil , kimi biçilmiş tarlalarıyla yere serilmiş halıları andırıyor. Saat 15.00 , adım başı Apamea’yı soruyor Hüsem. Neyse az sonra levhalar belirdi. Dışarıda sert bir rüzgar esiyor. Evinin önünde bir kadın, elindeki geniş tepsiyi yerdeki örtüye boşaltıyor , rüzgar altında , sapla , samanı ayırıyor yani. Koyunların, keçilerin peşi sıra giden kızlar , sıcak ve rüzgardan korunmak için , tüm yüzlerini kapatmışlar. Yola paralel akan dere kurumuş , ama toprak havuzlara yeraltından su basıp dolduruyorlar. Bereketli araziler var Suriye’nin kuzeyinde.
Sonunda Apamea’ya geliyor ve bir restoranın önünde park ediyoruz. Ben , arkalarda kalan bilet gişesine yürüyorum. 150 SP veriyorum , adam bana elinle tamam işareti yapıyor. Israr edip bileti isteyince suratı asılıyor. Başar Esad’ın kocaman posterinin altında görevliyi şeytan dürtüyor anlaşılan. Sağlı sollu yüzlerce sütunun dizildiği ana caddede ( cardo maxımus ) fotoğraf çekerek ilerliyor ve bu kadar sütunu ilk kez bir arada gördüğümü fark ediyorum. 2.3 km uzunluğundaki cadde , incecik kilit taşları ile yıkılmadan zamana meydan okumayı sürdüren bir kemerin önünde bitiyor. Sağda , hamam olduğu anlaşılan alanda , pişmiş topraktan su boruları , dirsekler , rezervuarlar görünüyor. Sütunların arkasında devam eden kazılarda , yer altı tesisatları , odalar, depolar gün ışığına çıkarılıyor anlaşılan. Apamea , gerçekten görülmeye değer bir antik yerleşimmiş. Bölgeye hakim olan Büyük İskender’in komutanlarından Sloukous (Selekus Nikator’un) , Pers asıllı karısının adı olan Apamee’den alıyormuş bu güzel yerleşim adını. Babasının adı olan Antoukhyous adı da bizim Antakya’da yaşıyormuş. Müslümanların hac yolu üzerinde olduğu için , Kanuni Sultan Süleyman , pek çok kervansaraylar yaptırmış Apamea’da.
Bu arada , ortalıkta kimseler olmadığı için , beni gözlerine kestiren uyanık köylüler , üşenmeden motosikletleri ile yanıma gelip, taklit antik eserleri , büyük bir gizle satma çabasına giriyorlar. Herhalde alan da oluyordur. Yorgunluktan hoşaf gibi oldum, Sabah 09.30’dan beri yollardayım. Sert esen rüzgarda fotoğraf makinesine zor hakim oluyorum. Arabanın yanına geliyorum. Hama’ya doğru yola çıkıyoruz. Kafamdaki yerlerin bir kısmını görmüş olmanın keyfi ile teypden yükselen yalellileri , allah- vallah nidalarını zevkle dinliyorum Hama yollarında. Karşı tepede kale harabeleri görüyorum bir ara. Fotoğraf çekmek için , Hüsem’i durduruyorum. Meğer asıl güzellikler sağda , Asi ( Orantes ) nehri kıyısında imiş. İlk defa Naura Çarkı görüyorum. Üzerlerindeki küçük odacıklara dolan suyu , dönerek yukarı çıktığında , bir kemer üzerindeki kanala boşaltarak , terfi istasyonu işlevi görüyor.
Hama’ya yaklaşırken Lonely Planet’i açıp kalacağım otelleri seçiyorum. Cairo ve Riyad Oteller bana uyar. Hüsem , biraz sorduktan sonra Cairo Oteli bularak önünde duruyor. 3000 SP borcumu ödüyor , çantalarımı kapıp zar zor merdivenleri tırmanarak yukarı , resepsiyona çıkıyorum , inşallah boş yer bulurum düşünceleriyle. Resepsiyondaki , turizme dönük yüzü olduğu her haliyle belli olan derli toplu adam , iki yataklı , banyolu temiz bir oda gösteriyor 600 SP diyor. İstanbul’dan getirdiğim nazar boncuklu bir anahtarlığı, duvardaki bir çiviye asınca , memnun oluyor ve 550 SP’ye iniveriyor fiyatı. Odama giriyor , bir banyodan sonra günün yorgunluğu iyice bastırıyor ama , günün yumuşak ışıklarını kaçırmamak için Hama sokaklarına atıyorum kendimi . Asi nehrinin üzerinde kurulu iki Naure’nin önündeyim şimdi. Hemen yanındaki çok güzel , geniş bir park , tatil günü olduğu için oldukça kalabalık. Yüzlerine kadar inen peçeleri , kara çarşafları ile kadınlar , çocuklarını gezdiriyorlar. Asi nehrinin yatağı daralmış , açığa çıkan millerden , sıcağın tesiriyle lağım kokusuna benzer , ağır bir koku yayılıyor ortalığa.
Çalışmadığı için , kurumuş olan ahşap dolapları , milleri bile hoş durmuyor , şimdi karşımda , millerinden gelen gıcırtıları , dolaplarından boşalan su sesleri ile faal bir naure karşısında bulunmayı ne kadar çok isterdim. Keşke , Apamea’dan dönerken Shaizar köyü yakınlarında gördüğüm naurelerin yanına kadar gitseydim , ağır fakat iş yapmanın gururu ile dönüyorlardı , Romalı’lardan bu yana. Asi nehri boyunca , çay bahçelerinin yanından ilerleyip , haritamdaki diğer su çarklarını buluyorum. Onlarda , çalışmamaktan dolayı çirkinleşmişler , hüzün yüklüler gibi geliyor bana. Ya çürümeyi , ya ihya edilmeyi bekliyorlar. Rehber kitabımdaki birkaç lokantayı bulayım derken hava kararıyor. Yorgunluktan daha fazla yürüyemeyeceğimi anlayınca otelin bulunduğu Şükrü Al Kuvvetli ( 1945 lerde Suriye Cumhurbaşkanının adı ) caddesi üzerinde , popüler felafelci Ali Baba Restoranı buluyorum. Bir felafel sandviç ( 25 SP ) , salata+ humus+ felafel menüsü ( 65 SP ) ve çay içerek 100 SP ödeyerek , güzel bir yemek sonrası , 100 m. yandaki oteldeki odama atıyorum kendimi. Hemen uyuyabilmeyi ne kadar isterdim , ancak ; gün boyu çektiğim fotoğrafları arşivlemem ve gezi notlarımı yazmam gerek. Yatağa uzanıp çalışırken , aklıma geliyor , kapının arkasında otelin turlar düzenlediği yazılı. Giyinip , resepsiyona iniyorum , görevli yarın için , bir İtalyan kadınında gitmek istediğini , konuşup son durumu bana haber vereceğini söylüyor. Bir saat sonra kapı çalınıyor , ben don-paça kapıyı açıyorum , karşımda bir kadın ve resepsiyonist. Misyaf Kalesi , Markap Kalesi ve Crec De Chevaliers için beraber gidebileceğimizi ve bedelinin 1200 SP ( 27 $ ) olduğunu söylüyor , tamam diyorum. Kadıncağız da , bütün gün beraber olacağı adamın nasıl biri olduğunu merak etmiş olmalı, kapıya beni görmeye gelmiş. Yarın sabah 09.30’da lobide buluşup , yola çıkacağız.
Notlarım bitti , ben bittim.Yarın yine yorucu olacak , sıcak da yakamızda. Çelik gibi olmak için gecikmeden uykuya bırakıyorum kendimi.
24.05.2008 ( HAMA - MİSYAF KALESİ – MARKAP KALESİ – CRAC DE CHEVALİERS )
Sabah 07.00 ‘ ye kadar deliksiz uyumuşum. Dinlenmiş olarak uyandım. Cadde boyunca yürüdüm, haritadaki döviz bürosunu bulabilmek için. Syria Bankası imiş , henüz kapalı. Asi nehri boyunca
Uzunca bir yürüyüş yaptım. Bu gün iş günü olduğu için , araç trafiği giderek artıyor. Hama tertemiz bir şehir , şu anda da çöpçüler caddeleri temizliyor. Hemen her kavşakta 2-3 trafik polisi var. Kulübelerinin önünde çay içip , sohbet ediyorlar. Hama’da , Halep’deki gibi trafik akışı her caddede tek yönlü olarak düzenlenmiş. Ali Baba restorana giriyor , yumurtalı sandviç ve çayla kahvaltı yaparken ( 40 SP ) , karşımda oturan Japon’la sohbet ediyorum. Türkiye’yi epey dolaşıp çok beğenmiş , Lübnan’a geçeceğimi söyleyince , geçenlerde internetteki haberleri izledikten sonra , iç savaştan korkup vazgeçtiğini söyleyerek beni de korkutuyor. Tam saatinde lobide buluşup , Hama otobüs idaresinden emekli şöför Ömer ve 38 yıllık antika Mercedes ile yola çıkıyoruz. Gianna , kocasının motosikleti ile bir ay Türkiye’yi dolaşmış , kocasının izni bitip , İtalya’ya döndükten sonra da dört gün önce Suriye’ye geçmiş , Suriye , Ürdün’ü dolaşıp Amman’dan uçakla ülkesine dönecekmiş. Belki benden de yaşlı , fakat yaşını göstermeyen , aktif , bakımlı , pek çok ülke gezmiş , Türk ve İslam sanatını iyi bilen , bilerek gezen birisi.
İlk önce Misyaf kalesine geliyoruz. 150 SP verip içeri gireceğiz , yine bilet yok , adam elini sallıyor , ben de elimi sallayarak , verdiğim para karşılında biletimi isteyince , ciddileşiyor , söylenerek biletlerimizi kesip veriyor. Benim Lonely Planet kitabımda buranın adı bile geçmiyor. Gianna’nın kitabından anladığım kadarıyla ; Selahaddin Eyyubi ile Şii İsmailiye mezhebi mensupları boğuşmuşlar Misyaf kalesinde , sonra da Haçlı orduları ile bitip tükenmez savaşlar olmuş.
Kilit taşlarının mahareti ile , kat kat inşa edilmiş kale , bariz bir şekilde zamana yeniliyor. Anlaşılan , Suriye’de çok karşılaşacağım , Emevi, Abbasi ( bazen Eyyubi ) – Haçlı karşılaşmalarının yaşandığı ilk kalesini görmekteyiz şimdi. Suriye’nin Akdeniz kentleri olan Lazkiye ve Tartus’un neredeyse tam ortasında yer alıyor bu kale. İkinci durağımız Markap Kalesi ( Qalaat Markab ) . Mercedesimiz bağıra çağıra , ama inatla tırmanıyor tepeleri. Rehber kitabımdaki bir notu atlamışım ; Hama’da oteller tarafından düzenlenen turların fiyatlarının istikrarsız olduğunu , kullandıkları araçların eski ve yorucu olduğunu yazıyormuş , gerçekten de , 67 model Mercedes ilk anlarda nostaljik göründü ise de ; özellikle şöför Ömer gaza bastıkça , giderek bir masaj koltuğunu andırmaya başladı.
Tepeler sekilerle ıslah edilerek meyve , sebze hatta hububat tarlalarına dönüştürülmüş Yollar Girit tepelerine uzanan yollara , tepelerden görünen Libya denizine o kadar benziyor ki Akdeniz , kendine özgü değerleri , neredeyse aynı doku ve renklerde vermeye devam ediyor. Devamlı virajlı yollarda tırmanıp , inerken şöför bir eli ile uzandığı yorgun radyoda , istasyon arıyor , bir iki Türk istasyonu denk geliyor , kayboluyor. Gianna ile ben , yoldan çıkıp kaza yapar mı diye birbirimize bakıyoruz. Önümüzde masmavi , sisler içinde Akdeniz’in hakim olduğu tepeden Banias’a iniyor ve burada çok şık ve modern giyimli kadınların dolaştığı caddeden , sola saparak Tartus’a devam ediyoruz.
Markap Kalesinin siyah bazalt taşından örülmüş duvarları göründüğünde , yanımdaki nazar boncuklarından veriyorum Gianna’ya , sevinerek pantolonuna takıyor. 1062 de yapılan kale , 12. yy’da Haçlı ordularının eline geçiyor , en sonunda da 1285 de Memluklular hakim oluyorlar.
Ana kuleye çıkan merdivenler zifiri karanlık , zaman zaman kameranın flaşını patlatarak önümdeki merdivenleri tanıyıp , ilerliyoruz. Güneş ışığının çoğaldığı noktada , kale burcunun , şiddetli rüzgar alan daracık bir yerinde buluyoruz kendimizi , üstelik ne bir ikaz , ne de , bir bariyer var. Bir an dengesizlik aşağı uçmaya neden olabilir. Göz kararı ana kuleden inip , Haçlılar zamanında inşaa edilen şapele girdiğimizde iki Arap musallat oluyor , rehberlik yapmak için. Kilitli bir hücrenin karanlığına , elimizdeki makineyi zar-zor sokarak , tavandaki freskleri fotoğraflıyorum.
Bahçede yer alan Osmanlı hanı sapasağlam ayakta , kalenin etrafındaki hendek , ormana dönmüş. Kalenin bulunduğu tepeden Banias civarındaki sera yoğunluğu göze çarpıyor, bir de yüksek bacaları ile rafineri tesisi olduğunu sandığım işletme yer alıyor. Şövalyeler salonunu , hala içinde su barındıran kuyularını dolaşıp , girişin hemen karşısındaki kafede biraz dinlenerek 13.30’da hareket ediyoruz. Otoyola girerek Tartus istikametinde Crac De Chevaliers’ e doğru yol almaya başlıyoruz. Akdenize paralel ilerledikçe , yazlık konutlar , siteler başlıyor , Tartus yolundan Humus yoluna girerken , Gianna Türkiye’de de , Suriye’de de çok otoyol olduğunu söylüyor , ifadesine göre İtalya’da bu kadar çok otoyol yokmuş , bilemem. Bu ülkelerin zenginliğinden olsa gerek diyorum ! Mercedes kıyameti koparıyor , Crac De Chevaliers’in yer aldığı yüksek dağa çıkarken. Sonunda Arapların “ Al Hassan “ , “ Kala Al Hassan “ veya “ Kale Hisn “ dedikleri , muhteşem kale karşımızda dikiliveriyor. Diğer kalelerden farklı olarak , buradaki görevli , büyük bir saygı ve ciddiyetle biletleri kesiyor ( 150 SP ) ve 18.00 de kapanacağını söylüyor. Suriye’nin , Palmyra ile birlikte en çok turist çeken yerlerinden birisi burası. Akdeniz ve Humus vadisinin stratejik topraklarının kontrol edilebildiği en yüksek noktaya inşa edilmiş.
Haçlı orduları ile Arap Müslümanlar arasında 11. 12. 13. yy’larda 300 seneden fazla bir zaman el değiştirmiş , durmuş. Akan kanların hesabını sizler tahmin edin. Arapları , Osmanlılara karşı ayaklandırmakla görevli , İngiliz T.E Lawrence Crac De Chevaliers için “ dünyadaki en iyi kale “ tanımını yapmış. Haçlı ordularının , güya Kutsal Toprakları kurtarmak adına , yağma orduları ile bu coğrafyaya yüzyıllar boyu aktıkları süreçte inşa edilen 2000 den fazla kale içerisinde en muhteşem ve en stratejik olanı , aynı zamanda günümüze kazasız belasız geleni bu kale. Selahaddin Eyyubi’nin de en son ele geçirebildiği kale aynı zamanda.
İlk girişte kalenin büyüklüğü çarpıyor insanı , yaklaşık 1000 yıldır , çok sert doğal şartlara dayanabilmiş olması inanılır gibi değil. Ne yazıkki ; böylesine önemli ve büyük bir alana yayılan kalede , tanıtıcı, yönlendirici hiçbir levha yok. Lonaly Planet’in en beceriksiz haritalarından birisi de , buraya ait. Katlar ayrı gösterilmemiş , büyük bir sabırla haritaya oturtmaya çalışıyoruz gezdiğimiz bölümleri , olmadık yerde , yine karışıyor. Şövalyelerin toplandıkları salonlar , mutfak ve yemek salonları , sonradan bir bölümüne minber eklenerek camii yapılmış şapel hep devasa boyutlarda. Derken bir ezan sesi geliyor kulağıma , minberin yanında toplanmış turist kafilesine , mihrabın önünde bir Arap genci ezan okuyor.
Kafayı “ kralın kızının kulesine “ takıyorum , orayı bulsam , haritayı çözebileceğimi sanıyorum. Neden sonra burasının restoran , yan tarafın da mutfak ve bulaşıkhane olarak çalıştığını fark ediyorum. Sıcakta ağır yağ ve yemek kokuları ve tabak sesleri geliyor. Öyle şiddetli bir rüzgar var ki ; kule üzerine çıktığımda , aşağıya uçmamak için , zemine yapışıyorum , fotoğraf çekerken.
Şöförümüz ekabir , araba ile yukarıdaki restorana çıkmış , içki içiyor , yanına gitmek için asfalt yokuşu tırmanıyoruz, bizi de içeri davet ediyor , Gianna ile bizi bekleyenleri sezip , onu aşağı çağırıyor ve alkol kokuları içerisinde dönüşe başlıyoruz.
Otoyoldan , Humus girişinden ayrılıp Hama ‘ ya geliyoruz , otelin yanındaki sokağa. Sanırım 200 km. yol yaptık bugün de. Odada yarım saat nefeslenip , dün hava karardığı için yarım kalan turlarıma devam amacıyla , tekrar çıkıyorum. Eski Hama’daki Azam Palace’ı çok methetmişti Gianna , Hama’nın turizme hazırlanarak , elden geçirilen daracık sokaklarında dolaşırken buluyorum burayı da , ancak kapalı. Hama , İÖ 5000 yıllarına kadar uzanan eski bir yerleşim. Yukarıda çay bahçelerinin üzerindeki kale ilk yerleşim yeri imiş , Asi ( Orantes ) nehri şehrin içinden geçiyor , bu nedenle de “ naure “ denen su dolapları ile ünlü ve naure’ler şehrin simgesi. Niyetim , yarın Humus’a , sonra da Palmyra’ya geçmek . Otobüs ve minibüs terminallerinin şehrin 1.5 km. dışında olduğunu öğreniyorum , gün batarken yürüyerek buluyor , yarınahazırlıyorum kendimi. Yürüyerek de gidebilirim. Sonunda Ali Baba’nın felafelli sandviç ve çaylarına yazılıp , yemek işimi de hallederek odama dönüyor , 22.00’ye kadar yazıyorum. Yorgunum , benden bu kadar.
25.05.2008 ( HAMA - HUMUS - PALMYRA )
Sabah 07.00’de yenilenmiş olarak uyanıyorum. Arapların erken kalkıp tezgah açmadıklarını öğrendiğimden , biraz oyalanıp , Azam Sarayının bulunduğu eski sokaklara giriyorum. Kapısı açık , bahçede görevliler masa başında kahvaltı yapıyor. Gişe kapalı , bir saat sonra açılacakmış , bahçeyi çeviren binanın duvarlarındaki derin işçiliğe bakarak ayrılıyorum. Bugün dolar bozdurmam lazım , saat 08.30 Suriye Bankası da , karşısındaki döviz bürosu da kapalı. Son kez Ali Baba’ya sığınıp kahvaltı yapıyorum , daha sonra otelde , resepsiyonda 45 SP’ den 70 $ bozduruyorum. 1100 SP otel , 1200 SP dünkü gezi borcumu ödeyerek , sırt çantalarımı yüklenip ayrılıyorum. 20 dakika sonra garajdayım. Bilet kulübesine 25 SP ödeyince , sakallı adam buruşmuş bir kartvizit veriyor bana. Hemen yandaki minibüse biniyorum , muavin de sıkışık minibüste sırt çantama uygun bir köşe buluyor. Humus’a hareket ediyoruz arada 47 km. var. Yarım saat sonra , Humus’a 5 km yazısını gördüğüm anda minibüste bir cebe girerek yolcuları boşaltıyor. Yolun karşısı otobüs garajı anlaşılan. Hızla akan trafiğin arasından , slalomlar yaparak , garaja giriyorum. Bir tek Latin harfi yok. Sorduğum Arap gençleri “ no Palmyra , no bus “ diyerek makara yapıyorlar. Konuyu anlamak için , bir kenara çekilip , ortalığa bakarken , düzgün giyimli bir adama soruyorum. O da bilmiyormuş , Arapça bir şeyler sorup aktarıyor bana. Meğer ; yan tarafta bir garaj daha varmış , Palmyra otobüsleri ve şehirlerarası otobüsler oradan kalkıyormuş. Ana yolu dolanıp , daha temiz ve modern olan garaja giriyorum. Palmyra yazan gişeye sokuluyorum. Hareket 14.00’de , saat henüz9.45 , daha erken otobüs yok. Kız durup dururken 14.30 diyor, ne olduğunu anlamıyorum , 14.00’ü anladık da , 14.30 nereden çıktı. Kız benim kadar da İngilizce bilmiyor. Sonunda anlıyorum meseleyi sabah 07.30 , 14.00 ve 14.30 da otobüs varmış. Yani durup yarım saat ara ile kalkmanın abukluğunu anlamak mümkün değil. 14.00 biletimi alıyorum. Kıza sırt çantamı bırakayım buraya diyorum, yanındaki genç , koluma girerek karşıda bir tatlıcı dükkanına sokuyor beni. Sahibi , yandaki küçücük emanet dükkanını da işletiyormuş , büyük bir ciddiyetle , küçücük bir fişin her tarafını doldurup, ikiye bölüyor , birini bana veriyor , diğerini sırt çantamın sırtına yapıştırıyor. ( 25 SP ). Az önce Hama minibüsünden indiğim noktaya geliyor , geçen minibüslere sesleniyorum. Humus diyorum , Homs diyorum, Hums diyorum şöförlerden tık yok , kafalarını kaldırıp gidiyorlar , sonunda birine bineyim de 5 km. sonra inerim diyerek , şöförün yanına oturuyorum. Kaç para diyorum , anlatamıyor, 30 SP istediğini anlıyorum. Ulan 25 SP’ye Hama’dan 47 km geldim , 30 SP olurmu ? Yapacak bir şey yok , sonunda “sen Müslüman mısın ? “ diye soruyorum. Beklediğim cevabı alıyorum. Evvelallah Müslüman imiş. Üstelik şehir merkezine de girmiyormuş , şehir girişindeki göbekte inerek , şehrin içine giren cadde boyunca ilerlerken “ Halid Bin Velid Mosque “ levhasını görüyorum, hedefli olarak ilerlemeye başlıyorum. 1 km sonra geniş bir park içinde camii görünüyor. Ben , isminle mütenasip bir camii beklerken , yeni sayılacak bir yapı ile karşılaşıyorum. Ayakkabıları çıkarıp , küçük sırt çantama bağlıyor , içeri girip , geniş bir sütuna dayanıp , ortalığı izlemeye başlıyorum. Minberin önünde 15-20 kişilik kız ve erkek çocukları ikiye ayırmışlar , başlarında ikişer kadın , bir şeyler anlatıyor , dolap içindeki kuranları gösteriyorlar. Sonra , cami girişinin sağındaki Halid Bin Velid’in türbesi önünde fatiha okuyup çıkıyorlar. Halid Bin Velid , İslamın ilk yıllarında , Muhammed zamanında Müslümanların korkulu rüyası iken , İslam’ı seçtikten sonra Muhammed’in yanında müşriklere kök söktürüyor.
Müslümanlar İ.S 636 da Suriye’ye girerek İslam’ı yayıyorlar , Halid Bin Velid bu çabalarda önemli roller üsleniyor , yaşlanıp , ölümü beklediği günlerde , ille de savaşa gideceğim diye ısrar ederek , bindiği attan düşerek ölüyor. Cami giderek hareketleniyor , Arap olmadığı anlaşılan adamlar camiye girer girmez namaza başlıyorlar . Bir ara türbenin kapısından Türkçe sesler geldiğini duyuyorum. Yaslandığım sütundan kalkarak ilerliyorum , bir rehber , az önce namazda gördüğüm insanlara Halid Bin Velid’i anlatıyor. Rehberi dinlerken bir kafile daha geliyor , bunlarda Türk. Önlerindeki , takkeli , sakallı rehberleri , girer girmez ; “önce namaz” diye bağırarak , grubu namaz saflarına sokuyor. Rehber , Halid Bin Velid’in savaş hilelerini, kurnazlığını , adamlarının kucaklarına toprak doldurup , tepelerin arkalarında boşalttırarak , sayıca çok fazla imişler gibi gösterip , düşman üzerinde psikolojik baskı uyguladığını anlatıyor. Kılıç şakırtılarını çok sevdiği için , mezarının kılıçla kazılmasını vasiyet ettiğini, her savaştan canlı olarak çıktığı için , şehadet şerbetini içememenin acısı ile ağladığını öğreniyorum bu arada…
Camii çıkışında rehbere yaklaşıp nereden geldiklerini soruyorum. Antep’ten gelmişler. Kendisi Suriyeli imiş. Yalnız gezdiğimi öğrenince şaşırıyor. Bana Meryem’in altın kemerinin bulunduğu Al-Zennar Kilisesini görebileceğimi , Humus’ta başka önemli bir yer bilmediğini söylüyor. Tarifi üzere ilerliyor , ortasında direk üzerinde saat bulunan meydandan sola sapıp , sorarak , Süryani Kilisesi Al-Zennar’ı buluyorum. Gölgede üç yaşlı adam bastonlarına dayanmış, sohbet ediyorlar. Geldiğimi gören birisi kalkıyor, kilisenin içinden geçirerek , içeride ayrı bir salona sokuyor. Duvarın dibinde , muhafaza içinde , altın kemerin parçası , kutusu , kutunun kapağı sergileniyor. Bir ara yanımdan ayrılıp , elinde Al-Zennar Kilisesini ve kutsal emanetlerini tanıtan İngilizce bir broşürle dönüyor.
Kilisenin serinliği hoşuma gidiyor , ahşap sıralara oturuyor , altın kemer parçalarını , kılıçlarla kazılan mezarları düşünürken , siyah bazalttan yapılmış , duvarları ve tavanlarını seyrediyorum Al-Zennar’ın. Teşekkür ederek ayrılıyorum neden sonra. Sanırım , Humus’un bu bölgesi Süryaniler’in yoğun yaşadığı yer. Yaşlı kadınlar başları açık , rahat giysiler içinde , genç kadınlar , kızlar , güzel ve bakımlı , modern giysilerle dolaşıyorlar. Saatli meydana vardığımda sanki kalabalık daha da , artmış , egzost ve motor sesi , ister istemez hızlanmamı gerektiriyor. Palmyra otobüsünün hareketine daha çok var , henüz yorulmadım da , 5 km lik yolu , ortalığı seyrederek giderim diye düşünüp , garaja doğru yollanıyorum. Bir kavşağı geçerken “ mösyö “ diye sesleniyor birisi. Dönüp bakıyorum , güzel giyimli , bakımlı bir genç , eliyle işaret ederek , yanına gelmemi istiyor , ama aramızdan devamlı araçlar geçtiği için , yanıma da gelemiyor. Ben ilerliyorum , herhalde sivil polis olmalı , gelsin yanıma diyerek. Araçların arasından geçerek yanıma geliyor , nefes nefese , garaja kadar arabası ile götürebileceğini söyleyerek , siyah , son model bir Mercedesi gösteriyor. Ben , yürümeyi sevdiğimi söyleyerek teşekkür ediyorum. “Hava sıcak , 6 km yol var , götüreyim” diyor. Arkamı dönerek yürümeye devam ediyorum.
İşini gücünü bırakıp , iyilik olsun diye , onca aracın arasından ısrarla geçip , beni garaja götürmek isteyen bir hayırseverin kalbini mi kırdım , yoksa , organ mafyasının elinden kendimi mi kurtardım bilemem , ama sezgilerim , bir badireyi atlattığım yönünde.
Nedense , bu ülkelerde kimseler yürümeyi sevmiyor , minibüs ve otobüstekilerin şaşkın bakışları arasında , yolu tamamlayıp garaja giriyorum. Emanetçi tatlıcıda gördüğüm muska şeklindeki kadayıflardan iki tane istiyor ( 2x35 SP ) ve Lübnan’daki son gelişmeleri öğrenmeye çalışıp , sohbet ederken , içi fıstık dolu tatlılardan ancak birini yiyebiliyor , diğerini sardırarak çantama koyuyorum. Sonra da ; sırt çantamı alarak operasyon peronlardaki banklarda saat 14.00’ü beklemeye başlıyorum. Aklıma , sabahleyin Hama’da gazete bayii önünde kalabalığın okuduğu gazetedeki fotoğraflar takılıyor. Sokakta vurulmuş , kan gölü içerisindeki cesetler. Tatlıcıya sorduğumda Lazkiye’de Kürtlere karşı operasyonlar yapıldığını söylemişti. Geziye başlamadan önce , özellikle Suriye’nin kuzeyinde , Kürt grupların , tehdit ve şantaj olayları olduğunu okumuştum. Suriye’den Lübnan’a geçmeyi düşündüğüm için , her hadise bana Lübnan’ı çağırıştırır oldu. Oysa , konuştuğum herkes , Lübnan’da Cumhurbaşkanı seçiminden sonra olaylar bitti , sorun yok diyor.
Kadmus firmasının otobüsü perona giriyor , büyük sırt çantamı bagaja veriyorum , amerikan traşlı , jöleli , parfümlü , tam dayaklık muavin , tam üç tane bagaj fişi veriyor , ne düşünüyorsa, bu ne deyince , ikisini yırtıyor , inşallah Palmyra’da indiğimde çantamı bagajda bulabilirim. Kadmus otobüs firması , Suriye’de şehirlerarası ulaşım gerçekleştiren , konforlu araçlardan oluşan bir filoya sahip. Humus- Palmyra arasındaki 185 km. yi aşarken , çölde ilerlemeye başlıyoruz. Zaman zaman kum fırtınası , asfaltı kumla örtüyor. Yol dar , bir araç diğerini geçerken düşük şeve girmesi gerekiyor. Yola paralel devam eden yol inşaatındaki iş makinelerini görünce , çöl ortasındaki uğraşlar sonuçsuz kalacakmış hissine kapılıyor insan. Tehlikeli sollamalarla yüreğim ağzıma geliyor sık sık , salimen Palmyra’ya giriyoruz. Faruk Budak 2003 yılında yaptığı gezide, otobüslerin komisyon almak için , yolcuları Al-Faris otelinin önünde indirdiklerini söylüyor , oysa garaj ve oteller bölgesinin 500 m. ileride olduğunu yazıyordu. Al-Farisi otelini görünce , seslenip iniyorum , ama niyetim Al-Faris ‘e değil , PTT binasının New Afka veya Sun Otele gitmek . İyi ki de inmişim , yeni yapılan otobüs garajı 3 km. kadar ileriye taşınmış. Otelden birisi koşuyor hemen , başka otele rezervem var deyince yakamı bırakıyor. Öğle sıcağı , ortalıkta kimseler yok. Sağımda ; Zenobia duvarlarının arkasında Palmyra sütunları , sıcakta titreşip duruyor. Yaklaşık 1 km. yürüyorum , karşıma postane binası çıkıyor. Aradığım oteller yakınlarda olmalı derken , New Afqa levhasını görüyorum. Doğrumu bilemem Türk olduğum için , kahvaltı dahil 500 SP diyor , kabul ediyorum. Bir duş alıp , kendimi Tadmor çölüne yayılmış Palmyra antik kentine atıyorum. Otele en yakın olan Baal Shaman tapınağı önündeyim , fotoğraf için ideal bir ışık var. Cardo Maksimus’a doğru ilerliyorum , amacım bu ışıktan yararlanıp , mümkün olduğunca değişik fotoğraf çekmek. Üstelik görünürde kimseler yok. Derken , uzaklardan birinin el salladığını fark ediyorum , Hama’daki Gianna bu. Hama’dan direkt Palmyra’ya gelen otobüse binmiş , benden önce gelerek Al-Farisi otele yerleşmiş. Birlikte mezarlar vadisine doğru tırmanıyor , gün batımında iyice kızaran çölü fotoğraflıyoruz. Ortalığa karanlık çökerken, Palmyra Cham Palace Otelinin önünden , Bel Tapınağına uzanan yola iniyor , bu kez ışıklandırılmış Anıtsal kemer ile kolonlu yol başlangıcını seyrediyoruz. Palmyra , bakirliği , çölü, sütunları , hele hele gün batımı ile unutulmaz anlardan birini yaşatıyor bana. Bu arada , Zenubia’ nın ( Zennube olabilirmi ?) Roma’ya direnişi , sonunda İmparatorun karısı ( veya metresi ) oluşunun ardından ruh halini düşünüyorum. Palmyra Müzesinin ( kaldığım otelin de hemen yanı ) karşısındaki Palmyra Restoran’a giriyoruz Gianna ile. Birer mansaf ( üzerine tavuk eti konulmuş safranlı pilav ) , yoğurt ve bira alıyor , Ermeni , Kürt sorunu , Türkiye’nin etnik yapısından bahsediyor , 325 SP /kişi hesap ödeyerek , saat 21.00’de otelin köşesinde , bastıran çöl soğuğundan ürpererek , yarın sabah saat 06.00 ‘da Palmyra’yı tepeden seyreden Ma’an Kalesinde buluşmak üzere ayrılıyoruz.
Odamda uzandığım yerden notlarımı yazıyorum , dışarıda pencerenin boşluklarında ıslıklar çaldıran korkunç bir rüzgar var. Yarın Tadmor çölü ve Palmyra beni bekliyor.
26.05.2008 ( PALMYRA )
Gece boyunca çöl rüzgarı uğuldayıp durdu , başucumda. Aralık olan alüminyum doğramalarda bitmez tükenmez ıslıklar çaldı. Kulağıma pamuk tıkadım olmadı , sonunda bir Atarax aldım, kendimden geçmişim. Ne varki; bir ara peşpeşe top sesine benzer sesle uyandım , Palmyra’ya baskın mı var ? diye düşündüm uyku sersemi. Bölük pörçük uykum , saat 05.00’de kurduğum saatin çalması ile tamamen dağıldı. Odanın içi buz gibi , rüzgarın sesi bile üşütüyor. Gianna’nın bu havada , çölün ortasındaki tepede Ma’an kalesine çıkmayacağını tahmin ettiğim halde , yine de , Baal Shaman tapınağının yanından itibaren gözlerim , uzaklardaki Maan kalesinin eteklerinde karaltı arıyor. Henüz güneş kendini göstermedi , üzerimde kalın svitşortum , ayakkabılarım olduğu halde üşüyorum. Güneş yükselince çok güzel bir ışık oluştu , durmaksızın fotoğraf çekiyorum. Büyük kolonlu cadde ( cardo maksimus ) , Zenobia’nın banyosu , Agora , Tetrapylonlar’ı ışık sertleşmeden fotoğraflamaya çalışıyorum. Yalnız gezmenin hendekabı , kendi fotoğrafının az olması , küçük tripodumu antik sütunların üzerine kurarak , kendi fotoğrafımı da çektiğim oluyor ara sıra. Gerçi , photoshop teknikleri ile her
türlü montaj mümkün artık , istersem dönüşte Palmyra’da tetrapylonların önünde , Bush ile kol kola görünebilirim. Güneş yükseldikçe ısıtmaya başlıyor , rüzgar henüz durmuş değil , 08.30 ‘da Baal Shaman tapınağının kuytusunda dinleniyorum. Az önce , bir sütunun üzerinden , rüzgarın etkisiyle yere düşen kamerama bakıyorum , köşesi ezilmiş , ama çalışıyor çok şükür.
Otele geliyorum , resepsiyondaki genç okula gideceğini , arkadaşının on dakika içinde kahvaltıyı hazırlayacağını söylüyor. Benden başka kimse yok otelde, bu nedenle sallama bir kahvaltı ile geçiştirileceğimi beklerken , sahanda yumurta , gül reçeli , değişik zeytinler , peynirler , bir demlik dolusu çay ile mükellef bir kahvaltı yapıyor ve otelin hemen karşısındaki Palmyra Müzesine doğru yola çıkıyorum.
Müze duvarının üzerinde oturan genç bir adamla merhabalaşıyorum. Türk olduğumu söyleyince önce inanmıyor , Türkler yalnız gezmez diyor , bir de üzerimde Yunanistan Kalambaka’dan aldığım , üzerinde “ ellas “ yazan tişörtüme takılmış , benim şöven duygulara takılmadığımı nereden bilsin adamcağız ? Cep telefonuna kaydettiği bir kayıdı açıyor , şişman bir kızcağız amfitiyatro önünde , detone bir sesle , benim çok sevdiğim , Zeki Müren’in “ veda “ şarkısını katlediyor. Yüksek sezonda ellişerli Türk gruplarına rehberlik yaptığını söylüyor , yanımdaki Lonely Planet’i görünce , müzede rehberlik teklif etmiyor. 150 SP ödeyerek müzeye giriyorum. Eski Asuri yazıtlarını görünce ; makineme davranıyorum.Görevli hemen yanımda bitiyor. “ yasak ama sen çekebilirsin “ diyerek VİP muamelesi yapıyor bana , biraz sonra bahşiş diye yapışacağını bildiğim için , özür dileyerek makinemi kılıfına sokuyor , ancak , çok ilginç olanları , hissettirmeden çekiyorum. İki sene önce , Hindistan Agra’da bir Hindu tapınağında da , aynı hadise olmuş , fotoğraf çekmediğim halde , eli sopalı görevlinin yüzsüzce para istemesini zor püskürtebilmiştim.
Müzede özellikle ; İ.S 2. yy’a ait bir yelkenli tekne , kanatlarını açmış bir kartalın bulunduğu friz , İ.S 3 y.y Zenobia paraları , Palmyra’nın güzel kadını ; Aqula heykelini çok beğeniyorum. Palmyra’nın muhteşem dönemi , Anadolu’da Hitit’lerin, Mısır’da Firavunların en şaşaalı dönemleri , mumyalama tekniği de çok yaygın. Duvardaki bir panoda ; Palmyra’nın mumyalarının nem, rüzgar , zaman ve hırsızlara karşı 2000 yıldır korunduğunu yazıyor. Ölümden sonra hayat olduğuna inanılan kültür neticesi , ölüler mumyalanmış , özellikle Annabel ve üç kardeşler mezarlarında net olarak görülebildiği gibi , raflar şeklinde tanzim edilmiş mezarlara koymuşlar. Buralardan getirilmiş mumyalar , önümdeki cam vitrinde sergileniyor.
Palmyra Müzesinden çıkıp , Bel tapınağına yürüyorum. Burası hayli yoğun , pek çok turist otobüsü parketmiş , girişte rehberler , deveciler mevzilenmişler. Bel Tapınağı girişi de 150 SP. Suriye’de bu gidişle en fazla harcamayı müze ve ören yerlerine yapacağım anlaşılan. Palmyra kalıntıları geniş bir alanda , korumasız ve ücretsiz. Yağmaya , talana açık. Bel tapınağı geniş bir avlu ile çevrilmiş , ücretle giriliyor.
Palmyra , kervan yollarının üzerinde olmanın avantajını , bereketli bir hayat ve kültürle sürdürüyor. Grek , Roma , Bizans dönemlerinde de bu zenginlik devam ediyor. Tadmor Çölünün tam ortasında yer alan bu kentin tarihi İÖ 19.yy’a kadar gitmektedir. 217 yılında , Roma imparatorluğuna bağlanıyor Mutlu yıllar , İS 273 yılında Roma işgaline direnişle bitiyor. Roma yönetimi yerle bir ediyor Palmyra’yı . Kral Odenathus öldükten sonra , hırslı ( bir çok özelliği ile Mısırlı Cleopatrayı andıran ) karısı Zenobia , Roma’ya isyan ediyor , pek çok savaşla Roma ordularını püskürterek Mısır yakınlarına kadar geliyor , bağımsızlık istiyor sonunda. Roma İmparatoru Aurelian’ın orduları iyice yüklenerek sıkıştırıyorlar , bir gece Pers’lerden yardım talebinde bulunmak için , devesi ile kaçarken yakalanıyor. Rivayet odur ki , ya Roma imparatorunun karısı olarak hayatına devam ediyor , ya da ; intihar ediyor. Yarı Yunan-yarı Arap olan Zenobia , Palmyra’yı çeviren duvarların isminde , banyolarında , rüzgarında , sütunlarında yaşadığını hissettiriyor.
Palmyra , Roma ordularının cezalandırmasından sonra toparlanamıyor , 634’de Müslümanlar’ın eline geçiyor , 1089 da uğradığı büyük deprem son darbeyi vuruyor , 17. y.y’dan sonra insansız bir hayalet kent haline geliyor.
Birkaç saat önce , Palmyra Müzesinde maketini gördüğüm Bel tapınağı devasa bir kompleks imiş. Günümüze , sadece ritüellerin yapıldığı yüksek duvarla çevrili avlu ve bolca sütun gelebilmiş ise de , döneminin azameti hakkında pek çok şey fısıldayabiliyor , esen çöl rüzgarı ile. Girişin sağ ve solunda yer alan kurban törenlerinin yapıldığı mekanların tavanındaki taş oymaların farklı motifleri , Palmyra kültürünün sentezinin güzel bir ifadesi olarak Arami, Fenike , Pers , Asuri izlerini taşıyor. Geniş avluda dolaşıp , bol fotoğraf çekiyorum. Sütun başlıklarının çoğu capcanlı . Sıcak bastırdı , turistler , rehberleri tarafından aydınlatılmış olmanın gururu ile klimalı otobüslerine binip gittiler , koca avluda , sütunlarla ben kaldım. Gölge bir köşe buluyor , nedense kendimi bir türlü kurtaramadığım muhasebelere dalıyorum. İnsanların güzelliğe , iyiye olan yıkımlarının nedenlerini anlamaya çalışıyorum. Ciltlerle , milyonlarca kitap okusam çözemeyeceğimi biliyorum bunun cevabını. Çözülebilseydi , hiç değilse , bugün , dünyada insanlar birbirini boğazlamaktan vazgeçerdi , veya çözebilenler vazgeçirirdi. Neden sonra , Bel tapınağından çıkıyor , bu kez Nypheum’um arkasında , sıcaktan iyice ısınmış bir taşın üzerinde oturarak , Palmyra üzerinden , uzaklardaki Ma’an kalesini seyrediyor , akşamüzeri tırmanacağım için gözüme kestirmeye çalışıyorum.
Bu arada , devesinin üzerinde bir genç geliyor yanıma. Deveyi çöktürüp , yanıma oturuyor , Türk olduğumu öğrenince fırlıyor yerinden , İbrahim Tatlıses’i çok sevdiğini söyleyip , cep telefonuna kaydettiği şarkıları dinletiyor. Ben de , hınzırlık olsun diye , beni deveyle otelime götür , sana İbrahim Tatlıses’in CD’sini vereyim diyorum. Çok seviniyor , deveyle otele giderken , arkadaşları rota dışı bir yere gittiği için , çok para aldığını zannederek , uzaktan sesleniyorlar , o da “ beleş “ diyerek cevap veriyor. Otelin önündeki Zenobia duvarlarına bağlıyor devesini , benimle geliyor , çantamdan , İstanbul’da kaydettiğim CD’ lerden birini veriyorum , koşarak ayrılıyor yanımdan.
Bu arada , New Afqa otelin sahibi , Mahran ile tanışıyorum. Resepsiyonda oturmuş , etrafına pozitif enerji yayan , ender insanlardan biri. Pek çok forumda ve Lonely Planet’te Mahran’ın sempatik yanından bahsedildiğini hatırlıyorum. Türk olduğumu öğrenince şaşırıp , üzerimde “ ellas “ yazılı tişortu gösteriyor , pasaportuma bak diyorum. Işıl ışıl gözleri ile İbrahim Tatlıses’den bahsediyor. Hiçbir şarkısını başından sonuna dinlemediğim , bu şahsın buralarda favori olduğunu bildiğimden , hediye amacı ile yanımda birkaç CD getirmiştim. Geçen yaz , İran’da da çok makbule geçmişti. Sana bir CD’ sini vereceğim diyorum , gene inanmıyor sanırım , az sonra odamdan elimde CD ile inince seviniyor.
Saat 16.30’a kadar odamda dinlenme kararı alıp , çöl ikliminin ürperti ve terlemeleri arasında , uyumaya çalışıyor , sonra Tadmor Çölünün sıcağına ve rüzgarına atıyorum kendimi. Hedefim , dünden beri göz diktiğim İbn-i Maan ( Arap ) Kalesi , Palmyra’ dan öylesine dik ve ulaşılmaz bir görüntü veriyor ki ; ne yapıp edip , ulaşıp , gün batımında buradan fotoğraf çekmek istiyorum. PTT binasının yanındaki asfaltı takip ederek , bir süre yürüyüp , sonra kaleye tırmanan patikalara ulaşmak üzere çöle vuruyorum adımlarımı. Ama ; kumlara saplanıp , insanı yoran bir çöl değil , özellikle dikleşen patikalarda küçük taş parçaları ile düşerek kayma riskinin hayli yüksek olduğu bir doku. Patika gittikçe dikleşiyor , yükseldikçe rüzgar başlıyor Allahtan , sıcaktan bunalmıyorum. Bir yandan , tepedeki kaleye bakıyorum , ortalıkta kimseler yok , zaman zaman bir iki karaltı , hayal meyal belirip kayboluyor. Aşağıda uzanan çölde de ; bir kaç genç gayesiz oradan oraya dolaşıp , kum tepelerinin ardında kaybolup tekrar görünüyorlar. Huylanıyorum , henüz sıcak olduğu için , çölde başka kimseler yok. Aklıma Hindistan Jodhpur’da Mangalor Bahçelerinde üç gencin , beni çembere alıp , sıkıştırma , giderek soyma girişimi aklıma geliyor.Orada , gırtlağımı kesseler , bir Allahın kulu duymazdı. Maan Kalesi de bu saatlerde kimsesiz ve sakin anlaşılan . Zorla belanın üzerine gitmemek için , patikanın yarısında dinleniyor ve geri dönüyorum. Kestirmeden , Yemliko tepesinin bulunduğu yere tırmanıyorum , bir mezar- deponun yanından geçerek. Mezar-depo sözünü bilhassa kullandım , zira , antik Palmyra’da ölüler , üst üste açılan nişlere , kat kat yerleştirilirmiş. Şu an , üzerinde , bir taş kütlesinin gölgesinde , yakıcı güneşten korunmaya çalıştığım Yemliko tepesinin sırrı henüz çözülememiş. Sanki , insan emeği ile yapılmış gibi görünen tepe , çepeçevre , muntazam yontulmuş taş bloklarla çevrilmiş. Yer yer , çok ince desenlerle bezeli , kırık taş bloklar sağa sola saçılmış. Aşağıda , Zenobia duvarları ile çevrilmiş , Bel Tapınağından , Diokletian Kampına kadar tüm Palmyra , gittikçe yumuşayan güneş ışıkları altında bütün güzelliği , inceliği ve sırları uzanıyor. Mümkün olabilseydi, kronometre düğmesine basarcasına , sessizliğin sesini dinlediğim , motor ve insan sesinin duyulmadığı , hava kirliliğinin olmadığı Palmyra’da , bu tepede zamanı durdurur , iki bin yıl öncesinin kervan seslerini dinlemek için yıllarca bekleyebilirdim.
Gözüm sık sık İbn-i Maan Kalesine takılıyor. Üzerinde karaltılar arttı , gün batımı yaklaştıkça . Ani bir kararla , Yemliko Tepesinden kuş uçuşu inip , yine kestirmeden kuş uçuşu kaleye tırmanmaya başlıyorum. Zaman kaybetmemek için , patikayı takip etmediğim için , tırmandığım zeminde taşlar kayıyor , ben hızla ve dikkatle yirmi dakika sonra , nefes nefese ve kanter içinde , kalenin önündeki seyir terasındayım. Kalabalığın yarısı turist , yarısı da , bunlara bir şeyler satmaya çalışanlar. Birkaç fotoğraf çekerek , yine geldiğim gibi kestirmeden , kayıp düşmemeye çalışarak , aşağıya inip, kenti çevreleyen Zenobia duvarlarının arasından , Diokletion Kamp’a , Standart tapınağına , yani Palmyra’nın en uçtaki bölgesine yürüyorum , bol fotoğraf çekerek, cenaze töreni tapınağına , Pagan inancı sonrası yapılan kiliselerin yıkıntılarına uğrayıp , karanlık basmadan Ball Shaman Tapınağının sütunları üzerinde nefeslenip, meydana geliyor , 100 $ ( 1 $ = 45.60 SP ) bozdurarak , otele , Palmyra’nın rüzgarında içime işleyen toz ve kumlardan kurtulmak için banyoya atıyorum kendimi.
Otel sahibi Mahran , üzerinde beyaz entarisi , kardeşi ile yanındaki adamla ciddi bir şeyler konuşuyor. Yanlarına oturuyorum , tanıştırıyor , kardeşi ile felsefe dersi aldıkları hocası ile. Konuları İslam felsefesi , Mutezil’e çalışıyorlar. Hallac-ı Mansur diyerek derslerini bozuyorum , Mahran zeki , “ en el hakk “ ı patlatıyor anında. Farabi , Jean Paul Sartre derken , işler iyice karışarak , müsaade isteyip , odama çekiliyorum.
Banyodan sonra , dün akşam Gianna ile yemek yediğim Palmyra restorana giriyor , lezzetini beğendiğim mansaf (*) ve arak (*) sipariş ediyorum. Bizim rakının gözünü seveyim. Buzsuz ve sek içemiyorum , günün yorgunluğu arak ile birleşince , masada oturan bir enkaz gibi hissediyorum kendimi. Garson akşamkinden de insafsız çıkıyor , ben de , 500 SP ’ yi kuzular gibi ödüyorum. Anlaşılan buz ve peçeteye de para aldılar. Palmyra , bu sene yüksek sezonu kapatmış , havalar ısınınca turistler pek gelmiyormuş. Gelenler de , klimalı otobüslerle Bel tapınağını dolaşıp gidiyorlar. Çarşı sokağına giriyorum. Aynı kültürü paylaştığımız bir ülkede , farklı hediyelik eşya bulmak da zor. Bir internet kafeye girip , aileme , çocuklarıma mail gönderiyorum.
Şu anda , uykumu alamadığım , arak’a bulaştığım , sabahın köründen , karanlık çökene kadar Palmyra’da adımlamadığım yer bırakmadığım için , yatağa yayılmış , paçavra vaziyetteyim. Zorlayıp , notlarımı bitiriyorum ve merhaba uyku.
27.05.2008 ( PALMYRA - ŞAM )
Gece boyu çöl rüzgarı , camlarda ıslıklar çalarak , sık sık uyandırdı beni. Yine de , dünkü yoğun gezi ve tırmanışlardan dinlenmiş olarak uyandım. Kahvaltı yaparken , Mahran’a Şam otobüsünün nereden kalktığını sordum. Saat 08.00 ‘de , ben bırakırım dedi. On beş dakika sonra , kamyonetinin arkasına sırt çantamı atarak , şehirden 3-4 km .uzaktaki Al-Kadmus otobüs şirketinin garajına geliyoruz , ama , otobüs hareket etmiş , çaresiz 09.30 ‘daki otobüsü bekleyeceğim. Ağaçların gölgesindeki bir masanın üzerine çantalarımı koyarak , tenime ısrarla yapışan sinekleri kovarak oyalanmaya başlıyorum. Önümdeki caddeden tek-tük araç geçiyor , ortalık sessiz , titiz bir çöpçü atlamadan , her tarafını süpürüp , temizliyor asfaltın. Dün, şehrin içerisinde dolaşırken de , fark etmiştim , Palmyra’nın sokaklarının tertemiz olduğunu. 09.30 ‘da otobüs geliyor , bilet gişesindeki genç kız , tüm yolcuların kimlik bilgilerini, kalın bir deftere kaydettikten sonra , biletleri veriyor. Bizim , haberlerde çok duyduğumuz , “ kimliği tesbit edilemeyen bir yolcu “ lafı da önlenmiş oluyor bu uygulama ile.
Otobüsün yanında bagajın açılmasını bekliyorum. Son anda , bir taksi hızla geliyor , şöförü , çantalarımın yanına bir büyük çanta bırakıyor , sonra taksiden inen Gianna’yı görüyorum , “ hemen bilet al , otobüs kalkıyor “ diyorum , gişeye koşuyor. Anlaşılan , Suriye’nin güneyini beraber dolaşacağız. Sabah tam 08.00’de kalktığı için kaçırdığım otobüs yerine , bu seferki yarım saat gecikme ile hareket ediyor. Şam yaklaşık 230 km. Çölün içinde ilerliyoruz.
Yol boyunca hiçbir yerleşim yok. Al-Buseiri’de , beni ürperten yol levhalarını görüyorum tekrar. Kıyametin koptuğu Bağdat yönünü gösteriyorlar. Bir milletin kaderi bir anda ne kadar hızla değişebiliyor , okuma yazma oranının emsallerine göre hayli yüksek olduğu, sağlık hizmetlerinin yeterli olduğu bir ülke , parçalanmaya , iç savaşa sürükleniyor hızla. İçim kararmak üzere iken , Mr. Bean’ın bir VCD ‘sini koyuyorlar , ara sıra yoldan gözümü ayırarak seyrediyorum.
En öndeki koltuklarda oturuyoruz , tam karşımızda camın üzerinde bir poster , iki başörtülü küçük kızdan birinin gözlerinden akan yaşlar , yanaklarında parlıyor , diğeri elindeki Kuran’ı gökyüzüne uzatmış , arka fonda Kabe var. Gianna’nın ne zamandır , dikkatle postere baktığını hissediyorum , sonunda dayanamayıp soruyor. “ bu kız neden ağlıyor ? “ ne diyebilirim , gülümseyip , “ uzun ve karışık konu “ diye kesiyorum.
Saat 12.50’de Şam’ın Harasta garajına giriyoruz. Taksi şöförleri sarıyor etrafımızı , sanki linç edileceğiz. Lonely Planet’ e uyarak 50 SP diyorum , kimse suratıma bakmıyor. İçlerinden birine 100 SP ‘yi kabul ettiriyorum , aynı Uzakdoğu rikşacılarının yaptığı gibi , kenara çekerek bağırarak , caydırmaya çalışıyorlar. Adam caymıyor , Harasta garajından hayli uzaktaki Saroujah mahallesine geliyoruz. İşaretlediğim Al Haramain , Al Rabia , Al Saada otelleri dolu. Sıcaktan bunalarak , yürüyüp bir yandan da otel arıyoruz. Neticede Şehitler Meydanında , Najmet Al Şark otelinde yer bulabiliyoruz. Zamanında bakımlı ve güzel olduğu anlaşılan , derbeder otelin derbeder odasında üç tane yatak var , ancak , elimdeki çantaları koyabilecek temiz bir yer bulabilmek için , şaşkın bakıyorum odanın içine , her taraf pislik ve yağ içinde. Şehitler Meydanından yükselen motor sesleri , insan konuşmaları odanın içinde. Bu geceyi atlatalım , başka otel buluruz diyerek kabul ediyoruz. Çantamı bırakıp, odanın kapısını kitlerken , anahtar kırılıp , kilidin içinde kalıyor. Görevli Hasan , bu konuda deneyimli olmalı , göbeği sökerek , zemini kaplayan güzelim mermerlere vurarak kırılan kısmı çıkarıyor , yeni bir anahtar veriyor bana.
Bir gezgin için en belirgin kaos anı ; yeni geldiği bir şehirde kerteriz alıp , nerede olduğunu belirlemesi , bence. Şehitler Meydanının karambolünde balık gibi sağa sola bakarken karşıdan gelen bir polise turizm bürosunu soruyorum. Genç çocuk “ benle gelin “ diye işaret ediyor , önümüze düşüyor , bir halk otobüsüne biniyoruz , biletimiz yok diyorum , göğsüne vurarak “ ben varım ya “ demek istiyor. 29 Mayıs caddesinde iniyoruz , ama polis ne aradığımız yeri , ne de tek kelime İngilizce biliyor. Bizi de bırakmıyor. Yoldan geçen başka birine soruyorum , farklı bir yer tarif ediyor , derken üçüncü bir adam yardım amacı ile sokuluyor ve az sonra üç adet yardımcımız , hedeflediğimiz turizm ofisinin yeri konusunda tartışmaya başlıyorlar. İki numaralı yardımcımızın tarifi daha ikna edici geliyor ve dediği yöne yürümeye başlıyoruz , diğer yardımcılarımıza teşekkür ederek. 29 Mayıs caddesi üzerindeki meşhur Al- Kemal Lokantasının yanında imiş. Birer Şam haritası alarak , “old city “ ye doğru hareket ediyoruz caddeleri harita üzerine oturtarak.
Az sonra Şam kalesinin önündeyiz , biraz ilerde , güzel bir kompozisyon , ancak kötü bir kompozit malzemeden yapılmış Sehaddin Eyyubi heykeli var. Devam edince solda Hamidiye Çarşısının giriş kapısının önünde buluyoruz kendimizi. İri taş bloklarla örülmüş taş duvarların
ve Roma sütunlarının arasından , bana hiç de yabancı gelmeyen çarşıya giriyoruz. 19. yy sonlarında Sultan 2. Abdülhamid tarafından yaptırılan Hamidiye çarşısı , Türkiye’nin , doğu ülkelerin hepsinde görebileceğimiz büyük alış-veriş merkezi. Ne varki , bu çarşının tavanı çelik kontrüksiyondan yapılmış , zamanla çürüyüp delinmiş saçların ardından güçlü güneş ışığı , bazen huzmeler halinde , bazen yıldız kümelerini hatırlatan noktalar halinde görünüyor. Hamidiye çarşısının sonunda , Emevi Camiinin kapısı çıkıyor karşımıza , küçük meydan bir medeniyetler sentezi sunuyor. Roma sütunlarının Korint başlıkları , blok taşla örülmüş duvarlar üzerinde geniş bir friz , tarihe tanıklık etmiş , görmüş-geçirmiş yerlerde olduğumuzu hatırlatıyor. Yabancılar yandaki kulübeden 30 SP karşılığı , vücutlarını örtecek uzun cüppeler alıyorlar.
Emeviye Camiinin bahçesi çok çarpıcı geliyor bana. 705 yılında Bizans Katedralinden , camiye çevriliyor. Roma sütunları üzerine , ahşap malzeme ile yapılmış. Ama , antik sütunlar ile ahşap kayıtlar o kadar güzel uyum sağlamış ki , camiinin içindeki kalabalığa rağmen etkileniyor insan. Bahçedeki , altın kakmalı tablolar , üzerinde yürüyenlerin aksinin düştüğü zemin , sütunlar üzerinde yükselen Hazine , bir köşeden hiç kalkmadan seyretme isteği veriyor insana. Müslüman orduları 640 yılında Şam’a İslamiyeti taşıdıklarından 705 yılına kadar , bu mekanı Hristiyanlar’la beraber kullanmışlar. Daha sonra , Hristiyanlar’a 3 kilise ve yüklüce altın verilip , gönülleri alınarak cami yapılmış. İslam inancına göre , kıyamet başlangıcında , İsa’nın inerek Mehdi’nin arkasında namaz kıldıktan sonra , Deccal’i öldüreceği Ak Minare , sol tarafta , tarihi , ebedi hatta ezeli , daha doğrusu “ ahirzaman “ görevini beklemekte. İçeride , Yahya peygamberin türbesi ve Kerbela’ da başı kesilen Hüseyin’in başının bulunduğu mekan , yoğun
ziyaretçi akınına uğruyor. İran ve Türkiye’den gelmiş , kalabalık gruplar , camiyi hareketlendiriyor , görevliler ikazlarda bulunmak için hareketleniyorlar. Kadın ve erkekleri ayıran zincirli bölmelerde dolaştıktan sonra , sözleştiğimiz saatte çıkış kapısında buluşuyoruz Gianna “ zahter “ aramak üzere ayrılıyor , ben de ; hemen yan tarafta , eski Zeus tapınağının olduğu meydana yürüyorum. Meydan , toz içinde , kazı çalışmaları var. Hemen solda Selahaddin Eyyubi’nin türbesinin kapısında görevli elinde bilet tomarı ile bekliyor , Türkiye’den geldiğimi söyleyince izin çıkıyor , Suriye turizm imkanlarını hırslı bir şekilde değerlendiriyor. İki sanduka , sanırım herkeste merak uyandırıyor. Oysa , bunlardan birisi , Alman İmparatoru Wilhelm’in hediyesidir ve Selahaddin Eyyubi diğerinin altında yatmaktadır.
Eyyubi Devletinin kurucusu olan Selahaddin Eyyubi’nin , Abbasi Halifesine bağlı olarak 24 yıl hükümdarlık yapmış , Haçlılara karşı , çetin mücadelesi ve bir savaşta yendiği İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard’ı, yaralarını tedavi ettirdikten sonra salıverdiği rivayet edilmektedir. Türbenin hemen yanında , 1914 yılında uçaklarının düşmesi neticesi şehit olan Türk subaylarının mezarları bulunmaktadır ki ; bunlardan Yüzbaşı Fethi Bey’in adı turistik kentimiz Fethiye’ye verilmiştir. Listemdeki yerlerden Azam Palas bugün kapalı , Emevi Camiinin doğu duvarları boyunca bir tur atarak , bir portakal suyu içiyorum.( 50 SP ). Dün , Palmyra’da , kimsesiz Tadmor Çölünde bütün gün yürüdüm , tırmandım , bu kadar harap olmamıştım.
Biraz kendime geliyorum , bu kez hedefim ; Ali’nin oğlu olan , Hüseyin’in kızı Seyyide Rukiye camii. İran’ın Suriye’deki etki ve varlığını hissettirdiği bu camide de , Şii geleneklerinin kendine has ritüelleri geçerli. Kapıdan girerken eşiği öperek secde etmek , dışarı çıkarken geri geri yürümek gibi. Türbenin parmaklıklarını öpen Şiileri görünce Sih tapınakları olan Gurdwara’ları , camiin cam ve ayna kapları tavanlarını görünce İran’ın Şiraz kentindeki Şah-ı Çerağ türbesini hatırlıyorum. Dini inançlar kaba hatları ile tüm insanlığı aynı disiplin ve şablona sokuyor olmalı. Şiraz’daki türbedeki yoğun görevli ordusu bu şahane tavan süslerini görüntülememe fırsat vermemişti. Burada , sütunların arasına gizlenip , becerebildiğim kadarı ile fotoğraf çekiyorum.
Akşam üzeri otelin bulunduğu şehitler meydanına ( Merce meydanına ) geliyorum. İngilizlerin 19. y.y sonlarında , uzun vadeli hesapları gereği ; Arapları , Osmanlı Devleti aleyhine kışkırttığı ve Arapların giderek artan sabotaj , suikast ve casusluk faaliyetlerinin sonunda 1. Dünya Savaşı sürecinde , Şam 4. Ordu Komutanı olan Cemal Paşa , bu meydanda casusluk yaptıkları gerekçesi ile sekiz kişiyi idam ettiriyor. Bu olay , özellikle , Hafız Esad döneminde, meydanda yapılan anma törenleri ile Türk düşmanlığına dönüşüyor. Ancak , ayakları yere basan Başar Esad bu yönteme itibar etmiyor olmalı ki ; artık bu törenlerin yapılmadığını öğreniyorum , ancak elimdeki haritada meydanın adı hala şuheda ( şehitler ) meydanı olarak geçiyor . Meydanın ortasında yükselen demir sütun anıt , zamanın padişahı 2.Abdülhamit’e Şam’a telgraf hizmeti getirmesi nedeniyle şükran ifadesi olarak yapılmış , üzerindeki izolatör ve kablolar bu hizmeti , tepesindeki cami maketi de ; Abdülhamid’in ikamet ettiği Yıldız Sarayındaki , Yıldız Camii ‘ni betimlemektedir.
Şam’ın trafiği , kaosu , sıcak ve kahvaltıdan bu yana bir şeyler yemediğimiz için , iyi bir lokanta aramaya başlıyor , Al-Masri’ yi buluyoruz , otelin yakınlarındaki Shara Said Al- Cabri caddesinde. Zeytinyağlı muhammara ( zeytinyağlı domates ezmesi ) , tavuk şiş , cacık ve garnitüründe bir sürü lezzetli turşuları keyifle yedikten sonra 420 SP gibi makul bir hesap ödüyorum. Otelin lobisinde CNN haberlerini izliyorum , günün ağır konusu 140 $ ‘a tırmanan petrol fiyatları. Odama çıkıyor , etrafa dokunmamaya çalışarak , çantamdan çıkardığım malzemelerimle yatağımı hazırlıyor ve meydandan odama giren , bin çeşit gürültüye inat uyumak için iki atarax içerek , uykuya hazırlıyorum kendimi.
28.05.2008 ( ŞAM )
Gece boyunca , korktuğum başıma geliyor , sabaha kadar meydandan yükselen gürültü , patırdı bitmedi. Kulaklarıma pamuk tıkadım , ne atarax , ne de pamuklar gürültüden koruyabildi beni . Najmed Al Şark Oteli öyle pis ki; elime aldığım bir şeyi, nereye koyayım diye uzun uzun düşünüyor sonunda , yatağın üzerine bırakıyorum. Zamanında güzel bir otel iken , kötü işletmeciliği yüzünden küme düşmüş olmalı , şimdi , daha çok Arapların kaldığı bir yer olmuş , ne yapıp edip kaçmalıyım buradan bugün. Çantamı toparlayıp , 900 SP hesabımı ödeyip , pasaportumu alarak aşağı iniyor ve Orta Doğu’da pek muteber olan shawarma sandviç ve portakal suyu istiyorum köşedeki büfeden. Meğer tavuklu imiş , sabah sabah tavuk döner yemek de varmış kaderimde. İnşalah , bu sıcakta ishal olmayız diye bir yandan da endişeleniyoruz Gianna ile.
Aynı caddede sessiz ve temiz bir otel buluyorum. Dün gözümüzden kaçmış , sahibi Antuan isminde bir Hristiyan. Üzülerek söylemeliyim ki; bu bilgiler temiz bir yerde kalacağımızın ilk işareti. Belli ki; müşterileri seçerek alıyorlar , kahvaltı dahil 1100 SP fiyatı kabul ediyor ve çıt çıkmayan sessizliğine sığınıyorum Kartaca Otelinin.
Tekrar , Hamidiye Çarşısının içinden , Emevi Camii kapısının önünde , güvercinlerin mekan tuttuğu küçük meydandan geçip , Roma duvarları boyunca ilerleyerek Azem Palas’a geliyoruz. Giriş 150 SP. Havuzun bulunduğu avlu civarındaki taş işleme duvarlar ve inşaat işçiliğindeki incelik hayran bırakıyor beni. Hacca giden zengin ve soyluların bindikleri taht-ı revanların sergilendiği salonda bulunan hurma çekirdeği üzerine yazılı ayetler , küçücük rulolara yazılmış Kuran-ı Kerimin tamamı büyüteçle bile zor okunabiliyor. Avlunun karşısındaki bir salonda gölge oyunu entrümanları sergileniyor. Azem Palasta bulunan incelik ve detaylar Doğubeyazıt’taki İshak Paşa Sarayını hatırlatıyor bana. Azem Sülalesinin ikamet olarak kullandığı bu saray yavrusu mekan , 1749-1752 yılları arasında inşa edilmiş, sülale terk-i mekan eyleyince Fransızlar satın alıp İslam ve Etnografya Enstitüsü yapmışlar , ancak ulusal ruhun galeyana geldiği 1925 direnişinde bina çok hasar görmüş , yeniden onarılarak bugünlere gelmiş.
Akşama deliksiz ve derin bir uykunun beni beklediğini bildiğimden , bugün harap olana kadar dolaşıp yorulabilirim.
Azem Palas’tan çıkıp , Merce yani Şehitler Meydanına geliyoruz , buradan bir taksiye binerek National Müzeye gidiyoruz. Binmeden şöföre kaç para diye soruyorum , taksiden inen kadın İngilizce olarak “ çok yazmaz , taksimetre açtırın “ diyor. Benim kafamda Şiilerin 10 km. uzaktaki Seyyide Zeynep Camiini ziyaret var. Burayı da Milli Müzenin yanındaki Süleymaniye Camii ile karıştırmışım , nitekim şöför , iki dakika sonra “ yallah “ deyince , anlıyorum. Neyse , biz de , Milli Müze ile Al-Takiyye-i Süleymaniyye’yi dolaşırız önce diyerek , 15 SP tutan ücreti 25 sp olarak takdim ediyorum şöförümüz Muhammed’e.
Süleymaniye Camiinin külliyelerinden birinde resim sergisi , başka birinde nikah töreni var. Davetlilerin frapan giyimleri ve parfüm kokuları , benim gibi “ backpacker “ gezen bir garibi bozar düşüncesi ile buradan uzaklaşarak , Mimar Sinan tarafından 1554 yılında yapılmış olan Süleymaniye camiini , önündeki tel örgüler arasından fotoğraflıyoruz. 2004 yılında Tayyib Erdoğan’ın Suriye ziyaretinde , burada bulunan askeri müzede sergilenen savaş uçaklarının yönlerinin Süleymaniye Camiine dönük oldukları fark ediliyor ve ısrarlar sonucu Suriye yönetimi askeri müzeyi ve uçakları kaldırıyor, daha sonra da , külliyenin ziyarete açılması için Unesco nezdinde proje hazırlanıyor ve restorasyon için İtalyan firması görevlendiriliyor. Anlaşılan dört sene sonra , beni kaçırtan frapan kadınların dolandığı mekanlar, bu gaye ile kulanılıyor.
Benim aklım ; yakınlarda olması gereken 36. ve son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in mezarında. Türkiye’de yıllardır devam eden hain olup olmadığı kavgasının neticesi ne olur bilemem , ama ben 600 yıllık bir devletin son yöneticisinin , Şam’da , bir cami haziresinde , tevazu içerisinde yattığını duyunca , üzülmüştüm, yıllar önce. Çınar gölgesinin serinliğinde oturan iki yaşlı adama “ selamün aleyküm “ çektikten sonra , Vahdettin Han diyorum. Meğer , birisi hazirenin bekçisi imiş , “ efendi , gel “ diyerek ayağa kalkıyor , bakıyorum Gianna tedirgin , “ bu mezar ziyareti de nereden çıktı “ der gibi bakıyor bana. Adam , tellerle çevrili hazirenin demir parmaklıklı kapısını açıyor , makineli tüfek gibi , bozuk bir Türkçe ile Sultan Abdülhamid ve Sultan Mecid’in çocuk ve torunları ile Vahdettin’in isimlerini sayıyor.
Sonunda Vahdettin’in mezarının önüne geliyoruz , hazirenin en sade mezarı duygulandırıyor beni. Gözlerim doluyor , boğazım düğümleniyor. Gianna şaşkın bakıyor bana , “ ne oldu, niye üzüldün “ diyor. O’na , bir ulusun , geçmişini , tarihini , kültürünü unutturmanın, bugün getirdiği kaos , sancı ve yozlaşmayı anlatmıyorum tabii, ama önünde durduğumuz mezarın , koca Osmanlı İmparatorluğunun son yöneticisine ait olduğunu söylüyorum , şaşırıyor , inanmak istemiyor.
Hazire görevlisi Ahmet Muhammet , bahçenin huzur ve sessizliğinde , uzanıp ağaçtan kayısı koparıyor ve bize uzatıyor. Kayısı da lezzetli geliyor , bu avludaki dinginlik de , uzun süre oturmayı istiyorum nedense , bir mezarın dibinde. Ama , 30 senedir bu görevi yapan Ahmet Muhammet , ziyaretçilerin gönlünü , sonra da bahşişlerini almayı bildiğinden sürekli konuşuyor , bir ara Turgut Özal’ın ziyaretinde , Vahdettin’in mezarı başında uzun uzun ağladığını anlatıyor , bilemem ?
Külliyeden çıkarak , hemen yanda bulunan Milli Müze’ye giriyoruz. 150 SP. Ülkenin kuzeyinde Lazkiye yakınlarındaki Ugarit antik yerleşim buluntuları , Ebla’da alfabe tabletleri İ.Ö 1400-1300 yıllarına tarihleniyor. Etkileyici birkaç objenin fotoğrafını çekiyorum , Gianna yanlışlıkla flaş patlatınca , görevli koşarak geliyor , fırça yemeyi beklerken , daha önceki müzelerdeki hadise cereyan ediyor. “ çekin , çekin , ben idare ederim “ anlamında bir şeyler söylüyor. Zavallı Gianna da görevlinin yaptığı kıyaktan memnun gülümsüyor ! Palmyra’ya ait salonda Palmyra’dan gelen heykeller , taş oymalar harika.
Görevliler fır dönüyor etrafımızda , sanki ziyarete kapalı salonlara özel olarak götürüyorlarmış gibi , önceden kapattıkları ışıkları açarak , bize özel ilgi gösteriyorlar akıllarınca , tabii bunların hepsi , çıkışta , yarı şantaj ile bahşiş talep edebilmek için. Yazık , bu zihniyetle , para karşılığı müzeyi soyuyorlardır diye düşünerek üzülüyorum. Son kıyakçılıklarını da , gerçekten bir ziyaretçinin zor bulacağı , İ.S 3. y.y’a ait Dura Europos Sinagog’u salonlarına götürerek yapıyorlar. Sinagog 1920 yılında İngiliz askerleri tarafından tesadüfen bulunmuş. Devasa panolar , muhteşem tavan işçiliği ile Kral Süleyman’ı betimleyen resimler etkileyici. İki saati bulan müze gezimiz 15.50’de bitiyor. Görevliler , çıkışta sıraya diziliyorlar , ısrarlı ve dik bakışları ile , özendirici olmamak adına , görmezden gelip , müzenin bahçesinde bir ağaç gölgesinin serinliğine atıyoruz kendimizi. Gianna elindeki rehber kitapta Salihiyye denilen bir yere takmış , haritaya bakıyorum , bu semtte pek çok camii ve medrese var , haritaya oturtarak Brezilya , Al Hamra caddelerini yürüyerek Amoos meydanına geliyoruz , yol ortasında kan-ter içinde trafiği yöneten polise soruyoruz , hemen yandaki sokağı gösteriyor. Sokağın başındaki levhada Shara Al Salihiyya yazıyor ama aradığımız sokak değil , bir mahalle. Derdimizi anlayan genç biri “ servis “ diyerek direksiyon işareti yapıyor. Anlaşılan, uzakta gideceğimiz yer. Salihiyye’de , Muhittin Camii ilgisini çekmiş Gianna’nın , elindeki İtalyanca kitapta okudukları ile. Yolda bir minibüsü durdurup soruyorum , şöför gitmez anlamında başını sallarken, arkada oturan Çarşamba kılıklı , beyaz takke , beyaz entari , inadına simsiyah sakalları olan bir genç , camı açarak , çok düzgün bir İngilizce ile “ gelin , gider “ diyor. Camii Muhyiddin’e gelince ikaz ediyor , 30 SP vererek iniyoruz. Az ilerleyince , solda eski bir caminin önünde buluyoruz kendimizi. Kapıda miskinin biri , para diye yapışıyor , “ camiye parayla girilmez “ diye bağırınca kayboluyor. Bu sefer kabadayı kılıklı biri takılıyor bize. Merdivenlerden aşağıda , bir odanın içine indiriyor bizi. Meğer , aradığımız Muhittin Camii , bünyesinde büyük İslam felsefecisi Muhiddin Arabi’nin türbesinin bulunduğu mekanmış.
Muhiddin Arabi , 1165 yılında İspanya’da doğar , Sevilla’da eğitim görür. 1198’de doğu’ya gelir. Yaklaşık beşyüz eseri olan Arabi , Vahdet-i Vücud anlayışını netleştiren bir düşünürdür.Vahdet-i Vücud düşüncesi , Yunan felsefesinden etkilenmiştir. “ Tek tanrı olduğuna göre , onun dışında kainatta varlık olması anlamsızdır , bu nedenle de , hepimiz tanrının parçalarıyız. “ şeklinde kısaca özetlenebilir. Fakat , İslam alimleri arasında pek itibar görmeyen bu düşünce , şeriatla bağdaşmadığı gerekçesi ile kıyasıya eleştirilir. İbn-i Haldun ve İbn-i Teymiyye , Arabi’yi reddeden alimlerdendir. Arabi’nin kitaplarının bir kısmı kehanet , büyü üzerinedir. Ünlü kahin Nostradamus’un Muhiddin Arabi’nin eserlerinden faydalandığı söylenmektedir. Selçuklular döneminde Anadolu’da da yaşamış , Mevlana’nın henüz çocuk çağında iken babası babası Bahaddin Veled ile Şam’da Arabi’yi ziyaret ettiği bilinir. Kozmoloji , UFO , İstanbul’un fethi ile ilgili bir çok kehanetinin olduğu söylenmektedir. Oxford Üniversitesinde “ Muhittin Arabi Felsefesi “ dersleri okutulmaktadır. Londra’da düşüncesini araştıran dernekler vardır. 1240 yılında Şam’da ölür veya “ taptığınız tanrı ayaklarımın altındadır “ dediği Müslümanlar tarafından öldürülür. Bir sözü ise hiç anlaşılamaz Arabi’nin ; “ Sin , Şın’a geldiğinde Muhiddin-i Arabi’nin mezarı ortaya çıkacaktır “ der. 1516 yılında , Şam’a giren Yavuz Sultan Selim , düşüncelerinden dolayı saygı duyduğu Arabi’nin mezarını arattırır ve çöplükler içerisinde bulur , üstelik mezarın altında kazı esnasında küplerle altın ve mücevher bulunur. Altın , Müslümanların taptığı tanrı , Sin ; Selim , Şın da ; Şam’ı ifade etmektedir. Hiç ummadığım bir anda kendimi Muhiddin Arabi’nin türbesinde bulunca , aklıma geliveren bu efsaneyi yazmadan yapamadım. Uğultular yaratan , hala tartışılan , zaman geçtikçe anlaşılan Muhiddin-i Arabi , yeşiller içindeki sade türbesinde , yanında iki oğlu ile yatıyor. Bu arada , elinde poşetleri ile evine gitmekte olan , yine Çarşamba giysili , beyaz takke ve entarili , tertemiz yüzlü bir genç , bizi görünce yanımıza geliyor ve İngilizce bilgi veriyor, Londra’da üniversite eğitimi alıyormuş. Salihiyye derken , buranın aslında , isminin Cübbe mahallesi olduğunu anlıyoruz. Sanırım , bu bölge , şeriatçı , dinci örgütlenmelerin yoğun olduğu bir bölge , zira aynı tip giysilere fazla rastlıyorum. 500 yıllık camiye giriyorum , harika ahşap işlemeli bir ahşap minberin etrafında , birkaç kişi, mırıldanarak kitap okuyor. Vedalaşarak , ara yollardan , pazar içlerinden , Amoos meydanına inerken , sağlı , sollu medrese , camii ve eski evlerin arasından geçiyoruz , bir Osmanlı kasabasında geziyormuşum hissine kapılarak. Kassiyun Dağı eteklerindeki bu bölge , güzel duygular bırakıyor bende.
Dün 29 Mayıs caddesinde gördüğüm Al- Kemal lokantasında yemek aklıma geliyor , zorlanmadan önüne geliyoruz. Tertemiz , plastik çiçekler bulunmayan , tertemiz beyaz masa örtüleri üzerinde , küçük beyaz vazolarda kırmızı karanfiller huzur veriyor. Çok şık garsona , geleneksel Suriye yemeklerinden , babaganuş ( patlıcan ezmeli meze ) , tabule ( maydanozlu bulgur ) , kubbah ( yassı içli köfte ) ve fatuş ( marul , domates , hıyar , soğan , yeşil biberden oluşan salata ) ve yemek söylüyoruz. Masada vazolardan oluşan bir tabak ordusu meydana geliyor. Üzeri fıstık döşeli muhallebi ile günün yorgunluğunu , akşamın uykusuzluğunu unutuyoruz burada.
Bütün gün yürümekten perişan , Kartaca oteldeki sessiz odama çekiliyor , çamaşırlarımı yıkıyor , banyo sonrası , yarı uyur hallerde günün notlarımı yazıyorum.Saat 23.00 , merhaba uyku.
29.05.2008 ( ŞAM - MAALULA )
Derin bir uyku faslından sonra 06.00 ‘da uyanıp , saat 07.30 ‘da otelin en üst katındaki kahvaltı salonuna çıkıyor , kahvaltı sonrası aşağı Merce meydanına inip , bir taksi ile Zablatani minibüs durağına geliyoruz. 35 SP.
Bekleyen bir minibüse binerek , daha sabahın erken saatlerinde bastıran korkunç bir sıcak hava ile Maalula’ya hareket ediyoruz. 40 SP. 56 km. lik yol , minibüste durmaksızın çalan Fayrous (*) şarkıları ile daha çabuk ve rahat bitiyor. Bu arada Gianna ile Fayrous’dan başlayarak Pavorotti , Maria Callac derken Eleni Karaindru ve Nicos Kazancakis’e uzanan derin bir sohbete giriyoruz. Etrafımızda sevimsiz bir çöl uzanıyor , sevimsiz , çünkü çöl de değil , kıraç , ürkütücü , insana sıkıntı veren bir doku içerisinde , yolculuğumuz bir saat sonra bitiyor. Yüksek bir tepenin eteklerine kurulmuş Maalula köyünde İsa ve annesi Meryem 16 yıl yaşamışlar , İsa 15 yaşında Mısır’dan kaçarak buraya geliyor ve ilahi görevi burada alıyor. Maalula , İsa kavminin dili olan Aramice’yi halen konuşuyor olması ile de Hristiyan dünyasının dikkatini çekiyor. Yukarı tırmanan asfalt üzerinde ilerliyoruz , sağımızdaki St. Tekla Manastırını dönüşte ziyaret etmek üzere , asfaltın bittiği yere kadar , kan-ter içinde çıkıp , bir çınarın gölgesine sığınıyoruz. Köyde Hristiyan- Ortodoks yani Süryaniler yaşıyor genellikle.
Önümüzden , içi , hayret uyandıracak kadar çeşitli kuruyemiş , tatlı dolu bir kamyonet geçiyor . Lokum , kayısı , incir sepetleri çok temiz ve muntazam dizilmiş . Satıcı , işinin ehli önümüzde durup , birkaç çeşit uzatıyor. Parmakla bastırınca , kabuğu kırılıveren badem ilk defa görüyorum , çok da lezzetli . Gianna ‘ya bu teşhir şekli daha çekici gelmiş olmalı , 250 gramı geçmeyen , bir torba için 200 SP ödeyerek , merakını gideriyor.
Öncelikle , güneş tapınağı levhalarını takip ediyoruz , ancak ; karşımıza hiç de dört yıldızını hak etmeyen bir otel çıkıyor , dört dönüyoruz , yok. Sonunda , otel resepsiyonuna sorarak , otel bahçesinde olduğunu öğreniyoruz. 170’ lerde yapılmış tapınak , Anadolu’da çok rastladığımız barınma veya ibadet mekanlarının aynısı. İleride , meydandaki gölgeye sığınmış insanlar , bunaltan sıcaktan kurtarmışlar kendilerini , oysa , meydanın arkasındaki St. Serge ve Bacchus Manastırı bizi bekliyor. Küçük , ama etkileyici bir mekanın içindeyim , basit oturma setleri , ahşap paravanları , duvarda eski oldukları anlaşılan , çok sayıda fresk , kalın blok taş örme duvarları ve genizleri yakan günnük kokuları ile , insanı çekip götüren bir mekan burası.
Geldiğimiz kanyonu geçerken , aklıma Meryem’in , Romalıların oklarından , kanyonun devamlı viraj yapması neticesi kurtulduğu aklıma geliyor , yoksa , son anda kanyon Meryem’i kurtaracak yapıya bürünmüştü ? İlginç bir çiftle laflıyorum biraz , Humus’tan gezmeye gelmişler. Öğrenciler , eğitim yılının sona ermesini , ellerinde nargileleri , müzik setleri ile kutlamaya gelmişler.
Asfaltın solunda St. Tekla Manastırının önündeyiz , oldukça büyük bir kompleks. Kayaların arasındaki mağaraya giriyoruz , siyah cübbesi içinde , korkunç bir yüz ifadesi olan rahibe Fatıma , günnük kandillerinin arasına oturmuş , elindeki ip parçaları ile oynarken , delici bakışlarını ziyaretçilerin üzerinden ayırmıyor.
Daracık mağaranın duvarlarındaki freskler , ağır günnük kokusu başımı döndürüyor , rahibe Fatıma’yı izlemeyi bırakarak dışarı atıyorum kendimi. Sağda , kayaların arasından gelen ve kutsal olduğuna inanılan suyun başında safça bir adam oturmuş , elindeki teneke maşrapadan ikram ederek , bahşiş topluyor. St. Tekla mağarası , dışarıda tavanı tamamen kayadan oluşmuş korunaklı bir bölüme açılıyor. Geçen yıl , eşimle Silifke’de St. Tekla kilisesine gitmiştik. Anadolu Kültürünün İzinde başlıklı gezi notlarımda detaylı bahsetmiştim , acaba hangisi gerçek St. Tekla mekanı.
Tekla, Konya Valisinin kızıdır Roma döneminde , Hristiyanlığa inandığı için , babası ve çevresinden gördüğü baskıya dayanamayarak kaçıp , bu topraklara gelmiş ve bir çok mucizeler göstererek , ilgi çekmiştir. Mağaraya çıkan merdivenleri inince , solda St. Tekla Kilisesi kapısının ağır sarı metal kapısını açıp , serinliğine sığınıyoruz. Duvar fresklerinin bir çoğu yeni 1999 tarihliler de var aralarında.
Çektiğim fotoğraflara bakarken , Palmyra’dan bu yana düşük boyutta ( 1.2 MP ) ile çekim yaptığımı fark edince beynimden vurulmuşa dönüyorum. Yüzsüz bir şöförün kullandığı minibüste , 500 SP veriyorum , 400 SP geri veriyor , vermesi gereken 20 SP avucunun içinde , fotoğraflara kafam bozuk , hıncımı ondan alıyorum. “ Elindeki parayı da versene “ diye bağırınca , telaşla uzatıyor , oysa 20 SP , yaklaşık 60 kuruş bizim paramızla.
Şam’a yaklaştıkça trafik ve sıcaklık artıyor . Zablatani garajında inip , hiç değilse Emevi Camii’nin fotoğraflarını yeniden çekebilmek için , bir taksi ile Hamidiye Çarşısının önüne geliyoruz. Taksimetre 59 SP yazıyor , 100 SP veriyorum , 25 SP geri veriyor , kızıp paramı ver , polise giderim deyince , 100 SP ‘yi geri uzatıyor , ben de 65 SP veriyorum. Sıcak , kaos geriyor beni anlaşılan , sakin olmalıyım diye düşünüyorum. Zira ; önümde üç ülke ve çok uzun zaman var daha. Hamidiye Çarşısında birer dondurma yiyerek kendime geliyorum. Hava öyle sıcak ki; başımdaki şapkadan , kafama ok gibi saplanan güneş ışıklarını hissediyorum.
Saat 17.00 ‘de buluşmak üzere ayrılıyoruz Gianna ile , kadın haklı , bir gün önce gezdiği yerleri , fotoğraf çekmek için bir daha gezecek değil ya ? Emevi Camii girişindeki meydanda , güvercin tutkunları toplanmışlar , değişik sesler çıkararak onları çağırıp yemliyorlar yine.
Haritadan Hicaz Tren İstasyonunu bulup yürümeye başlıyorum , Hamidiye Çarşısının karşısındaki caddenin devamında solda kalıyor. Bir km. kadar yürüdükten sonra , tren yolu olmayan tren istasyonuna geliyorum.2. Abdülhamid tarafından Bağdat demiryolu hattına bağlanacak , böylece İstanbul’dan , Şam üzerinden Mekke’ ye hacca gidiş kolaylaşacak , hem de , askeri sevkiyat kolaylaşacak , İmparatorluğun nüfuzu artacaktı. Ne var ki ; İngiliz’lerin kışkırtması ile Araplar tarafından bu hatlar , devamlı sabotaja uğramaya ve trenler yağmaya ve askerler katledilmeye başlanacaktı. 1908 yılında , daha raylar döşenmeden 925 m2 alanda mükemmel çizgi ve iç mimariye sahip bu istasyon yapılmıştı. Şimdi , alt katında kitap standları , üst katta da , Suriye demiryolu işletmesinin büroları var. Aşağıda bilet satışı yapan görevliye söyleyerek , üst kata çıkıyorum. Tavan işlemeleri , küpeşte ve trabzanlar çok zarif. Herkesin üzerine çullandığı Osmanlı İmparatorluğunun o zor yıllarını düşünüyorum. Sürüler halinde sıkıştırıp , çullanan Batı devletlerini. Nitekim , üç saat sonra buluştuğumuzda , hıncımı
Gianna’dan alırcasına soruyorum. “ ne istediniz koca imparatorluktan , yıkılmasına neden oldunuz da , terk ettiği topraklarda barış mı oldu yıllardan beri “ diye. Kadıncağız ne yapsın , sadece dinliyor.
Yarın Lübnan’a geçeceğim , otel parasını ödedikten sonra yeterli para kalmayacak , Hamidiye Çarşısı ile Hicaz Tren İstasyonu arasındaki Al Nasr caddesi üzerinde Suriye Bankasının açık olduğunu fark ediyorum , tatil günü olmasına rağmen. Gişede kimseler yok , görevli namaz kılmaya gitmiş , dönüşünü bekle diyorlar , genç bir adam , “ az bekle , çek bozduracağım , senin dolarını da bozarım “ diyor. Yanıma oturup , 45.7 SP / $ karşılığı 45 $ bozduruyorum. Caddenin arkasında kalan Kartaca otele gidip , sabah giydiğim kısa pantolonu çıkarıp , uzun bir pantolon giyiyorum , odanın loşluğunda biraz da uzanıp dinleniyorum. Emevi Camii girişinde , verilen uzun cübbeleri giymektense bu yolu seçiyorum.
Tekrar Emevi Camii avlusundayım , şimdi daha dikkatli , özenli fotoğraf çekiyorum , camii , içinde Roma sütunları üzerinde inşa edilen mükemmel uyumu tekrar görüyor ve deklanşöre basıyorum. Sonra , yine Selahattin Eyyubi türbesi , ilk Türk pilot şehitlerin mezarları.
Saat 17.00 ‘ ye geliyor , meydandaki küçük mağazada Apamea ve Palmyra kartlarına bakıyor , satın alıyorum , özledim şimdiden. Gianna geliyor , Hicaz Tren İstasyonuna götürüyorum onu . Beğeniyor ama biliyorum benden çok farklı duygularla. Kartaca otele geliyor , saat 19.00 ‘da yemek için odalarımıza çekilip dinleniyoruz. Akşam yemeğini yine Al Masri’de , mohammara , cacık , bizim Adana kebaba benzer bir kebapla halledip , 250 şer SP ödüyoruz.
Yarın Gianna , Busra’ya , daha sonra Dar’a üzerinden Ürdün’e , ben de Lübnan’ın başkenti Beyrut’a geçeceğim. Lübnan konusunda tereddüdlerim hayli azaldı , cumhurbaşkanının , mutabakatla seçilmesi üzerine en azından bu günlerde , Lübnan’da özellikle de , Beyrut’ta silahlar sustu. İkimizin otobüsü de Barakeh garajından kalkıyor , yarın birlikte gidip , yollarımızı ayıracağız.
Artık , Suriye notlarını kaldırıp Lübnan çalışmam gerekecek.
30.05.2008 ( ŞAM - BEYRUT )
Sabah 07.30 ‘da uyanıyorum , elektrikler yok. Akşam yorgunluktan sırt çantamı toplamamıştım. Odada yeterli ışık olmadığı için , el yordamınla toparlanıyorum . Kahvaltı salonunda , sanki angarya çekiyormuşçasına , suratsız hizmet eden garsonları izliyorum. Günde 4-5 saatlik çalışmayı bile gönülden yapmak zor geliyor anlaşılan.
Otelden ayrılıp , arkadaki Al Nasr caddesine çıkıyoruz , az sonra bir taksi geliyor. Baramke garaj diyorum. Şöför Busra ve Beyrut otobüslerinin Suomaria garajından kalktığını söylüyor. Hoppala ! İkimizin kitaplarında da Baramke yazıyor. Bu gezide , Suriye’de şehirlerin yenilenme sürecinde sık sık , garaj değişikliklerine rastladığımdan “ doğrudur “ diye düşünerek biniyoruz. 300 SP diyor , 200 SP diyorum. Bir şey söylemeden devam ediyor. Bir ara , bir belediye otobüsünün önünü keserek Arapça bir şeyler söylüyor , anlaşılan 200 SP az geldi Suomaria garajı için , bizi belediye otobüsüne aktarıyor , verdiğim 50 SP’yi nazla kabul ediyor. 10’ar SP vererek aldığımız biletleri , makineye sokarak , kulaklarını kestirip iptal ediyoruz. Taksi şöförü gitmemekte haklıymış , gerçekten de , Şam’dan yurt dışına giden otobüslere ayrılmış Suomaria garajı , 10 km. uzakta imiş. Sessiz sedasız bir bekleme salonuna geçiyor , ve saat 10.00 ‘ da kalkacak Beyrut otobüsü için biletimi alıyorum. ( 400 SP ). Gianna’nın otobüsü daha önce hareket edeceği için vedalaşıyoruz. Hareket saati yaklaşınca , otobüsün yanına geliyorum. Garajdaki en hurda , döküntü otobüsle Beyrut’a gideceğimi anlıyorum.
Meraklısına notlar;
Arak ; % 55-60 oranında alkol ihtiva edn , üzüm ve anasondan yapılmış , ama illa da yenirakı olsun dedirten Lübnan ve Suriye içkisi.
Mansaf; Pilav üzerine , ızgara veya kızarmış tavuk oturtulmuş Arap yemeği
Fayrous; Suriye’nin Müzeyyen Senarı. Popüler pek çok sanatçımız , onun eserlerini aranje ederek şöhret olmuştur.
Kaldığım oteller ;
Halep Hotel Zhraa ; 00963 21 2120184 e-mail ; alsahraa@ Hotmail.com 18 $
Hama Cairo Hotel Şükrü el Kuvvatli cd. cairohot@scs-net.org 550 SP
Palmyra ; New Afqa Hotel P.T.T binası arkası mahran_ afqa@hotmail.com 500 SP
Şam ; Kartaca Hotel İçişleri Bakanlığı arkası Merce Meydanı kurtajahotel@net.sy 1100 SP
Suriye’de 8 günde toplam harcamam ; 375 $