Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Nisan '11

 
Kategori
Aile
Okunma Sayısı
1545
 

Tahta çanaklar

Tahta çanaklar
 

Yılların nasıl geçtiğini hiç anlayamamıştı yaşlı adam. 

Daha dün gibiydi Ayşe’siyle evlendiği…”Ayşem, güzel Ayşem, yokluğunu derinden öylesine hissediyorum ve seni öyle arıyorum ki. Yanımda olsaydın, izin verir miydin burada kalmama...Ama Allah bizden çok sevmiş ki seni, yanına aldı ve beni Sensiz bıraktı… 

” Bu düşüncelerle iyice daldı gitti çok uzaklara. Oğullarının dünyaya gelişi, mutluluklarına mutluluk eklemişti. Hatta birgün pervasızca “Allah’ım senden başkaca bir dileğim olmayacak” gibi haddini aşan sözler sarf etmişti. 

Oğullarının sünneti gördükleri ilk “mürüvvetleriydi”. Sonrasında, yüksek okul eğitim masrafları aile bütçesini zorlasa da, evlatları için değerdi sıkıntıya. Kıstılar masraflarından, yerinde bir ifadeyse eğer, yemediler, içmediler, yağlarıyla kavruldular. Ama hiç kimseye hallerinden şikayet etmediler. Ebeveyn olmak böyle bir şeydi. 

Yüzlerce km. uzaktaki oğullarının mezuniyet törenlerine gidememişlerdi bütçesizlikten. Büyük oğlan kurasını çekmiş doğuda sınıra yakın bir ilçede öğretmendi artık. Küçük oğlan daha yakın bir yerde mesleğe başlamıştı. Okuldan tanıştığı kız arkadaşı ile nişanlanıp sonrasında sade bir düğünle evlenmişti küçük oğul. 

“Ayşem, bak biz bize kaldık yine, taaa başlangıçtaki gibi“ demişti yalnız kaldıkları o tarihlerde. 

Büyük oğul, karlı bir kış gününe rastlayan bayram için gelirken geçirdiği trafik kazasıyla ilk büyük acıyı yaşatmıştı anne-babasına. 

Ayşesiyle aylarca sabahı olmayan gecelerde matemlerini gözyaşlarına katık eylediler. Dayandılar birbirlerine, teselli etmeye çalıştılar ama nafile… 

Bu acı ikisinin de erken çöküşüne sebep oldu. Kolay değildi evlat acısı. Ayşe’si bir yıl içinde bembeyaz saçlı, solgun yüzlü bezgin bir kadın olmuştu. Gülmeyi unutmuşlardı. 

Geçen birkaç yıl, sağlıklarını da olumsuz etkilemiş, Ayşe daha erkenden harap olmuştu. 

Daha altmış var mıydı yaşı diye düşündü. Evet o sene altmış diyecekti ama kısmet olmadı. Ayşe’nin kaybıyla ikinci büyük acıyı yaşadı. 

Yalnız kalmasına rıza göstermedi kalan tek oğul. Aldı babacığını yanına. Okula gitmekte olan tek oğullarına da arkadaş olurdu dedesi. 

Bu dörtlü mutlu! birliktelik fazla uzun sürmedi. Gelini küçük sebepleri bahane ederek kayınpederini azarlıyordu. Yemek masasındaki örtüyü kirletmiş miş, üstüne yemek damlatmış mış… 

Eşinin ısrarlarına boyun eğen oğlu, daha iyi bakılacağı fikriyle babasını huzurevine yerleştirmişti. Burada rahat sayılırdı her şey tamdı yemek içmek vs…Ama bir şey eksikti: SEVGİ…Bu boşluk dolmuyordu. “İnsan hangi yaşta olursa olsun, sevgiye ihtiyaç duyuyor” diye geçirdi içinden. 

Yandaki etajerin üzerinde duran gözlüklerini taktı, cüzdanında şeffaf koruma altındaki Ayşe’sinin sararmaya yüz tutmuş fotoğrafına uzun uzun baktı. Sonra cebinden çıkardığı kumaş mendille gözlerini sildi. Tekrar sildi, tekrar sildi. 

“Sen yanımda olsaydın, ben burada mı olurdum Ayşe’m?” 

Yalnızlığını, garipliğini hissetti derinden. “Odaya birisi gelmesin, görmesinler ağladığımı” diye düşündü. İstemiyordu ağladığının görülmesini. 

Dağıtmak istedi kendisini. Uzandı etajerin üzerindeki küçük radyoya…Hangi kanaldı, hangi programdı bilmese de, bildik geldi dinledikleri. Yıllar evvel Ayşe’siyle birlikte gittikleri okul müsameresinde seyrettikleri bir oyunu skeç şeklinde veriyordu radyo: TAHTA ÇANAKLAR… 

Dinledi, dinledi…Dinledikçe oyunun içinde buldu kendini. 

Yemekten sonra görevliden bu kitabı bulup alıvermesini rica etti, “biraz zor bulunur, sahaflarda falan” diye ekledi. 

Üç gün sonra elindeydi küçük bir kitapçık şeklindeki TAHTA ÇANAKLAR. Özenle dolabına yerleştirdi. Yakınlarda doğum gününü kutlayacak olan torununa hediye etmeyi düşündü. 

Bir hafta kadar geçmişti ki; Oğlu, gelini ve torunu ziyaretine gelmişlerdi. Oğul ve gelini mesafeliydi ama torun sımsıcak kucaklamıştı dedesini. 

Sevindi yaşlı adam ama biraz buruktu içi. Ağlamaktan korktu, engel oldu gözyaşlarına. Ve torununa: -Doğum gününü ben erken kutluyorum. O gün beni hatırla. Diyebildi. 

Eve gidince torun, hemen dedesinin verdiği kitabı okumaya başladı: 

&&&&& 

TAHTA ÇANAKLAR 

Süleyman Dede iyice yaşlanmıştı, gözleri görmüyor, kulakları iyi işitmiyordu. Yemeğini yiyemiyor, üstüne başına döküyordu. 

Bir akşam yemeğinde, Süleyman dede, ekmeğe uzanayım derken tabağını yere düşürdü. Tabak kırıldı, yemekler etrafa saçıldı. Gelini çok kızdı, bağırdı, azarladı. 

Bu olaydan sonra Süleyman dedeyi sofraya oturtmadılar. Onun için tahta çanaklar yaptılar, yemeklerini tahta çanaklarda verdiler. 

Ali dedesinin bu durumuna çok üzüldü. Birgün onlar da yaşlanacaklardı. Bunu onlara nasıl anlatmalıydı. 

Yağmurlu bir gündü. Ali birkaç tahta bulmuştu. Onları oymaya başladı. Bir yandan da anne ve babasına bakıyordu. Onlar da merak ederek yanlarına gelip sordular: 

-Ne yapıyorsun Ali? 

-Tahta çanaklar yapıyorum. 

-Tahta çanakları ne yapacaksın? 

-Sizin için. 

-Bizim için mi? 

-Yaşlandığınızda yemeklerinizi bunlara koyacağım. Siz dedeme öyle yapmıyor musunuz? Dedeme ne yapıyorsanız ben de size aynısını yapacağım. 

İkisinin de yüzü kızardı. Yaptıklarından pişman oldular ve dededen özür dilediler. 

&&&&& 

Küçük kitaptaki bu öykü bitmişti ama torunun kafasındaki yansımalar devam ediyordu. 

Tutamadı kendini ve öyküyü bu kez de sesli olarak annesine-babasına okudu. 

Öykü bitince de “evet aynen öyle, dedeme siz ne yapıyorsanız ben de aynısını yapacağım” dedi daha yüksek bir ses tonuyla. 

Bu sözler üzerine birbirlerine baktılar. Çok etkilenmiş olmalılar ki, sabaha kadar uyku tutmadı anne ve babayı. Huzursuz gecenin sabahında vardıkları sonuç: Dededen özür dileyip O’nu tekrar geri getirmek ve hırçın davranmamak… 

Bir gün sonraki doğum gününde dede evdeydi. Başta torun olmak üzere hepsi sevgi gösteriyor, kucaklıyorlardı. Dede de şefkatiyle… 

Çok mutlu yaşıyorlarmış, halâ daha. :-)) 

 

Günümüzde yaşlanmakta olan anne ve babaları için evlatlar en kolay çözüm yolunu “huzurevi” olarak düşünüyorlar. 

Ve düşündüklerini uyguluyorlar. 

Bu blogumu böyle düşünenlere ithaf ediyorum. 

Selam ve saygılarımla,  

Yurdagül Alkan. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Güzel derlenmiş bir "tahta çanaklar" öyküsü. Son olarak yazdıklarımın arasında, "Kınalı tahta kaşıklar," geçiyordu. Onları ararken, yazınıza rastladım. Güzel ve hisli bir öykü. Selamlar

Muzaffer Cellek 
 21.08.2013 18:13
Cevap :
Değerli üstadım, yazımı beğeninizle mutlu oldum, "Kınalı tahta kaşıkları" okuyacağım, selam ve saygılarımla...  24.08.2013 16:15
 

...paylaşımdı. Teşekkürler.

Yüksel ÖNAÇAN 
 13.05.2011 11:23
Cevap :
Yüksel bey, ziyaretiniz ve beğeninizle mutlu oldum, teşekkürler, içten selamlarımla...  13.05.2011 11:36
 

Yıllar önce bu konuyu işleyen bir Türk filmi seyretmiştim.Kırık Çanaklar.Turgut Özatay oynuyordu.Bu konular beni çok etkiler.Yaşlandığımda bana böyle davranılmasına katlanamam.Ya mecbur kalırsam.O nedenle çocuklardan uzakta ömrümün son yıllarını yalnız yaşamayı planlıyorum.Ya sağlığım bozulursa.Ya elden ayaktan düşersem.Aman Allahım!

Kerim Korkut 
 08.05.2011 6:59
Cevap :
Kerim bey, yorumunuzdan korktum, neden mi? empati yaptım, siz gibi düşünüp uyguladığımda ben de "AMAN ALLAH'IM" dedim. Ömrün son günlerini neden çocuklardan uzakta? Hastalığı var, sağlığı var. Çocuklara daha yakın olmak varken. Bir deneyin hele tüm içtenliğinizle, belki "vazgeçilemeyen" bir baba hatta dede olabilirsiniz. Tüm güzellikler sizlerle olsun.  08.05.2011 11:29
 

Salih Tozan ve Lale Oraloğlu ölümsüzleştirmişlerdi. Aklımdan hiç çıkmaz. Tek çocuk olunca durum netleşir, ama çok çocuklu olunca daha zorlaşır. Kara cahil beş gelinin sinsi kurnazlıklarıyla kayınvaldeyi ilk geline nasıl savdıklarını biliyorsun. Pırlanta gibi değerli bir torunun, diğerlerinin aksine babaanneye sahip çıkışını da... Evet herkes yaşlılığı düşünmeli, düşünmekten acizlere de düşündürtmeli... Konuyu gündeme getirdiğin için sağol. Kalemin daim olsun ve hep ders versin...

Ayten Dirier 
 05.05.2011 13:25
Cevap :
Ayten hanım, konularını biliyorum, senin derdin, samimiyetle söylüyorum, benim derdim. Cahil eltilerin sinsi ve kurnazlığı sizdeki dengeleri bozuyor. Eşitlik kavramını bozuyor. Bu durumu, kardeşler olarak beylerin düzene sokmaları lazım. Onlardan beklenen budur. Ağırlık bir tarafa olunca, ezilen taraf olur ki bu durum, Yaradan'ın bile hoşuna gitmez. Sizin olayda, duygulardan ziyade mantık önde olmalıdır. Çünkü beş kardeşler. Sabır diliyorum selam ve sevgilerle...  05.05.2011 20:12
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 174
Toplam yorum
: 4118
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1392
Kayıt tarihi
: 09.04.09
 
 

Finans sektörü emeklisiyim, bir kız ve bir erkek evlat annesiyim.  Hayatın her aşamasını acısıyla..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster