Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Temmuz '09

 
Kategori
Müzik
Okunma Sayısı
41991
 

Orta Çağ'da müzik

Orta Çağ'da müzik
 

Ortaçağ, Hıristiyanlığın gelişme yıllarından, XV. yy başlarına dek etkisini sürdüren, geniş bir dönemi kapsar. Bu dönemin Karanlık Çağ olarak da anılmasının nedeni, kilisenin bağnaz egemenliğinde, dünyasal zevklerden yoksun bırakılmış, araştırma, keşfetme, kendini ve çevresini tanıma özgürlüğü elinden alınmış, insanın yalnız ölümden sonrasına hazırlık yapması gereken kutsal bir ortama güdümlenmiş olmasıdır. Ortaçağ, bin yıldan fazla bir süre içinde Antik Çağ ile Rönesans arasına girmiş ve müziğin sürekliliğini kesmiştir.

Hıristiyan Katolik Kilisenin ilk papazları kilise içine çalgısal müziğinin girmesini yasaklamışlardır. Çünkü İlkçağa ait müziğin putperestliği ve dünyasal zevkleri çağrıştırdığı düşünülmüştür ve putperestlikle müzik arasında bir bağ olduğu ileri sürülmüştür. Çalgılar, danslara eşlik amacıyla kullanılmıştır. Oysa müzik, kilise tarafından ancak kilisenin amaçlarına hizmet ederse kullanılabilirdi. Kiliseye göre en kutsal çalgı insanın kendi sesi olmalıydı. Müzik; tek sesli, kutsal, Tanrı’ya adanmış, duaları kolay ezberletmeye yarayan, ayinlere tılsımlı bir ortam katan araçtır. Böylece kendilerinden önceki müziği yasaklayıp, var olan nota benzeri belgeleri de yok eden Ortaçağ papazları, yüzyıllar boyuca müzik sanatını, kilise koroları ve tek sesli ilahilerle kendi egemenlikleri altında tutmuşlardır.

DİNİ MÜZİK

İlk kilise müziği, Antik yunan müzisyenlerinin Doğu’ya göçleri sırasında etkilendikleri İbrani Sinagoglarından alınmıştır. Bunlardan en çarpıcı örnek “Tanrı’yı övünüz” gibi bir anlam taşıyan Alleuia sözcüğüdür. Bu kelime İbranice’dir. Kilise tarafından kullanılmıştır ve sonraları bir müzik türünün adı da olmuştur. Kilisenin ilk dönemlerinde müzik uyumsuzdur ve genellikle bütünüyle insan seslerinden oluşur, aletler seyrek olarak kullanılır.

Batıda ilk dini müziği oluşturan kişi Milano piskoposu Ambrosius’dur. (340-397) Ambrosius, bilinen halk ezgilerini dinsel içerikli sözlerle birleştirmiştir. Halk ezgilerinin ritmik yapısındaki bu derlemeler Ambrosius Ezgileri olarak anılır.

Halk müziğinin Ambrosius’la kiliseye sızması giderek kaygı verici olmaya başlamış ve 6.yy da Roma’da papa olan Aziz Gregorius (560-604) o güne dek yaygınlaşmış tüm ilahileri derleyip, halk ezgilerinden arındırılmış ve ciddi bir dinsel müzik geleneğinin yerleşmesine öncü olmuştur. Hıristiyan dünyasında tören müziğinin biçimlenmesi ve belli bir yöntemde birleşip netliğe kavuşması Gregorius Ezgilerinde kendini bulmuştur. Gregorius, Schola Cantorum adı ile bir müzik okulu kurmuş, bu okullarda kilise koroları için çocuklar yetiştirilmiştir. Neuma adlı alfabe harflerinden oluşan nota işaretleri ile ilahileri yazdırtıp kalıcılığı sağlamıştır. Hıristiyan kiliselerine eğitimli şarkıcı papazlar gönderip, törenlerde aynı ezgilerin okunmasını sağlayarak müziğe birleşik bir kimlik kazandırmıştır. Kilise, diğer müzik tiplerini bastırmaya çalışmış ve yaygınlaşan Gregorian ezgi, yerel biçimlerin hemen hemen tümünü silmiş ya da kendine benzetmiştir. XVI. yy kadar tüm Batı müziğinin temel esin kaynağı olan bu ezgiler, yalın ezgi adını da taşır. Ortaçağ’a özgü vokal müzik biçimleri bu yalın ezgilerin çatısında kurulmuştur. Gregorian (YALIN EZGİ) şarkıların genel özellikleri:

· Tek sesli ve bir melodi çizgisindedir.

· Sözler Latincedir.

· Parçalar, eşliksiz ve ölçüsüzdürler.

· Serbest ritim kullanılır.

· Neuma adı verilen özel bir müzik yazısı kullanılır.

Gregorian Ezgiler, ölümden sonrasını düşünen nesnel bir tavırla ve metnin içeriğindeki kutsallığı yansıtan bir ağır başlılıkla okunmalıdır. Sesin özelliğinde dinginlik ve güven duygusu yatmalıdır. İçten, derin duygular taşıyan ve huzurlu bir ortam getirmelidir. Manastır anlayışının özünü çok iyi anlatan Media Vita adlı bir şarkının mısrasında “Ölüm, her an yolumuzu gözler.”denmektedir. Bu inanç, Ortaçağ düşüncesinin de temelidir. Bu bakımdan Gregorian müziğinin başka duyguları ifade etmeleri beklenemez.

Kutsal müziğin sözleri üzerine müzik yapmanın ilk şekli Psalmodie’dir. Psalmodie, şarkıya benzer bir tarzda okumadır. Doğuda, Yahudi mabedi tapınmalarında bu tarz kullanılmaktaydı. Suriye Kiliselerine de geçen bu tarz, Antakya kanalı ile Roma’ya gelmiştir. Psalmodie’nin çeşitli tarzları şunlardır:

· Ayetin tek şarkıcı tarafında icrası,

· Koro ve solonun yer aldığı cevaplı şarkı tarzı.

· İki koronun yer alıp nöbetleşe şarkı söylediği antifonik şarkı söyleme tarzı.

Katolik din törenlerin içerdiği parçalar da şöyledir:

· Cemaat toplanırken din adamları yerlerini alıncaya kadar söylenen itroit yani Antienmeler. Bunlar Antifoni tarzında iki koro tarafından nöbetleşe icra edilirdi. Sözler kitaptan alınmaydı.

· Litanie’ler: Tanrı’ya ya da İsa’ya yakarı.

· Hymne’ler: Sözleri kutsal kitaba dayalı olmayan şükür duası, barış ve selamet dileği.

· Graduel: Cevaplı şarkıdır. Rahip tarafından söylenen şarkıya koro cevap vermektedir.

· Alleluia: “Tanrı’ya şükrderiz” anlamına gelmektedir ve İbranicedir. Bazı cevaplı şarkıların sonunda okunan gösterişli ve dinamik bir parçadır.

· Ofertorium: Şaraplı ekmek töreninden sonra iki koronun nöbetleşe icrası şeklinde söylenir.

· Communion: Taktis töreninden sonra yer alan Antifonik bir seslendirmedir.

DİN DIŞI MÜZİK

X.yy sonlarına doğru Avrupa’nın hemen her yönden istila tehdidi altında olması korunmayı kolaylaştıran yeni bir yönetim sisteminin doğmasına yol açtı. Feodalite rejimi ve onunla ortaya çıkan Şövalyelik… Bu köklü politik değişme dünya görüşünde de değişiklik yarattı. Doğal olarak müzikte de köklü bir değişim yarattı.

Önceleri Şövalyeler sadece savaşçı özellikleri olan soylulardı. Haçlı Seferleri, onları uzak bölgeleri ve yeni bir yaşam biçimini tanımalarına yol açtı. Bu yeni yaşam biçimi, günlük gerçekleri bütün şiddeti ile vurguluyordu: Savaşın gücü, uzak bölgelerdeki serüvenler, savaşta kurulan dostluklar, yaşamın değeri ve sevgi gibi bireysel duygu ve düşünceler gibi kışkırtıcı temalar din adamlarının etkisini zayıflattı. Böylece o zamana kadar etkin olan kilise müziğine hiç benzemeyen bir tür oluştu. Savaşta kamp ateşinin yanında söylenen bu şarkılar, önce soyluların, sonra halkın yaşamına taşındı. Savaş dönüşünde yolu bir şatoya düşen ve orada gecelemek isteyen gezgin şövalye onuruna yemek verilirdi. Küçük Arp’ının ya da Gigua’sının eşliğinde yarı konuşma yarı şarkı söyleme tarzındaki şiirini ya da jestli şarkısını tamamlayan şövalyeye şatonun genç kızı değerli bir çiçek sunardı. Dinleyenlere bilinmedik bir dünyanın kapısını aralayan bu şarkılara pek çok öğe karışmıştır: Gezgin şarkıcının ülkesini halk şarkıları ile doğuda olsun, batıda olsun gördüğü, yaşadığı bütün ülkelerin ezgileri…

Katı kuramcılık anlayışı ile yazılan kilise müziğinin karşısında halk müziğini XI. yy’dan başlayarak başlatan bu şövalye, saz şairlerine ve gezgin şarkıcılara buluşçu anlamında “Troubadour” dendi. Troubadour’lara ilk kez orta Fransa’da rastlandı. Prens Troubadour’lar ve şövalyeler olduğu gibi şatodan şatoya dolaşarak müziğini dinleten gezgin şarkıcılar da vardı. Giderek Avrupa’ya yayılan gezgin şarkıcılar çeşitli adlarla anıldılar: Orta Fransa’dakilere Troubadour, Kuzey Fransa’dakilere Trouvere, Almanya’dakilere Minnesinger, İtalya’dakilere Travatore dendi. İngiltere’de Harper, İspanya’da Travador diye anıldılar. Bunlar canlı tarih gibiydiler. Gördükleri her şeyi müzikleri anlatıyorlardı. Ortak konuları, ulaşamadıkları gizli bir aşkı, müzik sözleri ile dile getirmektir. Hem çalarlar, hem söylerler, hem şiir okur, hem de dans ederlerdi. Kimi bedenine taktığı zillerle çalgısına bir boyut daha katar, kimi de müziğin eşliğinde hokkabazlık, soytarılık yapıp, tek kişilik oyun sergilerdi. Troubadourların dünyasını zenginleştiren olay, Haçlı Seferleri ile Avrupa’ya taşınan Arap müziği ve çalgılarının etkisidir. Adam de la Halle 1250-1290 yaşamış, adını ve müziğini bildiğimiz en eski Troubadourdur.

Din dışı ezgilerde soylu ve seçkin bir zihniyet, dramatik bir eylem ve çok incelmiş bir sanat zevki yansır. Bunların genel özellikleri:

· Armonize edilmiş ve işliklidirler

· Ölçülü ve Greporian şarkılara oranla çok daha kuvvetli bir ritme sahiptirler.

· Müzikte cümleler oldukça düzenlidir.

· Ses sınırları geniştir.

· Din dışı melodilerde milliyetçilik duyguları göze çarpmaktadır.

· Latin şarkıları hariç metinler genellikle halk dili ile yazılmıştır.

Halk şarkıları:

Tek veya çok sesli Romanslar, Pastourel’ler (çoban şarkıları), Tensesler, Chanson de Geste’ler (hareketin eşlik ettiği şarkılar), Lai’ler (gülünç ya da acıklı olayları anlatan tasviri kasideler), hiciv nitelikli Serven Tois’lar, Jeu Parti’ler (konuşmalı şarkılar), Berpette’ler (kır şarkıları), Reverdie’ler (bahar şarkıları), Triolet’ler, Vrai’ler, Ballade’ler, Estempie’ler (danslı şarkılar) gibi türlere ayrılmıştır.

Gezgin şarkıcıların sanatı, halk müziğinin ciddi müzikte açtığı ilk gediktir ve Gregor şarkısına karşı, Avrupa müziğinin bundan böyle giderek artan bir hızla gelişmek üzere doğuşudur.

Ortaçağı izleyerek ve Rönesans’a varan Gotik dönem içinde, çoksesliliğinin gelişim süreci gerçekleşmiştir. Mimaride yüksek kuleli yapıları, özgün üsluplu katedralleri ve geniş meydanları ile anılan Gotik Çağ, müzikte de aynı döneme adını verir. Kilise, XII. yy’da ilk kez çok sesli müziği koşullu olarak kabul eder. Çok sesle gelen süslemeler, tapınma törenindeki ciddiyeti incitmemelidir. Dinsel müzikte çokseslilik, Paris’teki Notre-dame Katedralinde başlar. Bu dönemde uyumlu şarkı söyleme biçimi olan, ‘Organun Tarzı’ ortaya çıkmıştır. Müziğe derinlik kazandıran iki ya da daha çok sayıda ezgi çizgisinin Organum yöntemiyle eşzamanlı olarak birleşmes, i müzik sanatını perspektif kazanmasına ilk adımlarıdır.

XII. yy’dan XIII. yy’a doğru müziği ve sanatı filizlendiren merkezler şato, kilise ve üniversite çevreleridir.

ORTAÇAĞ ÇALGILARI

Bizans İmparatorlarının isteği ve dini otoriterinin izniyle VII.yy’da “Org” koroyu desteklemek amacıyla kiliseye girmiştir ve insan seslere eşlik ederek müziğe derinlik kazandırmıştır.

İlkçağın yaygın çalgılarından olan “Lüyre” ve “VII.yy’a kadar bazo yörelerde ortadan kalktığı, bazı yörelerde büyük değişiklikler geçirmiş olup varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Buna karşılık XI. yy’da ortaya çıkan “Viyole” (Viole) ve “Lavta” (Luth) bu döneme yeni bir görünüş katmaktadır. Kemanın atası olan viole, Kuzey Fransa’da kullanıldığı bilinen üç telli bir çalgı olan Crowt’dan doğmuştur. Viole daha çok gezginci saz şairlerinin kullandığı bir çalgıdır. XIII.yy Ortaçağında yaygın bir biçimde kullanılan diğer bir telli çalgı ise “Organistrum’dur.” Çok büyük boyutlarda olan bu çalgı ancak iki kişi tarafından çalınabiliyordu.

Geçişi çok eskilere dayanan “Arp” Ortaçağ’da ana şeklini korumuştur. “Santur” yani “Psaltrion” Ortaçağın en önemli çalgılarından biridir. Ağaçtan yapılmış bir kadran üzerine on ile yirmi arasında tel germek süreti ile ve bu tellere parmak veya çekiçlerle vurarak çalınan “Santur”un önemi “Monicordion”, “Virginal” , “Epinette” gibi eski klavyeli çalgıların sonradan da “Piyano”nun atası olmasındandır.

Ortaçağ flütleri, Antik dönem flütlerden pek farklı sayılmazlar. “Almanya flütü”de denilen “yan flüt” bu dönemde ortaya çıkmıştır. Çift kamışlı “Obua”lar da Ortaçağ’ın en eski çalgılarından biridir.

X.yy’dan itibaren “Org” sanatının iyice geliştiği gözlemlenir. “Org” büyükçaplı bir çalgı olmasından dolayı, herkesin böyle bir çalgıya sahip olmasına olanak yoktu. Bu nedenle orgların daha küçük olanları “Regal” adı ile icat edildi.

Ortaçağ’da çalgıların en az değişime uğrayanı vurma çalgılar ailesidir. Trampet grupları çok az değişikliğe uğramışlardır. Ziller, çıngıraklar, çelik üçgenler eski çağlardan itibaren hemen hemen hiç değişmemiş ve günümüze kadar gelmişlerdir. Bu dönemde Avrupa’da ilk kez kullanılan ‘Carillolar’ çok sayıda çanlar topluluğuydu ve bir çekiç yardımı ile çalınıyordu.

Ortaçağ’da henüz bir orkestra anlayışı yoktu. Bu enstrümanlar birçok Doğu müziği icrasında olduğu gibi bol ses ve gösterişli bir görünüm elde etmek amacıyla herhangi bir araştırmaya ya da prensibe dayanmaksızın karma bir biçimde kullanıyordu.

ORTAÇAĞ MÜZİSYENLERİ

Saint Ambrise: 340-397. Milano-Piskoposu. Batıda ilk dini müziği oluşturan kişi olarak tanınır.

Saint Gregorian: 540-604. papa buünkü Batı müzik yazısını ve sisteminin temellerini atan kişi.

Saint Isidorus: 570-636. İspanyol rahip. Armoni hakkında bilgiler vermiştir.

Bede: 672-732. İngiliz rahip.

Remigius Altisiodorensis: Fransız din adamı. Tarihleri kesin olmamakla beraber dokuzuncu yüzyılın sonları ile onuncu yüzyılın başlarında yaşamıştır.

Reginon: 840-915. alman din adamı.

Odon: öl. 942. Fransız din adamı. Günümüz şifreli müzik yazısının kurucudur.

Guido d’arezzo: 995-1050. Fransız din adamı. Günümüz müzik yazısında kullanılan “porte” kavramının kısmende olsa ilk yaratıcısı.

Berno Augiensis: Öl.1048. Reichenau rahibi. Aralık kavramları ile ilgili çalışmalarıyla tanınır.

Hermannus Contrctus: 1013-1054. İtalyan din adamı. Roma’nın kurtuluşunda 1054 yılına kadar geçen olayları anlatan kitabında müzik tarihi ve teorisi hakkında değerli bilgiler bulunmaktadır.

Johannes Cottonlus: On birinci yüzyıl sonlarında ve on ikinci yüzyıl başlarında yetişmiş bir İngiliz müzik yazarıdır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 22
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 5857
Kayıt tarihi
: 24.07.07
 
 

YAZI VE MAKALELERİ ÇEŞİTLİ DERGİ VE GAZETELERDE YAYINLANMAKTADIR...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster