Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Nisan '07

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
5851
 

İnanç ile akıl arasındaki sırat köprüsü

İnanç ile akıl arasındaki sırat köprüsü
 

Dün bir yerel tv’de dini sohbet içeren bir programa takıldım kaldım. Garip bir huyum vardır. İllaki beğendiğim şeyleri seyretmek ve okumak gibi bir tercih yapmam. Beğenmediğim, hatta bende sinir bozukluğu, ruhsal dengesizlik, moral bozukluğu ve gelecek endişelerine yol açacak eserleri takip etmek gibi mazoşist yapıya da sahibim.

Programda, programın sunucusu ve katılımcısı, Allahın ve peygamberin eksik tanıtıldığını, eksik tanıtmanın da bir nevi yanlış tanıtmak olduğundan bahsediyorlardı. Örneğin, peygamberi yalnızca iyi huylu ve iyi ahlak sahibi olmak, Allahın emirlerini insanlara nakleden bir elçi olarak kabul etmenin hata olduğunu söylüyorlardı. Oysa peygamberin, inancı yayan, bu uğurda savaşmaktan çekinmeyen, cihadı benimsemiş, hayatın her anına dair emir ve görüşleri olan bir önder ve öğretici olduğu fikrini dile getiriyorlardı.

Bu ifadeler karşısında, inancın köklü ve etkili söyleminin, insan ve toplum yaşamında talep ettiği ağırlığın bir kez daha farkına vardım. Ve inanç ile akıl arasındaki ezeli rekabetin boyutunun da.

İnanç tarafından bakınca, aklın ne kadar aciz bir varlık olarak değerlendirildiğini bilirim. Yüce bir yaratıcının gücü ve kapsayıcılığı karşısında, insan aklının ne kadar anlamsız ve önemsiz bir araç olduğu dile getirilir dinsel söylemlerde.

İnsan aklını öne çıkarmak isteyenlerse, içeriden bir söylemle, aklında yaratıcının bir eseri olduğunu ifade eder ve onu küçümsemenin ve önemsizleştirmenin, yaratıcının tercihlerine saygısızlık olarak değerlendirirler. Ön klişe cümle ise şudur, “Allah bu aklı insana boşuna vermiş olamaz.”

Ancak din cephesinden cevap gelmekte gecikmez; “İnancın rehberliğinde olmayan bir akıl, insanı ancak felakete sürükler. İnanç aklın üzerinde yer alır ve ona hareket edecek düzgün bir zemin sağlar. Aksi halde, akıl şeytanın kolaylıkla at oynatacağı bir başıboşluğa saplanır.”

Kolaylıkla anlaşılacağı üzere, inanç kendi kurguladığı dünya içerisinde akla çok da geniş alan bırakmamak niyetini açıkça belli ediyor.

Bir bilinmezliğe koşulsuz inanmanın, sorgulama sürçlerini dışlaması gayet doğal aslında. Eğer bildiğimiz algı kurallarının dışında bir yöntemle bir yaratıcının varlığına inanacaksanız, aklı devre dışı bırakmaktan başka bir çareniz elbette ki kalmıyor.

Ancak inanç, aklı yalnızca yaratıcının varlığı konusunda dışlamakla yetinmez. Kutsal kitap da yer alan emirler, peygamberin yaşamıyla sunduğu ideal yaşam örgüsü ve arkasından gelen dini önderlerin tercihleri, inanç adına inanılmaz genişlikte bir yaşam alanı yaratır. İnanç artık sizden, tuvalette nasıl temizleneceğinizi, eşinize nasıl yaklaşacağınızı, hareket haline ilk olarak hangi adımları atacağınızı, giyim tarzınızı, alacağınız eğitimi, dilinizi ve söylemlerini, kısacası hayatınızdaki birçok şeyi sorgulamadan yapmanızı talep eder.

Aklın böylesi bir yaşam örgüsünde, bütünlüklü bir proje üretme şansı kalmaz, o yalnızca nüanslarda, dinsel kuralların boş bıraktığı dar alanlarda gezinebilir.

Ancak, şeytanın etkisinden midir yoksa doğası gereği midir bilinmez, akıl ne yazık ki, inanca hedeflediği ve hayal ettiği bu ütopyayı ulaşma şansı tanımıyor. İnancın en totaliter yönetim tarzlarında bile, akıl bir şekilde sızıntı yapıp, sorgulama, mukayese etme, neden sonuç ilişkisi kurma yöntemleri ile var olabilmeyi başarıyor ve yaşamda daha geniş alanlarda hüküm sürmeyi talep ediyor.

Ve akıl, inancın onu sağlam bir alt yapı sunma iddialarını reddederek, bu desteği sınanabilir ve doğrulanabilir mantığa dayalı olan bilimde arıyor.

Ayrıca, inancın, tanrının yaratıcı gücü karşısında küçümsediği, hatta şeytana uyum sağlama yeteneği dolayısı ile tehdit olarak algıladığı akıl, inancın kendi işlerliğinin içine bile sızabiliyor. Eğer inanç kendi bahsettiği kadar tek ve sorgulanamaz bir doğru olabilseydi, en azından her bir dinde tek bir doğru, tek bir uygulamanın var olması gerekirdi. Ancak görüyoruz ki, her bir din var oluş süreleri uzadıkça birbirinden çok farklı tarzları, uygulamaları ve dolayısı ile kurum ve toplulukları içerinde var edebiliyorlar.

Mezheplerin ve uygulama farklılıklarının tek nedeni ise yorum farkı değil midir? Yorum farkı dediğimiz şey ise son tahlilde insanların mevcut verili durum karşısında, kendi aklına dayanarak tercih yapması değil midir? Elbet burada aklı, doğruyu arama faaliyetinin kendisi olarak algılayamayız. Ancak tercih yapma durumunun inancın ilahi kurallarının arasına sızıntı yapan, insana dair (küçücük beyin kıvılcımları) bir adım olarak görmek gerekir.

Akıl yönünden baktığımızda ise, inanç çok farklı şekillerde yorumlanır. İnancın insana ait ve yine insan tarafından üretilen bir sistem olduğu fikrinden, aklın tüm mekanizmalarla var olmasının ve bilimi kendisine kılavuz edinmesinin, yaratıcıya gerçek anlamda ulaşmanın en önemli yolu olduğuna kadar varan bakış açıları vardır.

Ancak aklın, bu noktada inançla ilgili görüşlerinin çok da önemli olmadığını düşünüyorum. Çünkü akıl, insanoğlunun eriştiği medeniyet seviyesinde inancı, toplumlarda sahip olduğu ağırlık ile bir realite olarak algılar ve ona kendi alanında özgürlük sunar. Bu da kısaca inanç özgürlüğüdür. Akıl bu noktada, inancın var olabilmesinin güvencesini, kendine ait kurallarla sağlar. En başta farklı inançların bir arada var olabilmesi için, özgürlükler arası bir tampon bölge yaratır. Yani her özgürlüğe ait bir sınır çizer.

Akıl, aslında kendi varlığını tehdit eden inanca dair bir yaşamsal garantiye ve hakemliğe dönüşür. Bunun siyasal idarede yansıyan en önemli fikri ise laiklik olmuştur.

Ancak, benim bu noktaya kadar uzayan yazımda sorgulamak istediğim şey, biraz farklı bir şey. Akıl ile inanç arasındaki mücadelenin bu aşamaya gelmesi, sorunumuzu ne yazık ki çözmüyor. İnancın hala çok güçlü bir söylemi var ve hala insanlar inançları uğruna akıllarını feda etmeye fazlası ile hazırlar.

Aklın inanç karşısında nasıl bir konum alması gerektiğini sorgulamak istiyorum. Ona inanç kadar güçlü söylem kazandırabilecek veya inancın söyleminin aslında çok da tahmin edildiği kadar güçlü olmadığını ispatlayacak bir adım var mıdır?

Bu soruyu bana sorduran asıl sebep ise, bugünkü Milliyet Gazetesinde Erdal İnönü ile yapılan röportajdı. Erdal İnönü bu sohbette, kendisine laiklikle ilgili sorulan soruda, ülkemizde laikliğin teorisinin yeterince kurulmadığını söylüyordu. Ve çok basit bir ifade ile “Bu daha doğrudur” demenin teori olmadığını, bu nedenle içerik olarak insanlarda güçlü bir söylem olarak ifadesini bulmadığını iddia ediyordu. “Aksini savunanlara en az onlarınki kadar ayrıntılı savunmak gerekir” sözü, aklı, inanç ile belki de inancın sahasından mücadele etmeye davet ediyordu.

Pratikten bir tartışma ile, başını örtmenin yaratıcının bir emri olduğu söylemine karşı, örtünmemenin bir inançsızlık olmayacağı, insanların geldikleri medeniyet seviyesinde giyimin bir ibadet tarzı olamayacağı, yaratıcının kurallarının statik olarak algılanamayacağı fikrini ne kadar inandırıcı kılabiliriz. Çünkü TESEV'in 2006 araştırmasına göre hala ülkemiz bayanlarının %48.8'i başını örtüyor. Ve onlara giyim ve ibadet özgürlüğü tanımak, ne yazık ki onları özgürleştirmiyor.

Zannedersem bana birkaç yazı yazmamı sağlayacak bir konu ile karşı karşıyayım.

foto: www.fotokritik.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Akıl değilmidir biz insanları yönlendiren, geceyi, gündüzü, iyiyi kötüyü, beyazı, karayı, doğruyu, yanlışı gösteren.EEE burda kapanmanın akıl ile bağdaşması sizce ne kadar doğru? Şu dünyanın yaşadıklarına bir bakın. İnanç yoksunu insanların ne hale geldiklerine bir bakın. Uzak doğu kökenli buda vb. sonu izm.le biten akımlara giren insanlar sizce neyin peşinde. Örtünmekte bir akıl işidir. Açılmakta bir akıl işidir. İnsan nasıl rahat ediyorsa öyle yaşıyor. Ama kültür-inanç yoksunluğu yaşayan gençlerimizi gözlemlersek. Sanırım doğruları daha rahat buluruz. Modern olmak akıl ile ilgilidir. Modern olmak insanların yaşam tarzı ile görülür. Modern olmak ortaya koyduğumuz fikirler, düşünceler, insanlığa kazandırdığımız faydalı bilgi, hizmet, ürün ile olur diye düşünüyorum ben. Yoksa ha örtünmüşsün ha açılmışsın... Haa şuna da karşıyım ben; İnsanı giyimi ile yargılmakta ne tür bir zihniyet onuda çözemedim. Aşağıda yorum yapmış bir arkadaş var,düşünceleri tartışılır. Çünkü nasıl algılamak istiyo

yekruseha 
 24.04.2007 10:04
Cevap :
Örtünmenin akıl işi olabilmesi için bazı şartlar gerekir. Mesela hava soğuktur ve sizd de kronik sinüzüt vardır. Örtünerk soğuktan korunacağınızı düşünürsünüz, yahut kültürel gelişmişliği yakalayamamış bir ortamda, başınızın açık olmasının ortamdaki erkeklerce yanlış yorumlanacağını düşünürsünüz. Bu iki örnekte de akıl devrededir ancak bu şartların olmadğı, çöl sıcağı ile 60'lı yaşlara gelmiş insanların arasında örtü takmanın akılla bağdaşır yönü bence yoktur. Yani yaratıcı istdiği için kapanmak akıl değil inanç gereğidir. Ve ben bunu da olumsuz birşey olarak görmüyorum. Bende yolda yürürken parke taşlarının çizgilerine basmamaya özen gösterir ve basarsam işimin rast gitmeyeceğini düşünürüm. Bu da kendi çapında bir inançtır. Ama aklın ürünü değildir. Bunu saplantı yaptığımda da bana ne gözle bakarsınız bilemem. Sorunumuz daha çok inancın akla çok fazla yaşam alanı sunması. Ve dolayısı ile örtünmenin bir sür sonra kurala dönüşme olasılığı. Konu devam edecek, katkın için teşekkür ederim,  24.04.2007 20:09
 

İnsanların inançları uğruna akıllarını feda ettikleri doğru bir gözlem. Etrafımda üniversiteyi başarı ile bitirmiş ve sonradan kapanmış nice bayanlar var. Kapanış bence bir sığınma ve toplumda, özellikle dul bayanlar için, ahlaklı görünme aracı. Kişilik bocalaması içinde olan ve toplumda kendisini yalnız ve güvensiz hissettikleri bir anda, çareyi örtünmede buluyorlar. Ve Allah’a dualar ile, bir bakıma dertleşerek, yardım dileyerek deşarj olma yoluna gidiyorlar.Birçok şeyi sorgulamadan, zaten yapmaları gereken şeyi daha önceden İslam belirlediği için, yaşam daha bir kolay oluyor. Ve bu kişiler aşırıya kaçmadıkları takdirde, yaşamları daha bir düzenli ve huzurlu oluyor. Ama eğer aşırıya kaçar ve her işi dine göre yaparsa, o zaman da kafayı yiyorlar. Aslında çıkışı olmayan çok uzun bir konu seçmişsin. Kolay gelsin…

yalım27 
 23.04.2007 18:10
Cevap :
İnanç ilginç bir kavram. Bence inancı uğruna başına örtü takmakla, elbisenin yakasına rozet takmak arasında çok da ciddi farklar yok. Çinde de budist olan milyonlarca kişi günahlarından arınmak için Sarı Nehre girip yıkanıyor. Caferiler kendilerini zincirliyorlar. Bu inançlarda bize çok komik ya da anlamsız geliyor ama kendi inançlarımızı mutlak doğru olarak kabul etmeye devam ediyoruz. İnancın kökenini sadeleştirmek ve akıldışı eklentileri, aklın süzgecinden geçirerek arındırmak gerekiyor. Aklın, inanca bir alternatif değil, onun daha huzurlu bir yaşam alanı bulmasının ve sağlıklı bir yapıya kavuşmasının güvencesi olarak görmek gerekir. Bu zemin sağlandıktan sonra isteyen de başını örtsün. Bende kravat takıyorum neticede ve bu da benim modern yaşama olan inancımın göstergesi. Yani işin içinde bir inanç var. Oysa 500 yıl öncesinde kravat takıp dolaşsaydım ne kadar garipsenirdim. katkın için çok teşekkür ederim,  24.04.2007 9:50
 

Fikir jimnastiği yapabileceğiniz çok güzel bir konuyu işlemeye başlamışsınız... Başlamışsınız diyorum çünkü devamı gelir bu yazıların diye düşünüyorum (son satırınıza bakarak). Aklın inanç kadar güçlü bir söylem kazanabilmesi için araştırması, bilmesi gerekiyor.Bilmesi için de bilimin ışığında kendini geliştirerek ilerlemesi lazım.Ekonomisi güçlü olmayan insanların (veya toplumun) sığınağı olan din olgusunun ağır bastığı ve -nedense- kültür seviyelerinin de düşük olduğu gözönüne alınacak olursa bu biraz zor gibi gözüküyor. Çünkü din uğraşılmadan, hatta okumaya gerek duymadan, bilir bilmez herkesten yalan yanlış (çoğu zaman), kulaktan dolma hazır kalıp bilgileri veriyor. Aklın gelişme fırsatı bulamadığı (belki de özellikle yaratılmadığı) bu kitleler iatendikleri yöne rahatlıkla çekilebiliyorlar. (Genellikle dinin ağırlık kazandığı yönetimlerin tercih ettiği sürü modeli). Eğitim düzeyi düşük bir toplumda aklın gelişmesi zor... Bunlar benim nacizane fikirlerim. Mutlukalın:)

madamex 
 23.04.2007 18:06
Cevap :
Merhaba madamex, aklın inanç kadar güçlü bir söylem kazanabilmesi için bilimin ışığına ihtiyaç duyulduğu konusuna katılıyorum. ekonomik ve kültürel seviyenin düşüklüğünün insandaki dogma içgüdülerini beslediğin de. Ancak bunlar çok da doğrusal teoriler değil. Örneğin şu an ABD'de de, Avrupa'da da dinde bir yükseliş evresi var. ABD Başkanı da bir mezhep üyesi ve zaman zaman tanrı ile sohbet ettiğini iddia ediyor. Gelişmiş hristiyan batıda da İsa yeniden keşfediliyor. Maddi dünyadan yeterince istifade edememek kadar, fazlasıyla istifade etmekte, bir doyum neticesinde daha fazlasını ruhani dünyada aramaya itiyor insanı. Ancak ne olursa olsun, inancın söylemini bir akıl teorisi ile alt etmiyoruz. Modern yaşam insanların inançla bağını popülizm sayesinde koparmasına neden oluyor sadece ve en ufak bir krizde insanlar yeniden, kendilerince en güvenli sığanağa koşuyorlar. Bizim inancın kendisini de sağlam bir zemine oturtan bir akıl teorisine ihtiyacımız var, katkınız için teşekkür ederim.  23.04.2007 19:50
 

Gerçekten iyi anlaşılabilmesi için uzun uzun anlatılması gereken bir konuya girmişsiniz. Ayrıca konu içinde başka konular da yaratmışsınız. Önce sadece akıl-din çatışmasını halletsek, diğer konulara ışık tutmak belki daha kolay olur diye düşünüyorum. İslam'ın referansı sadece Kur'andır ve öyle olmalıdır. Peygamberin sözleri ve hareketleri de İslam'ın kurallarını oluşturur ama, bunların hiçbiri Kur'an'a aykırı olmayacağı için yine tek referans kur'andır. Kur'an'sa insana düşünmeyi ve aklını çalıştırmayı emretmektedir. Dinin ilk şartı olan Allah'ın varlığını kubul etme konusu bir inanç şartıdır. Bunu kabul ederseniz, aklınız bundan sonrasını bu temel üzerine oturtacaktır. Ekmezsaniz zaten ortada tartışılacak bir şey kalmaz. İnanç esasları akıl ötesi diyebileceğimiz şeyler olduğu için bunu tartışmanın da faydası yoktur. Çünkü bu konuyu bilimsel olarak izah etmek mümkün değildir. Dindar geçinenlerin inançlarını aklın önüne almaları durumu ise, Kur'an emri değil, insanların yorumudur.

Ahmet YILMAZ 
 23.04.2007 17:59
Cevap :
İnanca dair modernist bir bakış açınız var ve bu açı bize yol gösterebilecek önemli bir alternatif. Ancak bu söylemi derinleştirmedikçe, inancı bir kalıp olarak algılayan insanların karşısına çıkamıyoruz. Sakal uzatmayı sünnet sayan bir insanla nasıl bir söylem geliştireceğiz. Gelecek yazımda bahsetmek istediğim bir konu vardı örneğin. Peygamberimiz köleliği yasaklamamıştır, yalnızca kölelerinde hakları olduğunu söylemiş ve onlara iyi davranılması gerektiğini ifade etmiştir. Veda hutbesinde bu kolaylıkla görülebilir. Şimdi bu söylemin evrensel olduğunu iddia edebilir miyiz?. Allah'ın elçisinin tüm söylemlerini evrensel sayma şansımız var mıdır yoksa onu da kendi dönemi içerisinde mi değerlendirmeliyiz? Peki kutsal kitapda yer alan örtünme ile ilgili ifade için nasıl bir yorum yapacağız? Zor bir konu ile karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. Bu noktada kendimizi değil karşımızdaki insanı ikna edecek çok güçlü söylemlere ihtiyacımız var. Katkınız için teşekkür ederim,  23.04.2007 20:01
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 456
Toplam yorum
: 1881
Toplam mesaj
: 172
Ort. okunma sayısı
: 1293
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster