Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Kasım '08

 
Kategori
Müzik
Okunma Sayısı
9979
 

Anadolu halk türküleri-Urfa türküleri

Anadolu halk türküleri-Urfa türküleri
 

urfa türküleri


Tarihi dokusu, rengarenk kıyafetler içindeki alımlı kızları, sıcacık misafirperverliği ve insanı saran manevi havasıyla mübarek bir şehir Şanlıurfa. Binlerce yıllık tarihe, çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış derin bir kültür ve folklorik zenginliğe sahip, buram buram tarih kokan sıcacık bir şehir. Bu sıcaklığın nedeni, iklimi kadar insanlarının misafirperverliği de... Şanlıurfa’da nerede olursanız olun Harran’ın uçsuz bucaksız yeşilliği ve şehrin tarihi dokusuyla kuşatılıyorsunuz. Gündüzleri Hazreti İbrahim’in ateşe atıldığı ‘Balıklı Göl’de dilekler tutan insanlar, geceleri Urfa türkülerinin yankılandığı ‘Sıra Geceleri’nde eğleniyorlar…

Kebap kokusunun Fırat’ın sesiyle raks ettiği Şanlıurfa, sokakları, esnafı, kadınları, ihtiyarları ile rengarenk bir şehir. Bu renk cümbüşünün, bu görsel ziyafetin Ortadoğu kültürünün vazgeçilmez bir öğesi olduğu daha ilk bakışta anlaşılıyor. Yöre insanı, sıcak olduğu kadar ileri görüşlü ve anlayışlı da... Gözlerindeki sürmeden başka hiçbir süsü olmayan, duru güzellikleri ile baş döndüren, allı pullu yöre kıyafetleri içindeki güzel kadınlar, şehrin içinde gezdikleri her mekana güzellik katıyor...

Şanlıurfa’nın tarihi ilçesi Harran, dünyanın ilk üniversitesinin kurulduğu yer. Üniversitenin yanı sıra, insanların dilek tutup ziyaret ettiği Balıklı Göl de çok eski bir geçmişe sahip... Rivayete göre, binlerce yıl önce Hazreti İbrahim, Balıklı Göl’de yakılmak istenmiş. Bir sürü odun üst üste yığılıp çok büyük bir ateş yakılmış ve İbrahim Peygamber ateşe atıldığı sırada alevler suya, odunlar da balığa dönüşmüş. Milattan önce 1000’li yıllarda geçtiği söylenen bu olaydan beri Balıklı Göl, derdine deva, hastalığına şifa arayanların umut kapısı. Yöre halkının yanı sıra çok sayıda yerli ve yabancı turist de burada Nasreddin Hoca misali ‘Ya tutarsa’ deyip dilek tutuyor, kutsal balıklara yem atıyor...

Binlerce yıllık tarihsel geçmişi olan, sayısız medeniyete ev sahipliği yapan bu şehrin folklorik zenginliğinde müziğin yeri, yadsınamayacak kadar önemli... Şanlıurfa’nın tarihinde müziğin geçmişi, milattan önceki dönemlere kadar uzanmakta. Yerleşim merkezi olarak 8000 yıllık bir tarihe sahip olan Şanlıurfa, müzik tarihi yönünden de aynı tarihlere kadar uzanan bir seyir takip etmektedir. Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesi Kantara Köyü’nde yapılan Nevalaçori kazılarında bulunan bir kaya parçasında, milattan önce 7 bin tarihine, yani Neolitik çağ-Cilalı Taş Devri’ne ait bir kap parçası üzerinde dans eden bir sahne görüntüsüne rastlanmıştır. Yine, Titriş kazılarından elde edilen, Milattan önce 3 ila 5 bin yıllarına yani “İlk Tunç Çağı”na ait kireç taşından yapılmış, keman tipi, stilize edilmiş bir insan figürü bulunmuştur.

Şanlıurfa halk müziğinde sözü edilecek kişiliklerden ilki, Miladi 168-222 yılları arasında yaşamış olan Bar Daişan’dır. Kaynaklardan, Bar Daişan’ın eğitim almak için Suruç’la Halep arasında bulunan Membiç şehrine geldiği anlaşılmaktadır. Bar Daişan, Süryanice Mabboğ adıyla tanınan bu şehirdeki, Hıristiyanlık öncesi din ve kültür merkezlerinden birinde yaptığı bilinmektedir. Bar Daişan, Süryani dilinde çok güzel mersiyeler yazıp besteleyerek, dönemin kiliselerinde dini ayin ve müziği birlikte kullanan ilk fikir ve sanat adamı olmuştur.

Miladi 789-857 yılları arasında yaşayan Zeriyab, bu bölgede yetişmiş önemli müzisyenlerden biridir. Uzun yıllar Şanlıurfa’da yaşayan Zeriyab, İspanya’nın Kordoba şehrinde Halife Abdurrahman'ın sarayına baş müzisyen olarak kabul edilmiştir. Zeriyab’ın Kordoba’da kurduğu konservatuar, Endülüs müziğinin temelini atmış, Arap ve İspanyol müziğini de etkilemiştir. Zeriyab’dan sonra İbrahim İbn Al-Mahedi, onun oğlu İshak Al-Mevsili ve torunu Hammad, Doğudan gelen müzik sanatını Arap ve İspanyol ülkelerinde ilerletmişlerdir. Şanlıurfa, 7.yüzyılın ortalarında halife Hazreti Ömer döneminde Araplar tarafından fethedilmiştir. Bu fetihle birlikte İslamiyet, Şanlıurfa müziğini etkilemeye başlamış, bugünkü müzik kültürünün ilk kıvılcımları olan “Dini Müzik”e kaynaklık etmiştir. Bu dönemi takip eden zaman içinde Şanlıurfa, Büyük Selçuklu İmparatorluğu sultanı Melikşah tarafından 1087’de fethedilmiştir. Selçuklu döneminde Türkler, müziğe Doğu’dan esinlenen yeni bir tavır ve nefes getirmiş, günümüzün halk ve sanat müziğinin temel taşlarını oluşturmuşlardır.

10.yüzyılda, “Urfalı” veya “Urfa’ya ait” anlamında, ince ve hazin bir le yapılan ayinleri ifade eden “Rehavi” makamı ortaya çıkmıştır. Ayrıca, Şanlıurfa’da “Urfa” makamı adıyla özgün bir makam da ortaya çıkmıştır. Mahalli bir makam olan “Kılıçlı Makamı”, “Rehavi” ve “Urfa” makamının Şanlıurfa’da doğmuş olması, tarih boyunca Şanlıurfa’da müzik kültürünün ne kadar önemli olduğunu göstermektedir... Tarihler 15. Yüzyılı gösterinceye kadar pek fazla gelişme gösteremeyen Şanlıurfa müziği, 1517’de şehrin Osmanlılar tarafından fethedilişinden sonra tekrar gelişmeye başlamıştır. 18.ve 19. yüzyılda, Osmanlı sarayında yetişmiş birçok müzisyenin Urfa’ya sürgün edilmesi , Şanlıurfa müziğine en parlak günlerini yaşatmıştır... Urfa musikisi, 20.yüzyılın başlarına gelindiğinde, bitmek tükenmek bilmeyen savaşların da etkisiyle duraklama dönemine girmiş, ancak bu duraklama uzun sürmemiş, Cumhuriyet’le birlikte tekrar eski canlılığını kazanmıştır

...

Urfa musikisinde müzik ve makam geleneği çok önemli bir yer tutmaktadır. Şanlıurfalı için müzik, vazgeçilmesi mümkün olmayan bir ihtiyaç, bir yaşam tarzıdır adeta. Şanlıurfalı, düğün, kına ve Asbap Geceleri’nde, bayramlarında, Sıra Geceleri’nde, cenazesinde, taziyelerinde, kısaca yaşamının her döneminde, müziği baş tacı etmektedir. Kentte, kazancı, keçeci, kalaycı gibi her esnafın kendine özgü bir hoyrat söyleyiş tarzı vardır. Yedisinden yetmişine hemen hemen her Şanlıurfalı, müzik toplantılarına katılarak türkü, şarkı, gazel ve hoyrat söyleyebilir. Şanlıurfalının müzik yaşamı, geçmişin kesin çizgilerini taşıyan, kalıcı, sanatkarlık isteyen bir yapıya sahiptir. Bu yapının temel taşı ise, sistemli müzik icrası demek olan “makam geleneği”dir. Bu gelenek o kadar önemlidir ki, bir sanatçının değeri, makam bilmesi ve bildiği makamı layıkıyla icra edebilmesi ile ölçülür.

Ezgiler, çoğu zaman türkünün sözlerinden daha etkiyici, daha akılda kalıcı özellikler taşır. Bu nedenle de, bir türkünün halkın beğenisini kazanmasında beste, çok önemli rol oynar. Türkü, duygu ve düşünce yönünden halkı ne kadar ilgilendirirse, o kadar sevilir, ağızdan ağza dolaşmaya başlar. Halk, türkünün bestekarının izlerini zamanla siler, türküyü daha bir güzelleştirir, değişikliklere uğratır. Böylece türkü, halkın malı yani anonim olarak, yaşama gücünü artırmış olur. Anadolu’da türkü yakanların büyük çoğunluğu, halk şiiri ve müziğiyle dolu, çok geniş bir türkü hafızası olan, güzel li kimselerdir. Bu sanatkar kişiler, bir olayı, duyguyu, bizzat yaşamış veya en ince ayrıntısına kadar ruhunun derinliklerinde hissetmiş, hafızasındaki şiir ve ezgiler yardımıyla bestelemiş, türkü haline getirmişlerdir...

Yöre türkülerine sanatsal açıdan bakıldığında, diğer yörelerden farklı olarak, sanat kurallarına daha bağlı oldukları görülür. Klasik Türk Müziği’ndeki bir çok makamın, Şanlıurfa musikisinde de olması, buna çok güzel bir örnektir. Urfa musikisinde hemen hemen her türkünün bir makamı vardır ve türkü, bu makamın seyri içinde lendirilir. Müzik meclislerinde bulunup da kendisinde türkü söyleme yeteneği olan bir Şanlıurfalının, o an içinde bulunduğu ruh haliyle, herhangi bir makam geçilirken, aynı makamda doğaçlama yeni bir türküyü dile getirdiği de görülür. Meşhur “Çay içinde adalar” türküsü de böyle bir ortamda doğmuştur.

Müzik, Şanlıurfalının en önemli hayat bağlarından biridir. Bu nedenle de kafası, ruhu, gönlü müzik aşkı ile doludur. Yöre insanı, ifade etmekte zorlandığı bütün duygularını, coşkusunu, sevincini, kederini, yasını, türkülere dökmüş, dertlerine dermanı türkülerde aramıştır;

Ağlama yar ağlama

Mavi yazma bağlama

Giderem tez gelirem

Ele gönül bağlama


Eyledir yar eyledir

Gerdan altı yayladır

Almış yari dizine

Hem öper hem söyledir.

...

Kimi zaman aşkın doruk noktasında sevgiliye yakılan bir uzun hava ile kusurunu bile kabullenir Urfalı;

Küsme dilber barışalım

Her kabahat bendedir

Her kabahat bende ise

Ela gözler sendedir.

...

Sevilen, saygı duyulan bir yiğidin öldürülüşü üzerine söylenmiş en yanık türküleri, gene Şanlıurfalının ağzından duyarsınız;

Mezarım üstüne gülü ektiler

Yeni gelin kimin kefen diktiler

Bütün ahbaplarım boyun büktüler

Nen eyle Zekim nen eyle

Cenazem geçiyor sen şivan eyle.

...

Bütün bunların yanında Urfa türküleri, gurbet, ayrılık ve hasreti en yoğun biçimde hissettirir;

Çadır kurdum gurbet elin düzüne

Hasret kaldım ana baba yüzüne

Baş koymadım nazlı yarin düzüne

Kardaş kah gidelim sılaya doğru

Kardaş kah gidelim Urfa’ya doğru

...

Şanlıurfalı, mayası doğuştan kahramanlıkla, yiğitlikle yoğrulmuş kişi demektir bir bakıma. O, özgürlük ve vatan sevgisi için fedakarlıktan kaçınmayan, bağrı yanık Anadolu insanına çok güzel bir örnektir. Şanlıurfa türkülerinde bu kahramanlığı, korku bilmezliği de görebiliriz;

Kolumu salladım toplar oynadı

Kara taş içinde asker kaynadı

Yaşasın Urfalılar teslim olmadı

Di yeri yeri kumandanlar yeri

Askerlerin gidiyor dönmüyor geri

Şanlıurfalı, “Kolumu salladım” adlı türkü de olduğu gibi kimi zaman da tarihi bir olayı yüklemiştir dizelerine. Bu türküde, 1920 yılındaki Urfa’nın düşman işgalinden kurtuluşu işlenirken, başka bir türküde ise, “93 Harbi” de denilen 1878’deki Osmanlı-Rus Savaşı’ndan izler görülmektedir;

Ordumuz getti Muş’a dayandı

Daşı toprağı kana boyandı

Bitlis’i gördüm yüreğim yandı

Ağlama aney belki gelirem

Ölüm olmazsa belki gelirem.

...

Şanlıurfa’da türküler ve uzun havalar, çeşitli yer ve zamanlarda söylene, söylene halkın günlük yaşantısına girmiştir. Halk yaşantısının her anında türkü ve uzun hava vardır denilebilir. Türküler ve uzun havalar, çeşitli arkadaş toplantılarında, düğün, kına gecesi gibi törenlerde söylenir.

Şanlıurfa’da eskiden gelini ayağıyla veya atla müzik grubu eşliğinde getirirlerdi. Bu getirme esnasında her sokak başında bir fasıl yapılır, hoyrat okuyucuları köşe başlarında birer hoyrat okuyarak düğün alayını şenlendirirlerdi. Yine avlulu evlerde yapılan mahalli düğünlerde özellikle “Dörtlü Değnek Oyunu”nun bir bölümünde oyuncular oyunu durdurur ve en güzel hoyrat okuyanın başına mendil koyar, hoyratçı zurna eşliğinde en yanık hoyratını okurlardı. O esnada evin damından erkek düğününü seyreden kadınlar zılgıt çalarak karşılık verirler, böylece düğün daha bir şenlenir, oyuncular daha bir coşkuyla oyunlarını bitirirlerdi... Günümüzde de, Şanlıurfa’nın bu güzel, eğlenceli düğünlerine rastlamak mümkündür.

...

Şanlıurfalıların türkü okuma merakı, el sanatları ile uğraşan zanaatkarlar arasında da çok yaygındır. Çulhacı, Dabbağ yani derici, Tenekeci, Kazancı gibi meslekleri icra edenler, hem çalışır, hem de bir yandan türküler, hoyratlar mırıldanırlar. Simitçi bile kafasındaki simit tezgahına aldırmadan türküsünü söyler. Bahçeci, bahçesini çapalarken bir yanık türkü ve hoyrat söylemeden edemez. Havasından mı, suyundan mı, yoksa binlerce yıllık yemek kültürü, özellikle de çiğ köfteden midir bilinmez, her zaman çok güzel e sahip olmuştur Urfalılar... Ama bilinen bir şey var ki, Şanlıurfa müzik kültürünün bu kadar köklü oluşunda, “Sıra Gecesi, Dağ Yatıları, Asbap Geceleri gibi ortamların varlığı, müziğe ve müzisyenlere değer verilmesinin etkisi büyüktür.

...

Bildiğiniz gibi birbirine coğrafi açıdan yakın olan toplumlarda, örf, adet, gelenek, folklor gibi kültürel değerlerin etkileşim içinde oldukları görülür. Bu yönüyle Şanlıurfa halk müziği de, Elazığ, Diyarbakır, Kerkük ve Halep türküleriyle makam ve ezgi zenginliği açısından sürekli bir etkileşim içerisinde olmuştur. Arap dünyasında en yaygın kullanılan makamın “Urfa Divan Makamı” olması, “Şark Bülbülü” sıfatıyla bilinen Diyarbakırlı sanatçı Celal Güzel’in bir çok Şanlıurfa türküsünü okuması, bu etkileşimin en güzel örnekleridir.

Şanlıurfa’da müzik kültürünün doğuşundan bugüne kadar yüzlerce müzisyen yetişmiş ve Şanlıurfa’nın müzik kültürünü geçmişten günümüze taşımışlardır. Günümüzde de bu kültürü yaşatıp, gelecek kuşaklara aktaracak yüzlerce gönüllü bulunmaktadır. Müzik geleneğinin çok yaygın olduğu ve bir çok kişinin amatör veya profesyonel olarak müzikle uğraştığı Şanlıurfa’da yetişip meşhur olmuş sanatçılar arasında kimler yok ki?.. Araştırmacı ve kaynak kişi Tenekeci Mahmut Güzelgöz, sanatçısı İbrahim Tatlı, Osman Bengisu, Kazancı Bedih Yoluk ilk akla gelenler... Ve tabi ki isimlerini burada sayamadığımız yüzlerce emektar sanatçılar...

...

Sizlere gerek ezgileri, gerekse sözleriyle halk kültürümüzün en zengin, sanat yönünden de en seviyeli ürünlerinden olan Şanlıurfa türküleri hakkında bilgiler vermeye çalıştım. Binlerce yıllık tarihe, çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış derin bir kültür ve folklorik zenginliğe sahip Şanlıurfa ve türkülerinin, ebediyete kadar canlılığını korumasını umuyoruz... Her gününüzün türkü güzelliğinde geçmesini diliyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Nasıl derin bir gözlem araştırma. Bazen böylesi blogları çok geç okuduğum için üzülüyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.. selam ve saygılar.

Ezgi Umut 
 13.01.2009 17:22
 

vardı, çok güzel bağlama çağlar ve Urfa türküleri söylerdi...(yanlış anlaşılmasın) "Urfa'nın eşekleri bile nameli anırır" derdi:)))...gerçekten de Urfa'nın müzik kültürü çok derin...tabi yemekleri de öyle:)...sevgiler

BrnUzr 
 26.11.2008 23:04
Cevap :
İlginize teşekkürler. Başarılar selamlar  26.11.2008 23:22
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 23
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 2187
Kayıt tarihi
: 23.11.08
 
 

1975 Samsun doğumluyum. Mimar Sinan Ünv. Sosyoloji bölümünü bitirdim. Aynı alanda master yaptım. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster