Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Ağustos '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
12266
 

Anılarla 70'li yıllar 4

Anılarla 70'li yıllar 4
 

Annem de tavan arasında buldum mandolinimi. Müziğin o dayanılmaz hafifliğini penamda hissettiğim ilk yıllar geldi gözümün önüne hemen. Okul şarkıları “orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür” ü, “Emine’m köyümün güzeli bağlara gel Eminem” i, “heyamola hey” i yirmi otuz kişilik mandolin gurubu ile coşkuyla çalışımızı anımsadım.

Özel kıyafet bile dikilmişti hepimize. Beyaz karpuz kollu elbisemin sol göğüs cebinde kırmızı renk sol anahtarı, eteğimde de bir sürü nota işliydi. Eminim çoğunuzun mandolinle başlayan bir gitar maceranız vardır. Hele hayran olduğunuz bir Erkin Koray varsa!

70 senelerinde milleti çılgına çeviren konserleriyle devleşmişti Erkin Koray ve bu yüzden mandolin çalan çocukların elektro gitara yöneldiği aşikardır. Feminist yönümün aile tarafından ilk fark edildiği “kızları da alın askere” parçasını elden düşme Steinberger gitarımla nasıl çalmaya çalıştığımı hala anlatırlar.

Erkin Koray’la başlayan gitar ve müzik sevgim Fikret Kızılok gibi bir ikonla devam etti. Beatles’den aldığı heyecanı Aşık Veysel’in sazıyla örerek müziğini kuran Kızılok da 70’li yıllarda gençlerin sevgilisiydi. Ve elbette dahi Jimi Hendrix. “Electric Ladyland” albümü ile tanımıştım onu. Hey dergisinin kralıydı. Irkçılığa son vermek için dünyaya gönderilmiş bir barış elçisiydi adeta. Zirveye oturduğu albümü “Band Of Gypsys” ise hala arşivimdedir. Müzik dünyasında az bir ömrü olsa da bana göre gelmiş geçmiş en büyük gitaristtir Hendrix.

Daha sonraları da Elthon John’la piyanoyu keşfetmiştim. Sergei Rachmaninoff’u ve Johannes Brahms’ı dinlerken her daim ruhum bedenimden ayrılıp başka diyarlarda gezerdi. Hani derler ya “her türlü müziği dinler ve severim” İşte biz onlardandık 70’li yıllarda. Bir yandan Jethro Tull dinlerken bir yandan caddelerde Adriano Celentano’dan “I want to know” u bağıra bağıra söyleyebiliyorduk. Hydromel’de Rolling Stones’in “I Can’t Get No, Satisfaction” diye tepinirken, bir yanda Türkçe sözlerle yeniden seslendirilmiş yabancı parçaları seve seve dinleyebiliyorduk.

Peki ya Türk Sanat Müziği? Vazgeçilmezlerimden elbette… Ut çalan bir anneannenin torunu nasıl atlar Türk müziğini? Aşiyan’da, Bebek’te, Gar’da, Çakıl’da, Maçka’da, Maksim’de, Lalezar’da dinlediğimiz o muhteşem yorumlar ve saygı duyduğumuz sanatçılar bugün sadece anılarımızda, resimleri de 45’lik plakların solgun yüzlerinde kaldı.

Hamiyet Yüceses, Münir Nurettin Selçuk, Zekai Tunca, Yaşar Özel, Mustafa Sağyaşar, Gönül Yazar, Zeki Müren, Nesrin Sipahi, Müzeyyen Senar, Perihan Altındağ Sözeri, Ziya Taşkent, Yıldırım Gürses şu anda hatırladıklarım… Hepsi de sanatı yüceltmiş yorumculardır. Eleştirirken kafa yarmak istemiyorum ama “bas gaza aşkım bas gaza” şarkısını duyduğumda sinirlerim dumura uğruyor ve şimdiki neslin müzik kalitesi beni üzüyor.

Fecri Ebcioğlu’nun epey desteğini alan ve sonradan “aranjman” adını alan parçalar bile daha güzeldir bana göre. İyi okuyucular olduğu için 70’li yıllarda önem kazanmıştı Türkçe sözlü hafif batı müziği. Bu parçaları düzenleyen Ali Kocatepe bir ilah gibi kovalanıyordu.

Nilüfer’in, Ajda Pekkan’ın, Ayten Alpman’ın, Ayla Algan’ın, Tanju Okan’ın, Alpay’ın, Yeliz’in Esmeray’ın, Nükhet Duru’nun, Timur Seçuk’un, Rana Alagöz’ün, İlhan İrem’in, Salim Dündar’ın, Melike Demirağ’ın 45’lik plakları yok satıyordu o zamanlar…Melenkoli, bu ne dünya kardeşim, dünya dönüyor, vakit yok gemi kalkıyor artık, anlasana, arkadaş, sen mevsimler gibisin, memleketim, kadınım, eylülde gel, sazlıklardan havalanan, arkadaşımın aşkısın, her yerde kar var, İspanyol meyhanesi…

Hatırladığım bu şarkılar bugün bile hala zevkle dinlenen parçalardır? Yabancı sanatçıları ya radyodan dinliyorduk ya da TV programlarında yayınlanan eski bantlarda yüzlerini görüyorduk. Nerede öyle canlı konserler? Daha sonraları Sezen Cumhur Önal biraz imdadımıza yetişmişti. Film müzikleri de yapan besteci ve söz yazarıydı Önal. Yabancı şarkılara Türkçe sözler yazardı. Ertan Anapa’nın söylediği “benim bütün dualarım seninle” en meşhur olanıdır.

Peppino di Capri’yle çalışmış ve Johnny Hallyday’e “altın yüzük” adında Türkçe bir plak yapmıştı. Radyo programlarında olsun, televizyonda olsun olabildiğine romantik laflarla içimizi baysa da Fransa Cumhurbaşkanı tarafından “Sanat Şövalyesi Madalyası” almış kaliteli bir beyefendiydi Önal.

Tuhaf benzetmelerle yabancı sanatçıları bize tanıtan en önemli kişiydi . “sevgili dinleyiciler, altın rengi kumları hatırlatan bu sıcak yaz akşamında çikolata renkli şarkıcı Shirley Bassey’den Love Story’i dinliyoruz. Aşklar ölümle bitmesin, aşk hikayelerinin yolculukları sonsuza dek sürsün…” gibi enteresan benzetmeleri de olsa merakla dinler ve seyrederdik programını. Julio İglesias’a kadife sesli sanatçı lakabını takan kişidir Sezen Cumhur Önal. Birde yaka mikrofonu olsa da mutlaka elinde mikrofon tutar ve konuştukça sağa sola sallardı o kocaman magnum dondurma tipi mikrofonu.

1970’lerde bir doların on beş Türk lirası olduğu yıllardı ama yine de bir LP almak çok şey ifade ediyordu. Birilerine hava atmak istiyorsanız satın aldığınız LP’yi herkesin göreceği şekilde alışveriş bitene kadar elinizde dolaştırır dururdunuz. Hele bir de Dual pikabınız varsa ne hava ne hava!


En popüler LP’ler; Beatles, Santana, Elvis Presley, Led Zeppelin, Deep Purple, Jethro Tull, Pink Floyd, Bee Gees, James Brown, Tamtation, Barry Wiht, Cat Stevens, Abba, Diana Ross, Mıchael Jackson, Boney-M, Village People’ınkilerdi. Tabi her zaman LP almamız mümkün değildi. Genelde 45’liklerle yetinirdik ya da hit parçaları seçer ve gidip plakçılarda kaset yaptırırdık. İri, mekanik kasetçalarlar yeni çıkmıştı. İleri geri sarma, stop ve play tuşu vardı o kadar. Sonraları koca koca kulaklıklı wolkman’lar çıktı.


İşte o dev sanatçıların şarkılarını istisna sanatçılarımız hariç bütün Türk sanatçılar söylemeye çalışırdı. Hatta klasik düğünlerdeki kocaman beyaz papyonlu orkestralar bile komparsita’dan sonra Beatles’in “yesterday” parçasıyla dansı başlatırlardı.

Düğünler…

En mazbut limonatalı, iğrenç beyaz kremalı pastalı düğünler bile güzel olurdu. Gelinle damat salona çıkarken gençler başlarından aşağıya konfeti atardı. Saçları krepeli hanımlar eşleriyle valsler, tangolar yapar, erkekler dansa kalkarken ceketlerinin düğmelerini iliklerdi. O ceketler ancak düğün sonunda kasap havası ile ortam kontrolden çıktığında çıkartılırdı ve düğün öyle biterdi.

Ne dolarlar havaya saçılır, ne “lorke lorke” diye tepinilir, ne milyonlar harcanıp havai fişeklerle paralar havaya saçılır ne de ulu orta kurşun sıkılırdı.

Doğum günleri de bilinen pastanelerde ya da evde kutlanırdı. Mc Donalds yoktu elbet. Çocuklar fast food yiyeceklerle ketçaba mayoneze bulandırılmazdı. Palyaço ya da bıyık çizen ressamlar da olmazdı haliyle. Ev sahibi anne lezzetli kek ve kurabiyelerle doğum günü pastasını yapar, yanına da cam sürahilerde buz gibi limonata ikram ederdi.

Yetişkinler de gidebiliyorsa gece diskoya gider ve pastasını yanında götürürdü. Öyle Alman usulü falan ayıptı. Kimi davet ediyorsanız parasını öderdiniz. Canlı performans sergileyen DJ’ler de yoktu. Müziği ayarlayan disko jokeyleri vardı. Garson pastayı getirir doğum günü sahibi de üfler geçerdi.

Tek müzik dergisi vardı o da “Hey”

Yok satardı resmen. Kız kardeşim arşiv sorumlusuydu. Bende sık sık Cağaloğlu’nu ziyaret ederdim bu yüzden. Milliyet gazetesinin en üst katındaydı Hey dergisi. Çok canlı, pozitif bir çalışma ortamı vardı. Yazı işleri müdürü rahmetli Yener Süsoy’du. Babacan, tonton bir adamdı. Tüm sanatçıların uğrak yeriydi dergi. Rahmetli Altan Erbulak bile gelirdi muhabbet etmeye.

70’lerin sonunda İbrahim Tatlıses’de gelip gidip çiğ köfte yapıyordu personele. “ayağımda kundura” liste başını görmüştü o zamanlar ama çiğ köfte denince akla sadece Tatlıses geliyordu. Öyle mecliste tavanlara fırlatılıp popüler olmamıştı henüz. O yıllara kadar sadece kokusu 100 metreden duyulan, çift kapaklı beyaz yağlıboyalı tahta kutularda satılan lahmacunlar bilinirdi ve asla satın alınmayacak yiyeceklerin listesindeydi o bol soğanlı lahmacunlar.

Ne zaman ki ticari taksilerin arkasında örgü mısır koçanları, karpuzlar, karanfiller görülmeye başlandı, kebap ve lahmacuncular birer birer Beyoğlu’nu ve İstanbul’u istila etti. 70’lerin sonlarına doğru sinemalarda gösterilen porno filmler, peş peşe açılan bar ve pavyonlar, fuhuş yuvaları batakhane oteller, varoşlardaki ipten kazıktan kurtulmuş ne kadar adamı varsa Beyoğlu’na çekti ve ondan sonra adım atılmaz oldu Taksim’e.

Kent, Marlboro sigarası satan tombalacılar, midye dolma satan tip tip adamlar, sarhoşlar doldurdu İstiklal caddesini. Mağazalar, kaliteli restoranlar bir bir kapandı. Taksim’de gezmek için bile şık giyinen insanlar kayboldu ortalıktan.

Değişim çok çabuk oldu. Bütün güzellikler kısa bir zamanda yitirildi. Tıpkı virajlarda boynuzu çıkan treleybüslerin bir haftada trafikten çekilmesi gibi. Tıpkı otobüsün arkasında oturan biletçilerin bir günde yok edilmesi gibi, tıpkı güler yüzlü postacıların birer birer ortadan kaybolması gibi…


Oysa zaman mektupların zamanıydı. Sevdiklerimize el yazısı ile mektup yazar dolu dolu hasretimizi, sevgimizi, hüznümüzü satırlara dökerdik sayfalar dolusu. Bırakın mesajı, vap cam’ı, öyle istediğiniz anda telefon açıp saatlerce muhabbet ne mümkün? 70’li yıllarda aşk mektupları yazılırdı uzaktaki sevgiliye. Heyecanla mektup beklemek “bugün postaladım, iki gün sonra eline geçse, hemen yazsa, dört gün sonra gelir mi cevabı?” diye hesaplar yapmak (hele ben) postacıyı gözlemek nasıl da tuhaf ve insanı yıpratan bir heyecandı.

Şimdi her lafın arasına “salata” gibi AŞK sözcüğünü koyup ağızlarında sakız yapmıyorlar mı çıldırıyorum? Aşkın ne olduğunu bile bilmiyorlar ki yaşasınlar. Bayramda, yılbaşında cicili bicili kartlar atardık sevdiklerimize. Eskimiş ama içi umut ve müjde dolu deri çantasıyla zilimizi çalan postacı önemli bir şahsiyetti. Neredeyse aileden biri gibiydi. Evde kimlerin oturduğunu ve kimin mektup beklediğini mutlaka bilirdi.

Mektupların üzerindeki pullar, “hele yurt dışından geliyorsa mektup” hafif ıslatılarak çıkartılır ve pul defterlerinde saklanırdı. Şimdi ise sadece aklımdaki anılarımı saklamaya çalışıyorum. Artık ne o aşk kokan mektuplar var, ne “müjde” diye gülümseyen postacılar, ne “ön tarafa doğru ilerleyelim beyler” diye bağıran biletçiler, ne de ayaktaki hanımlara kibarca yer veren erkekler.

Biz bütün güzellikleri 70’li yıllarda yaşayıp o yılların sonunda da tüm o güzelliklerle beraber İstanbul’u da yitirdik sanırım.

Çünkü 12 Eylül silindir gibi ezdi geçti her şeyi netekim!

Benim doğduğum, büyüdüğüm, yaşlandığım, anıları ile beslendiğim gerçek dünya yok artık. Havası kirlendi, suyu kirlendi, denizi kirlendi, insanı kirlendi.

Zamanında kızıp söylendiğim, aykırı bulduğum için tartıştığım, Eminönü’nde, Taksim’de Plymouth, Buick marka dolmuşların ince bıyıklı, briyantinli saçlı, rugan ayakkabılı kahyalarını bile özler hale geldim… Yazık!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çocuktum o zamanlar ama hiç unutamadım ki ben 70'li yılları. Sevgilerimle...

Özlem Akaydın 
 26.09.2008 20:19
Cevap :
70'li yıllarda çocuk olmak da ayrıcalıktı. En güzel çocuklukları o yıllarda çocuk olanlar yaşadı ve bitti. Şimdiki çocuklar teknolojinin tutsağı maalesef. Sevgiler...  26.09.2008 23:48
 

Sizden bilmediklerimi de öğrenerek birlikte acı bir Türk kahvesi içtim gibi. Elinize sağlık.

serifsoner 
 18.09.2008 16:20
Cevap :
Ne mutlu bana anılarım acı bir kahve tadında. Bir kahvenin kırk yıl hatırı olduğuna göre:))) Size afiyet şeker olsun...  18.09.2008 23:34
 

ve yaşantıların bu günkü gibi yansıtılması. Güzel ve anlamlıydı çalışmanız, teşekkürler....

Fahrettin Çitil 
 11.09.2008 14:02
Cevap :
Ben teşekkür ederim yorumunuz için. Yaşantıları bugünmüş gibi anlatarak bir nebze avunuyoruz işte. Saygılar...  12.09.2008 18:45
 

Zevkle okudum, elinize saglik, ESKi insanlar, ESKI sohbetler, ESKI asklar, ESKI kasar peyniri, ESKi sucuklar, ESKi sarkilar, ESKI komsuluklar, ah ah ESKI ramazanlar, ESKI iftar sofralari, ESKI dostluklar, ESKI bayramlar, ESKI Lunaparklar, vs..... bazi alanlarda toplumsal manevi degerlerin yitip gitmesi sonucu hayatimda her zaman hosuma giden bircok atasozunden sadece 2 adetini paylasirken biraz daha nostalji yasamak isterseniz benim "galerilerime" buyurunuz, korkmayin giris bedava )).. saglicakla kaliniz, cok selamlar.. .... Ne ekilirse o bicilir.... .... Gelen GIDENI aratir... .......................................................... Makbule hanim sesleniyor bir ust kat komsusuna../ ayy nazife hanimcim bayramda kibrisa gidiyoruz// NAZIFE hanim/ ayy makbule gecen bayramda da antalyaya gitmistiniz yaa// Makbule hanim beyi ile yola cikar, ucak havalanir.. makbule hanim// ayy ayy bey sorma nerdeeee ESKI komsuluklar./// ))

PuPaYelken 
 09.09.2008 6:08
Cevap :
Katılımınız için teşekkürler. Yazdıklarınıza yorum olarak ben şöyle demek istiyorum. Eskinin tadı tatlı, yeninin tadı ekşi, bazende tuzlu hem de zehir gibi... Sevgiler...  09.09.2008 16:17
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 30
Toplam yorum
: 174
Toplam mesaj
: 48
Ort. okunma sayısı
: 2186
Kayıt tarihi
: 17.06.08
 
 

Hayat benim için herkesin iyi kötü rolünü oynamaya çalıştığı kocaman bir sahne. Ben de bu sa..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster