Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Mart '09

 
Kategori
Dünya Kadınlar Günü
Okunma Sayısı
6786
 

Dünya Kadınlar Günü

Dünya Kadınlar Günü
 

Dünyada yapılabilir her şey kadının eseridir.


8 Mart 1857 yılında New York'da polisin binlerce işçi kadının grevini kırmak için saldırmasıyla çıkan yangında ölen 129 kadın işçinin anısına 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olarak kabul görmüştür. 8 Mart, 1910 yılında, 2. Uluslararası Kadınlar Kongresi'nde Clara Zetkin'in önerisiyle, "Dünya Kadınlar Günü" olarak kabul edildi. 1975 yılında Birleşmiş Milletler Kurulu'nda tüm dünyada kutlanmak üzere bu tarih "Dünya Kadınlar Günü" olarak resmen kabul edilmiştir.

Tabi ki artık acıklı bir olayı anmaktan öte bir maksada hizmet etsin diye kutlanmaktadır. Bu kutlamaların özünde kadının erkekle birlikte eşitlik ve özgürlük ilkelerine dayalı dengeli bir yaşam paylaşımı esas alınır. Kadının erkek baskısıyla tarihsel ezilmişliğinden dolayı bu gün erkeğe saldırı fırsatı olarak da kullanılır. Aslında yapılması gereken hem kadına hem erkeğe bu dünyayı birlikte şenlendirme bilincini dank ettirmek olmalıdır. Buna rağmen bu günü erkeğe kafa tutma, toplumsal bir çatışma ve gerginlik bahanesi yapanlar, doğrudan kadınlarla ilgili olmayan siyasete araç edenler çıkmaktadır. 

8 Mart Kadın Platformu daha 20 Şubat'ta bildiri yayınlarına başladı bile. Ana tema, "Biz Kadınlar Erkek Egemen Kapitalist Sisteme Karşı Direniyoruz"... Sorun sanki kapitalist sistemin kadın egemenliğinde olmayışı gibi bir algılama veriyor bu başlık bana. Sanki kapitalist sistem kadın egemenliğine geçerse dünyada kadın olmak sorun olmaktan çıkacak. Sanki kapitalist kadınların kadın olma sorunları yokmuş gibi... Ayrıca bu mantıkla yürünürse, "dünya (emekçi) kadınlar günü" yerine, gün gelir kadın egemen kapitalist sisteme karşı "dünya (emekçi) erkekler günü" kutlanmaya başlar.

"Biz kadınlar anadilimizde baskıya uğramadan konuşmak ve eğitim görmek istiyoruz." diye bağırıyorlar. Peki bunun 8 Mart ile bağlantısı ne olabilir? Ya buna ne demeli? "Ortadoğu ve Türkiye'de askeri operasyonların sonlandırılmasını, Kürtlerin kimliğinin ve demokratik taleplerinin tanınmasını istiyoruz." "Yerel yönetimlerde erkek egemen siyasetini değiştireceğiz" diyorlar. Buyurun efendim, aday olun, seçilin ve "kadın egemen" bir siyasetle gelin siz yönetin... Elinizi ve aklınızı tutan mı var? Yalnız unutmayın ki, "Direniyoruz, kararlıyız, 8 Mart'ta yine sokaklarda olacağız" demekle olmuyor bu işler. Sabırla, azimle, demokratik örgütlenmeyle ve de en önemlisi aranıza erkekleri de katarak olacak işler bunlar. Erkek düşmanlığıyla kadın hakları ilerletilmez.

Yani şimdi kadını göklere uçuran havalı bir "kadınlar gününüz kutlu olsun" yazısı yazsam, bir de kırmızı gül resmi koysam, "siz olmadan hayat ne bayat olurdu" gibisinden bir ayar çeksem hoşunuza gider miydi? Yoksa erkek olduğum için düşmanın taciz atışı mı sayardınız? Kırmızıyı geçtim, beyaz gül daha güvenli gider. Ben gene de risk alarak kadını yücelten bir şiir çalışmamı Dünya Kadınlar Günü'ne hediye edeceğim. 

1934 yılında Türk kadını, birçok dünya ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkına sahip oldu. Bugün zorunlu askerlik dışında hangi yasa kadına sen kadınsın geri dur diyor? Kadınlarımız bugüne kadar vali, rektör, pilot, kaptan, subay, vekil, hatta başbakan bile oldular... Eeee ? Bu sefer ki Dünya Kadınlar Günü'nde olsun Türk kadınını erkekten aşağı değerde gösteren ifadelerden kaçınalım. Eşitlik resmi bir kavram olarak zaten var olan bir şey. Varsa eksik kalmış bazı ayrıntı düzeltmeleri onları gündeme getirmeli. Yuvarlak laflarla nutuk atıp geçmeyelim. 

Ha, dersiniz ki bazı kadınlar bu hakları şu ve bu nedenlerden dolayı alamıyor, hah işte sorun budur. Kadınlar Günü, haklarını kullanmayı bilmeyen kadınlarımıza onları kullanma yollarını öğretmek için bir canlanma günü olsun. Bırakın bir yanı kadın olan erkekler de size yardımcı olsunlar. 

"Adem'le Havva'dan beri kadın erkek didişmesi vardır" derler. "Bu işin sonu gelmez" derler. "Kadınla erkeğin arasına giren ezilir" derler. "Böyle gelmiş böyle gider; erkek dediğin hem sever hem döver" bile derler. Özellikle de kadınlar erkeğin arkasında kalmalarına böyle avuntumsu kader uydururlar. Oysa kadın dediğin, insan için ne kadar hak hukuk ve özgürlük varsa yeri geldiğinde hepsinden faydalanma hakkını kadınlık onurundan saymalıdır... 

Ne yazık ki yasal engel olmayışına rağmen, hatta bazı konularda kadına olumlu ayrımcılık yapılmasına rağmen, bizim toplumsal bilincimizde kadının bir erkek gibi hayata dalmasına engel olan tutucu bir zihniyet yerleşmiştir. Gençlerde bile bu zihniyet aşılabilmiş değildir. 

Geçen yıllardan birinde Vatan Gazetesi'nde yayınlanan bir araştırmadan alıntılarım var: 

Gençlerin yüzde 90.6'sı dayak yiyen kadına yardım edilmesi gerektiğini belirtiyor. Ancak bunların dörtte üçü, "kadını yaralamayacak kadar döven erkek ceza almasın" diyor. 

Araştırmada gençlerin çoğundan alınan çarpıcı yanıtlardan bazıları şöyle: 

* Cinsel açıdan güven vermeyen kadınlar dayak yemeyi hak eder.
* Kadın arkadaşları önünde kocasını aşağılarsa koca dövebilir.
* Çoğu kadın kocası tarafından içten içe dayak yemeyi arzular.” 

Bazı kadınların, “Erkeğimdir hem sever hem döver; hak etmişimdir; hele ki, dayak üstüne bir sevişiyoruz sorma” böbürlenmesi karşısında, "oh olsun!" diyor ve bildiğimi yazmayı sürdürüyorum. 

Aslında kadına saygı bakımından en ileri kültürlerden biri Türk kültürüdür. Artık göçebelikten midir tam bilmem, ama Yörüklerde kadın çok saygı görür. Bu bakımdan kökende Türk kültürü öyle gösterildiği gibi kadını ezen bir kültür değildir... Ülkemizde kadını ezen kültürlerin Türklük kökeninden gelmediğini veya başka kültürlerin etkisiyle kendine yabancılaşmış olduğunu söylemek daha doğruya kaçar. 

Tanrıların çok, insanların az olduğu eskimiş zamanlarda sanılır ki kadın el üstünde tutulurdu. Bu zamanların kadın tanrıları, kadın savaşçıları, kraliçeleri ve hatta kadın firavunları sanki kadının hak ettiği yere yüceltildiği sanısı vermektedir. 

Çok tanrılı inanç toplumlarında şimdi durum nasıldır bilmiyorum; ancak tanrıçaların ve kraliçelerin çokluğu kadına saygı ve değer verildiği anlamı taşımıyordu. Eski Arap toplumlarında putların bir kısmı dişi olmasına rağmen kız çocukları bir utanç kaynağı olarak görülür, hatta ilk çocuk kız doğarsa kurban niyetine diri diri toprağa gömülürdü. 

Gene tanrıçalarıyla ünlü antik Yunan toplumu kadını aşağılamasıyla ünlüdür. Kadınlar erkeklere benzeyebilmek için memeleri irileşmesin diye göğüslerini mengene gibi sıkan özel korseler giyerek işkence gibi önlemler alırlarmış. Kadın adet gördüğünde lanetlenmiş gibi ormana kaçarmış. 

Olaya dinler açısından bakınca, tek tanrılı dinlerde kadın hepten de alçaltılmıştır. Ancak bu sadece dinsel alana sıkışıp kalmıştır. İnançları bireysel özgürlük hakkıyla sınırlı tutmaya çalışarak ilerleyen demokratik uygarlık, kadına hak ettiği insani saygı ve değerin hemen tamına yakın kısmını vermektedir. 

Ülkemiz kadınları Cumhuriyet ilkelerinin koruyucu şemsiyesi altında kendilerini geliştirmektedirler. Türkiye'de kadınların bir kesimi, kadını erkek cinsel güdüsüne hizmet eden ve çocuk doğuran bir köle sayan zihniyeti alt edip özgürleşmek için çabalarken, bir kesimi de cenneti vaat eden dinsel baskının ve ölüme götüren törelerin elinde erkeğe köle olmayı kadınlığın namusu saymaktadır. İki kesim de tuhaf bir biçimde Cumhuriyet'in demokratikleşme arzusuna sığınarak kendisini biçimlendirmektedir. Kadınlarımızın bazıları Faslı, hatta az birazı Afgan kadını gibi olmak istemekteler. Ve bunu bireysel bir seçim özgürlüğüymüş gibi yutturmaya çalışan aydınlar ve siyasetçiler bu kadınlardan daha ürkütücüdür. Çarşaf ve burka bir giysi değildir. Bunlar kadının başına geçirilen karanlık zindanlardır. (Faslı kadınlar toplumsal bir seçimle, (referandum ile) çarşafı kendilerine ev dışı giysi olarak seçmişlerdir. Afgan kadınları ise şeriat dayatmasıyla burka içinde hiç güneş görmeden dolaşırlar; o kadar ki burkalı Afgan kadınlarında erken yaşta kemik erimesi başlar) 

Hz. Musa'nın dini Musevilik veya Yahudilik dişi tanrıların bulunmadığı ilk dindir; -(kitabı: Tevrat, Eski Ahit) Tanrı erkeği kendi suretine benzeterek, kadını ise onun kaburga kemiklerinden birinden yarattığı anda eşitsizlik başlıyor zaten. Kadının yaratılma gerekçesi bile onur kırıcı: Adem, hayvanlar arasında kendisine uygun bir yardımcı bulamadığı için Tanrı ona hizmet etsin diye kadını yaratır. 

Havva, yasak meyveyi yediği zaman, Allah onunla şöyle konuşuyor: 

"Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım, ağrı ile evlat doğuracaksın ve arzun kocana olacak, o da sana egemen olacaktır." (Tekvin).... Daha en başında kadın erkeğin güdümüne verilmiştir. 

Aziz Pavlus, Korintoslulara 1.Mektup'ta şöyle sesleniyor: 

"... Her kadının başı erkek, her erkeğin başı Mesih; ve Mesih'in başı Allah'tır." 

Bir alt kademede Aziz Augistinus tarafından bunun yorumu da şöyle yapılmıştır: 

"Erkek, sen efendisin, kadın senin kölendir. Tanrı böyle istedi." 

"Erkekler kadınlar üzerinde egemendirler. İtaat dairesinden çıkmalarından korktuğunuz kadınlara nasihat edin, yatağınızı ayırın, hafifçe dövün..." (Nisa, 54) 

"Erkeklerin hakkı, onlardan bir derece fazladır." (Bakara, 228) 

"Kadınlarınız, çocuk yetiştiren ekin tarlalarınızdır. Tarlanızı istediğiniz gibi kullanınız." (Bakara, 228) 

Aslında Kur'an'da diğer dinlere kıyasla kadınların lehine olan birçok ayet vardır; ancak Tanrı'nın bu son kıyağı, kadının erkek tarafından kollanıp gözetilmesi gereken narin bir emanet olduğundan ileri geçmez. Aslında tanrı seçkin kulu erkeği, "kadına iyi davran ki ondan beklediğin hizmetin zevkini çıkarabilesin" iltifatıyla ödüllendirmektedir. 

Burada az biraz dalıp düşünüyorum; düşünürken tek tanrılı dinleri erkek dinleri diye düşündüğümü fark ediyorum. O kadar ki tanrı bile bir erkek simasıyla görüntüme giriyor. Peygamberlerin hepsi erkek; Hz. İsa Tanrı'nın oğlu sayılır. Hz. İsa'nın anası Hz. Meryem'dir. Hz. Meryem bir kadındır. Tanrı'nın çocuğunu doğuran kadın!! Buna rağmen kilisede kadının hükmü sökmez; tıpkı cami ve sinagoglarda olduğu gibidir. Kadın papaz, kadın imam, kadın haham yoktur. 

Kısacası tek tanrılı dinlerde, kadının erkeğe en yakın durduğu İslamiyet'te bile erkeğin egemenliğini boyunduruk eden kadın en iyi kadındır. Demokratik Cumhuriyet'in orta direği laiklik ilkesi, din ve inancın Türkiye'de kadını zihnen, kalben ve bedenen kapatan resmi bir baskı unsuru olmasını önlemiştir. Özgürleşme ve erkekle aynı düzeyde yürüme bağlamında, gelenek ve göreneklerimiz, aile ve mahalle baskısı kadınlarımızı aslında din ve inanç baskısından daha çok zorlamaktadır. 

Filozoflar bile kadınlara saldırmışlardır. Erasmus'a göre kadın, bir hayvan, açıkça deli ve saçma bir hayvandır. Platon da kadın düşmanıdır, Nietzsche de... 

"Dünyada, bir kadından daha beter bir şey olamaz, tabi ki başka bir kadın hariç." (Aristophanes) 

***

Kadın evrenin en anlamlı yaratımıdır; sadece erkeğin bir karşı cinsi olmaktan ötede gizemli bir havası da vardır. Bana göre kadın sanki evrenin sonsuz güzelliğini açmaya hazırlanan gizli bir bahçedir... Bu yüzden bence kadın erkek eşit olmamalı; kadınlar erkeklere hükmetmeli... Belki o zaman yeryüzünde cennetin tamamı kurulabilir. Unutmayalım ki erkek milleti insanlığın yarısı bile etmez... Acaba erkek olduğum için kadına iltifat olsun diye mi böyle hissetmekteyim? Hissiyatım iltifata kaçsa bile, aklım "kadınsız cennet olmaz" diyor.... 

Tüm dünya kadınları için, Muğla’lı Şair Nail V. Çakırhan'ın "Kadın Telakkisi" adlı şiirinden esinlenimle ben de "Kadın Çiçeğim" adlı bir şiir yaptım. 

Gönlümde açan kadın çiçekleri...

KADIN ÇİÇEĞİM

Soğuk kış geceleri
Isınmak için değil kadın
Hiç değil oynatmak için
Zilli mi zilli dansöz gibi;
 
Isıtmak içindir kadın
Ellerini yalnızlığın;
 
Kimine hamur yoğuran
Kimine çocuk doğuran
Kimine namustur kadın;
 
Kim ne derse desin
O benim ellerim
O benim fenerim
Gönlümün kapısı
Ruhumun kanadı
Yoluma yoldaş
Hayata paydaş olur kadın…
 
Onlar mangal yürekli melekler
Cenneti dünyaya ilmikler
En paspalları bile çok özeller
Aşkın büyüsü pırlanta gözler
Yıldızların hepsinden güzeller;
 
Anamız bacımız kızımız
Can dostu arkadaşımız
Ebedi aşkımız
Kaderin işaret parmağıdır kadın…
 
Çiçek bezeli ayaklarıyla
Cenneti açtığı için,
Kahve kokulu elleri
Huzur sunduğu için,
Koynundaki erkek
Sütündeki insan için
Şükran!
Kadına şükran!
Her gün onunla dirilen aşktan
Binlerce şükran…
 
(M. Soyek) 

Kadınlar çiçektir; doğru da, yazık ki saksıda yetişmiyorlar; seven bir kalpte aşk şefkatiyle çiçek açtırabilen erkek istiyorlar… 


İş edebiyata kalınca kadını yere göğe sığdıramıyoruz maşallah; göğün yarısı kadının yarısı da tanrınındır demekle olmuyor. Hatta, "yerin toprağı kadınsa yağmuru erkek olsun" gibi sözde masum uzlaştırıcı görünen, fakat özünde muhtaçlık çağrıştıran önerileri de geçmeliyiz artık. Kadın her şey olsun; çünkü kadın o her şeyden hak eden erkeğe her şeyini verecek kadar asildir. Ancak, bu demek değildir ki kadının asil merhametine sığınan erkek de yan gelip yatsın. Zaten hangi kadın böyle bir erkeğin hizmetçisi olmak ister ki? Aslında bırakalım kadınları kendi hallerine, onlar erkeklerden daha iyi bilirler ne ve nasıl olacaklarını... Sadece bırakalım erkeğin bastığı yere kadın da onuru ve yeteneği taciz edilmeden basabilsin... 

Tüm kadınlarımızın bütün günleri bu özel günde hatırlandıklarından bile daha güzel geçsin.... 

Muharrem Soyek
****
Buraya son söz olarak, kadınlarımızın insanlık onuruyla birlikte erkeklere denk bir düzeyde var olma çabalarını gururlandıracak örnek bir Türk kadını hakkında Ulaş Ak'ın sözlerini ekliyorum: 

AFİFE JALE 

"22 Nisan 1919... İstanbul işgal altında... Vatanın tamamı işgal altında... Musafa Kemal’in Samsun’a çıkmasına yirmi yedi gün var daha... Bir ulus (kendini) arıyor... (Bir ulus, kendini yalnızca silahların gölgesinde bulamaz? ) 

22 Nisan 1919, Afife Jale, işgal altında İstanbul’da, müslüman kadının sahneye çıkması yasak olan bir ülkede, Kadıköy’de, Apollon Tiyatrosu’nda sahneye çıkıyor... Bir kadın, Mustafa Kemal’den önce tutuşturuyor toplumsal değişim ateşini... Zaptiyeler, olayı duyar duymaz tiyatroyu basıyor. Darülbedayi yöneticileri sorgulanıp, uyarılıyor... 

Afife Jale o gece yaşadığı duyguyu şöyle anlatıyor...
"Hayatımda mesut olduğum ilk gece... Sanatın, ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içinde idim. Oyunda güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi... Orada taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım... Alkış, alkış, alkış... Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler... Muharrir Hüseyin Suat bey, kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdurdu; alnımdan öptü: "Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin." dedi” 

Afife Jale o geceden sonra zaptiyelerin tehditlerine aldırmadan, sahneye çıkmaya devam etti... Fakat sahneye çıktığı her defasında tiyatro baskınlara uğradı... Afife Jale her defasında arkadaşları tarafından bir yerlerden kaçırıldı... 

Ne var ki, takip sonucu günün birinde sokakta yakalanacak ve götürüldüğü karakolda yapılan sorguda, zaptiye amiri; “Dinini, milliyetini unutan sen misin?” diyerek hırpalayacaktır Afife Jale’yi...
Dahası kendi ailesi, öz babası “Sen artık fahişe oldun” diyerek Afife’yi evden atacaktır... 

Ulusun kurtuluşu için Samsuna çıkan Mustafa Kemal, İstanbul Saray yönetimi tarafından askerlikten atılıp, idam cezasına çarptırılırken, kadının varoluş savaşında büyük bir devrim ruhuyla sahneye çıkan Afife Jale, fahişelikle suçlanıyordu... 

Afife Jale, yaşadığı tüm acılara direnerek, karanlık kafaların saldırılarına göğüs gerdi. Sonunda kazandı... Sonunda Mustafa Kemal de kazandı... Ve, 1923’te Mustafa Kemal’in önderliğinde, yeni meclisin çıkardığı yasa ile, Müslüman kadınlar sahnede ve sanatın her alanında olma özgürlüğüne kavuştu... 

Afife Jale’nin ömrü acılarla geçti... Yaşadığı büyük buhranların ortasında, büyük aşklar da yaşadı... Selahattin Pınar’la yaşadığı aşk dillere destandır... Ünlü bestekar; “Nereden Sevdim O Zalim Kadını” gibi bir çok eserini Afife Jale’ye yapmıştır... 

Bir yazımda kadınımızın içinden bir Lady Godiva çıkmamasından yakınmış ve kadınlarımızın kişisel varoluş ruhundan yoksun oluşundan şikayet etmiştim... Sonra, Afife Jale geldi aklıma... Özellikle bu günün kadınına anlatılması gereken yaşamıyla, Afife Jale’yi hatırlamanın ne kadar önemli olduğunun farkına vardım... Ve bir film projesi olarak Afife Jale’nin hayatı üzerine senaryo çalışmasına başladım... 

Senaryoyu çalışırken, seksen beş yıl öncesinin İstanbul’u ile bugünün İstanbul’unu ve seksen beş yıl öncesinin kadını ile bugünün kadınını buluşturup kucaklaştırmak istiyorum...
Ve cevabını bugünün kadınlarına bıraktığım sorular sıralanıyor yine ardı ardına aklımda... " 

***

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 656
Toplam yorum
: 2614
Toplam mesaj
: 236
Ort. okunma sayısı
: 750
Kayıt tarihi
: 04.08.08
 
 

Parasız yatılı Darüşşafaka Özel Lisesi'nde iki yılı hazırlık sınıfı olmak üzere yedi buçuk yıl ok..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster