Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Temmuz '07

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
11051
 

İstila devirlerinin kolonizatör Türk dervişleri ve zaviyeler

İstila devirlerinin kolonizatör Türk dervişleri ve zaviyeler
 

Bacıyan-ı Rum, Anadolu bacılarına ilişkin araştırma ve derlemelere başlamamın hikayesini; http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=30712 blog yazımda yazmıştım.

Bu araştırma ve derleme çalışmalarım sırasında, ulaştığım önemli makaleler arasında yer alan; Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunda rol oynayan güçlere ilişkin; İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR TÜRK DERVİŞLERİ VE ZAVİYELER isimli ünlü makalesi, Vakıflar Dergisi, s. II, Ankara, 1942, sf. 279-304. de yayımlandı.

Makalenin orjinal diliyle tamamına ve konu ile ilgili diğer makalelere; http://anadolutarihi.googlepages.com/ sayfasından ulaşabilirsiniz.

Bu yazımda Barka'nın bu ünlü makalesinin, günümüz Türkçesiyle düzeltilmiş geniş bir özetine yer vereceğim:

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR TÜRK DERVİŞLERİ VE ZAVİYELER

Selçuk-Bizans sınırlarında yaşayan bir uç beyliğinin pek kısa bir zaman içinde tarihin seyrini asırlarca değiştirecek kuvvetli bir imparatorluk haline gelivermesi, son zamanlara kadar birçok bilinenden noksan ve anlaşılmaz bir şekilde ele alındığından, içinden çıkılmaz bir mesele teşkil etmekte idi.

Gerçekten, koskoca bir imparatorluğun kuruluşu gibi muazzam bir olay, bizde uzun zaman, sadece Padişahların yetenek ve yiğitliği veya Allah’ın bu saltanatın kurucularına karşı gösterdiği lütuf ve yardım şeklinde izah edilmek istenilmiştir. İlk Osmanlı kaynaklarında kaydedilmiş görülen Sultan Osman’ın rüyası, mucize nevinden meydana gelen bu olayın açıklamasının ancak ilâhî takdir ile yapmanın mümkün olacağına ilişkin inanışın bir ifadesidir.

Bu işin açıklanması gerektiğinin farkına varan daha yeni ve ecnebi tarihçiler ise; Türkler hakkında tetkik edilmeden kabul edilmiş boş inanışları kafalarına koymuş olmalarından ve meseleyi muhtelif yönlerden ve/daha geniş kadrolar içinde yorumlamaya hazırlıkları ve ellerinde mevcut malzeme yeterli olmadığından, içinden çıkılmaz varsayımlarla tarihî gerçeği bozmaya mecbur kalmışlardır. Meselâ, bu meseleyi yeni tetkik etmiş bulunan Gibbons gibi yazarlara göre; Osmanlılarla Asya insan kaynakları arasındaki ulaşımın rakip civar beylikler tarafından kesilmiş olması lâzım geldiğinden, bu devletin kurulması için lüzumlu unsurlar ancak yerli Rumlar arasından tedarik edilebilirdi. Böylece, yeni İslâm olmuş Türklerle İslâmlaşan Rumlardan meydana gelen Osmanlı milleti varsayımı, bu konunun izahında karşılaşılan bütün zorlukları ortadan kaldırmanın anahtarını vermiş oluyordu. Bu suretle Türkler, ancak bu sayede yeni ve büyük bir devleti kurmak için gerekli idarecileri, imparatorluk savaşlarında kan dökecek askeri bulmuş ve Osmanlı imparatorluğunu Osmanlılaşmış Rumlar ve Bizans’ta gördükleri teşkilât ile kurmuş oluyorlardı.

Aşikârdır ki ilmî olmak ve açıklama iddiasında bulunmalarına rağmen, esaslı araştırmalara dayandırılmadan ortaya atılan bu çeşit varsayımlar, sadece göçebe olduğu zannedilen Anadolu Türklerinin yalnız başına bir imparatorluk kurmadıklarına ve kuramayacaklarına dair boş, fakat düne kadar genel bir inanışa dayanmakta ve herhangi bir eleştiriye dayanamayacak kadar temelsiz bulunmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun kökleri ve kuruluşuna ilişkin yapılan araştırmaların şimdiye kadar saplanıp kaldığı bu dar ve geleneksel yorumların anlamsızlığını, son zamanlarda yayımladığı incelemelerinde Prof. Fuad Köprülü, ilim dünyasına göstermiştir. Üstadın Orta Zaman Türk Tarihinin bu çok önemli olduğu kadar çok geniş olan meselesini tamamen yeni bir şekilde ele almış olması nedeniyle, ilme ve uzmanlığa dayanan çalışma yolları açan incelemelerinin bazı ana fikirlerini burada hatırlatmağı uygun görmekteyiz. Çünkü ancak bu sayededir ki, makalemizin konusunu teşkil eden meseleyi hangi amaç ve hangi görüş açısının etkisi ele almış olduğumuzu daha iyi anlatabileceğimizi zannediyoruz. Gerçekten, incelememizin esaslarından birçokları, Prof. Fuad Köprülü’nün kitaplarında daha evvel ele aldığı önemli konulardan bir kaçının daha dar ve sınırlı bir biçimde ve elde mevcut arşiv malzemesiyle işlenmesi suretiyle bir değer ve anlam kazanabilmişlerdir.

Şu halde Prof. Fuad Köprülü’nün kuruluş meselesini ele alış şekli nedir ve ne için birçok olayın anlaşılması ve izah edilmesi için yoğunlaşmamızın zorunlu olduğu noktayı temsil etmektedir?

Her şeyden evvel, yazarın ortalığı mevcut hazır fikirlerden temizlemek için kullandığı ilmî eleştiri yöntemini belirtmek uygun olur. Böyle bir eleştiri karşısında ilk Osmanlı kaynaklarının izah tarzı kadar, düne kadar yabancı âlimlerin saplanıp kaldıkları noktalar da kıymetini tamamen kaybetmekte ve zamanımızın ilmî tarih yöntemlerine göre geri ve kör körüne gelenekçi gözükmektedirler. Şöyle ki:

İlk Osmanlı kaynaklarının, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunu izah ederken Osmanlı Padişahlarının mensup olduğu soyun nereden ve ne zaman geldiğine, dinîne, uç beyliklerinde bulundukları zamanki sosyal hacimlerine, göçebe, köylü veya şehirli oluşlarına, Hıristiyanlar ve diğer Türk beylikleri ile olan ilişkilerine ait verdiği bilgiler eksiktir ve baştan aşağı yeniden incelenmesi gerekir. Bundan başka, meselenin anlaşılması için bilinmesi şart olduğu halde, Osmanlı imparatorluğunun kurulacağı sıralarda Anadolu’nun içinde bulunduğu siyasî ve sosyal vaziyet de, şimdiye kadar, ilmî bir şekilde incelenmemiştir. Bu nedenle, Osmanlı kaynaklarında olduğu kadar, batılı tarihçilerin eserlerinde de Osmanlı tarihi bir göç hikâyesiyle başlar: Dört yüz çadır halkından cihanı zapt eden bir devlet kuran aşiretin Bizans sınırlarında yerleştiği yer, denizin ortasında yalnız başına bir ada gibi, Türk ve İslâm dünyasından uzaktır. Bu itibarla, sürülerine otlak aramak üzere buralara kadar gelmiş olan bu göçebelerin bir müddet sonra düzenli bir ordu teşkil ettikleri, bir imparatorluk kuracak kadar çoğaldıkları görülünce hayrete düşülmektedir. Hâlbuki Prof. Fuad Köprülü’nün yapmak istediği şekilde, olaya biraz daha geriden ve ilmî bir gözle bakmak sayesinde bu nevi hayretlere gerek olmadığı ve her şeyin açıklanabilir bir şekilde gerçekleştiği anlaşılmaktadır:

Osmanlı tarihi, bütün diğer tarihler gibi, bir hanedanın destanını yapmak isteyen tarihçilerin kaydettikleri şekilde tek ve bağımsız bir dizi olaydan ibaret değildir. Her olay kendisini hazırlayan bir sürü sosyal, ekonomik ve dinî şartlarla işlenmiş ve dış tesirlerle dünya yüzünün değişmesine benzer bir oluşla yavaş yavaş doğal bir şekilde hazırlanmıştır. Bu bakımdan siyasî şahsiyetler ve olaylar arkasında onları hazırlayan sosyal nedenleri aramak gerekir. .

Böyle ilmî ve derin nedenleriyle Anadolu tarihi incelenecek olursa, Osmanlı tarihî XIII. asırda Anadolu’da cereyan eden sosyal ve siyasî büyük değişimlerin sürüp gitmesi gibi gözükecek ve bu sayede birçok meseleleri anlaşılmağa daha yakın bir şekilde ele almak imkânı bulunacaktır. Esasen, her şeyden evvel, daha Selçukîler zamanındaki Anadolu fethi de, batıya doğru devam eden büyük Türk göçünün, sistematik bir yerleşme ve kolonizasyon işi olduğu hatırda tutulmalıdır.

Nitekim Prof. Fuad Köprülü tarihi belgelerde, XII. ve XIII. asırlara doğru yapılan büyük çapta yerleşmelere ait mevcut kayıtların tamamının incelenmesini tamamlamak suretiyle, Selçukîlerin yerleştirme siyasetlerinin bazı esaslarını tespit etmek imkânı bulunduğunu kaydetmektedir. Anadolu’da muhtelif tarihlerde meydana geldiği kesin olan önemli hacimlerdeki nüfus hareketlerinden başka, olayın ilmî bir şekilde anlaşılması için aynı surette önemli olan, Anadolu’daki nüfusun göçebe, köylü ve şehirli oranlarıyla; Orta Asya, Mısır, Suriye ve Rusya arasındaki büyük göç ve ticaret yolları üzerinde kurulmuş olan Selçuk devletinin ekonomik ve kültürel ilerlemeleri gibi önemli konuları da gözden geçirmek gerektiğine inanan Profesör, ayrıca Moğol İstilâsıyla Anadolu’da ortaya çıkan yeni durum üzerinde özellikle durmak gerektiğini belirtmiştir.

Gerçektende, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu meselesinde öne çıkan bu olayların büyük rolü olduğu herhangi bir tereddüde meydan vermeyecek kadar açık gözükmektedir:

Türk orta zamanının edebî, sosyal ve bilhassa dinî tarihi üzerinde uzun senelerden beri giriştiği çok verimli ve orijinal çalışmalarının verdiği hakla Prof. Fuad Köprülü kitabında, bu asırlarda Anadolu’da meydana gelen dinî ve Müslüman mistik tarikatlarının kuruluşlarında Orta Asya’dan gelen akınların ve Türk Moğol şamanizminin etkilerini ve oynadığı rolü hatırlatması, kayda değer olduğu gibi; Moğolların öncüsü olarak gelen göçebe Türkmenlerle Anadolu nüfusunun doyuma geldiği bir sırada, imparatorluğun sosyal ve hukukî kadroları içinde sıkışan bu göçebe unsurların ne büyük bir kuvvet teşkil ettiklerini ve ne geniş bir teşkilât içinde birbirine bağlı bulunduklarını Babâî isyanında Selçuk devletini pek fena bir halde sarsmış olmalarıyla göstermiş olduklarını tespit etmesi de bizim bu makaleyi yazarken daima göz önünde bulundurduğumuz fikirlerden birini teşkil etmektedir.

Gerçekten, 1242’de Erzurum’u alan Moğollar, Sivas ve Kayseri’yi yağma ettikten sonra çekildilerse de, Selçuk devleti onların tabiiyetine girdi ve bu istilâdan sonra, Moğol imparatorluğunun diğer kesimleriyle kurulan ilişki dolayısıyla, yeni bir takım göçlere yol açıldı. Bu suretle Anadolu, muhtelif devirlerde kadınları, çocukları ve davarları ile beraber gelen Moğol işgal orduları, Moğol valilerinin askerleriyle doldu. Bu durum karşısında, batıya doğru akın o kadar doğal ve zorunlu bir olay haline gelmiş bulunuyordu ki, Profesöre göre, eğer Anadolu’da ortaya çıkan bu karışıklık , fetih sayesinde batıya doğru boşaltılmamış olsaydı, sosyal hayatta derin huzursuzluk doğurarak iç karışıklıklara ve mevcut sosyal düzenin yıkılmasına neden olabilirdi.

Diğer taraftan, Prof. Fuad Köprülü’ye göre, Gibbons’un iddiasının tamamen aksine olarak bu asırda Anadolu ve Osmanlıların yaşadıkları uç beylikleri ile diğer Türk ve Müslüman dünyası sıkı bir ilişki içerisindeydi. Bu devirde putperest Moğollara karşı İslâmlaşmaya devam eden Anadolu’da kışkırtmalarda bulunan Altın Ordu devleti ile, Suriye ve Mısır Memlûkları kısacası İslâm ve Türk dünyasının her tarafı, Anadolu ile sıkı bir ilişki halinde bulunmakta idi. Hudutların yalnız göçebe değil, Türk-İslâm dünyasının her tarafından gelmiş şehirli unsurları ve o kapsamda ulema, şeyh ve zanaat sahibi her türlü göçmen kafilelerini cezp etmiş olması, bu tespiti doğrulamakta idi.

Demek oluyor ki, Osmanlı imparatorluğu kurulmaya başladığı zaman, bu kadar geniş sınırlar içinde kaynaşmakta olan bir dünyanın dört bir tarafında meydana gelen dinî ve sosyal akımları, bilgi ve tecrübeye sahip insanları ve manevî kuvvetleri kendi arkasında buldu.

İşte konu edilen akımları bulmak ve is başında göstermek çabası, Prof. Fuat Köprülü’nün, Osmanlı imparatorluğunun ani kuruluşu mucizesini açıklamak için, ortaya attığı fikirlerin ve yaptığı ilmî açıklamalarının en önemlilerinden birini teşkil etmektedir. Zira ancak bu sayededir ki; Osmanlılaştırılmış Bizanslılar, devşirmeler, İslâmiyeti kabul etmiş esirler varsayımını kullanmaya gerek kalmadan, Osmanlı İmparatorluğunun kurulması için lâzım gelen kan ve kol kuvvetini, akıl ve siyaset adamını Osmanlıların, bilhassa ilk zamanlarda, nereden bulmuş olduklarını anlamak mümkün gözükmektedir. Gerçekten, Osmanlı tarihinde, özellikle İstanbul’un fethine kadar, kitleler halinde İslâmlaşma ve devletin kozmopolitleşmesi söz konusu değildir. Bilakis, Osmanlı idare teşkilâtı Selçukî ve İlhanilerin devlet ve idare geleneklerine göre tesis edilmiş ve devlet işlerinde başlangıçta daha fazla Selçuk idarî teşkilâtına mensup yüksek Türk aristokrasisi ve memurları kullanılmıştır. Bu Türk idare adamları devşirme unsurlar lehine ancak XV. asırdan sonra azalmağa başlamıştır. Esasen Fuad Köprülü’ye göre, muhtelif unsurlardan meydana gelen her büyük imparatorluk için sarayın bir müddet sonra atsızlar ve soysuzlardan karışık Kapı Kulu yaratması ve kozmopolitleşmesi kaçınılmaz bir olaydır. Abbasîler ve Bizanslılar için doğal karşılanan bu hal, Osmanlı imparatorluğunda neye Türklerin kabiliyetsizliğine veriliyor? Bizans’ta birçok imparatorların yabancı unsurlardan yetişmiş olması, Bizans Rumlarının idare kabiliyetine sahip olmadığını mı ispat eder?.

Türklerin, Osmanlı imparatorluğunu kurmak için gerekli kuvvetleri nereden bulduklarını göstermek itibariyle, Fuad Köprülü’nün o asırlarda Türk Anadolu’daki dinî ve sosyal hareketlere ait yaptığı açıklama, yukarıda söylediğimiz gibi, çok kıymetlidir ve bu husustaki esas fikir şu şekilde açıklanabilir.

Osmanlı imparatorluğunun kurulmakta olduğu zamanda Anadolu’daki uç beylikleri, medenî bir hayatın kaynağı olan Türk ve İslâm dünyasının her tarafından gelmiş her sınıftan ve meslekten adamlarla doludur: Iran, Mısır ve Kırım medreselerinden çıkan hocalar, orta ve doğu Anadolu’dan gelmiş Selçukî ve İlhami bürokrasisine mensup şahsiyetler, muhtelif tarikatların vekilleri İslâm şövalye ve misyonerleri diyebileceğimiz dervişler. Bunlar arasında özellikle, Paşazade tarihinde Gaziyânı Rum diğer tarihlerde Alpler (kahraman , savaşçı mânasına) veya Alp Erenler namı altında anılan ve daha İslâmiyetten önce bütün Türk dünyasında mevcut olan eski ve geniş bir teşkilâta mensup Türk Şövalyeleri mevcuttu. Gerçektende: Osman Gazinin arkadaşlarından bir çocuğun unvanı olan bu Alp tâbiri dikkate değerdir. Bunlardan şehirlerde ve İslâm dünyasına mensup bazı dinîlerin tesiri altında kalmış olanların unvanı sonradan Gaziye dönüşmüş gözükmektedir. Yine aynı kitapta ismi geçen Ahıyânı Rum yani Anadolu Ahileri ile; Horasan Erenleri de denilen Abdalânı Rum yani «abdal» ve «baba» ismini taşıyan ve bilhassa Türkmen kabileleri arasında telkinlerde bulunan ve umumiyetle Osmanlı Padişahlarıyla bütün harplere iştirak etmiş bulunan delişmen tabiatlı ve garip tavırlı dervişler bulunmakta idi. Aşık Paşazade tarihinin Bacıyânı Rum yani Anadolu Bacıları dediği ve haklarında bilgiye sahip olmadığımız teşkilât veya tarikattı saymaz , diğerlerini ele alacak olursak, bunların her birinin Türk ve İslâm dünyasının her tarafında şubeleri olan ve bu günkü Komünist yahut farmason teşkilâtına benzeyen teşkilâtı bulunan tarikatlar olduğunu görürüz. Kökleri bu suretle geniş Türk ve İslâm dünyasına yayılmış olan bu gibi teşkilât vasıtasıyla her tarafla temas halinde bulunan Osmanlıların ise, Osmanlılaşmış Rumların yardımına muhtaç olmadan daha evvelki emsal Türk imparatorlukları gibi büyük bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bu kuvvetlerden istifade etmiş ve kendilerine lâzım gelen her türlü unsurları onların arasından bulmuş olduklarına şüphe yoktur. Burada, yalnız bazı büyük şehirlerde ve burjuvalar muhitinde değil, uç beyliklerindeki köylerde de bilhassa şubeleri olan Ahi teşkilâtının Anadolu’daki faaliyetlerinin Osmanlı imparatorluğunun kurulmasında büyük rol oynamış olduğunu kaydetmek gerekir. Prof. Fuad Köprülü’ye göre; «Gazi» Osman’ın kayınpederi şeyh Edebâlî ile silâh arkadaşlarından bir çoğunun hattâ Orhan’ın kardeşi Alâeddin’in bu tarikata mensup bulunuşu, ilk piyade askerî üniformasının Ahi üniforması oluşu ve Yeniçeriler için Ahi başlığının kabul edilmiş olması, bu bakımdan son derecede anlamlıdır.

Bu mistik tarikat ve teşkilâtın ne büyük bir kuvvet temsil ettiğini, aralarına aldığı halk kütlesini belli sosyal düzen için nasıl harekete geçirerek zamanlarının olaylarında büyük roller oynamış olduklarını tarih esasen kaydetmektedir: Selçuk devletinin en kuvvetli bir zamanında Babaî’lerin Anadolu’daki bütün Türkmen aşiretlerini birden harekete getirmek suretiyle bu devleti fena halde sarsmış oldukları bilinen bir gerçektir. Fethi başarmak için Osmanlı ordularına yalnız teşkilâtlı ve imanlı savaşçı temin etmekle kalmayıp, bu misyoner dervişlerin dinî ve sosyal fikirler propagandasıyla da, halk kütleleri arasında çok faal bir maya gibi faaliyete geçerek, o memleketlerin sosyal bünyesinde ve siyasî kuruluşunda büyük yenilikler yapmak için uygun kaynaşmayı yaratmakta, temsil ve fetih işlerini kolaylaştırdıkları da muhakkaktır. Rum İlinin İslâmlaşmasında bu misyoner derviş gruplarının oynadığı rol her halde büyüktür.

Hattâ daha ileri giderek bazı delillere göre diyebiliriz ki, orta zaman Hıristiyan hukukiyâtına karşı yeni bir sosyal düzen ve adalet görüşü taşıyan ve esrarengiz bir din propagandası şekline bürünen misyoner Türk dervişlerinin telkinleri ordularla birlikte ve hattâ ordulardan evvel fethe çıkmış ve karşı tarafı daha evvel manen fethetmiş bulunmaktadır. Demek oluyor ki, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu işinde çalışan kuvvetler böyle birikimi yüksek derin ve uzak kaynaklardan gelmekte ve Hıristiyan ve İslâm dünyaları gibi iki ayrı dünyanın maddî ve manevî bütün kuvvetleriyle karşılaşması şeklinde tarihi işlemektedir.

Prof. Fuad Köprülü’nün, incelememizin mânasının anlaşılması için zorunlu bir giriş olarak kabul ettiğimiz temel görüşleri aşağı yukarı bunlardır. Bu fikirlerden hareketle, biz, Osmanlı tarihinde imparatorluğun kurulmasıyla beraber, toplumsal yapısının kendisine has özel şeklini alması için yoğrulması hususunda iş başında çalışan demografik ve dinî sebepleri tespit etmeğe çalışacağız. Kanaatimizce, yine aynı fikirlerin kuvvetle ortaya koyduğu gibi, Türk tarihinin bir savaşlar ve antlaşmalar tarihi, bir hanedan destanı olmaktan kurtarılarak hakikî bir izahını yapmak ve anlaşılmasını temin etmek için bu konuları ele alarak hemen işe başlamak gerekmektedir. Bu sebeple, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu olgusunu daha iyi izah edebilmemize yarayacak olan böyle bir varsayımı güçlendirecek mahiyette gördüğümüz bazı belgeleri , çok özel bir bakış açısı ile yapacağımız açıklamalarla okuyucularımıza sunacağız.

a. Kolonizatör Türk Dervişleri

Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşu olgusunu, Anadolu’dan gelen bir toplum göçü ; daha doğrusu Anadolu’da istikrarını bulamayan bir göç akınının ve toprağa yerleşmek üzere olan bir nevi göç eden göçebelerin temsil ettiği kudretin kendisine yer bulmak için önüne geçen siyasî sınırları yıkıp gücünün yettiği bir yere, Tuna boylarına ve Arabistan çöllerinin içlerine kadar yayılması olayı olarak ele almak ve yorumlamak gerektiğini yukarıda söylemiştik, imparatorluğun kuruluşundan önce Anadolu’da büyük bir izdiham halinde yoğunlaşan Orta Asya göçlerinin öteden beri bu istikametlerde yayılmağa aday bir gücü temsil ettiklerini ve ilk Osmanlı Padişahlarının imparatorluğun kurulması için lâzım gelen askeri ve bu imparatorluğa bir Türk devleti damgasını vuran her nevi kuvveti bu büyük insan hazineleri içinden bulmuş olduklarını da görüyoruz.

Böyle bir imparatorluğun kurulması olgusunun büyük ölçekli nüfus kitlelerinin yer değiştirmesi olayı ile aynı zamanda meydana geldiğini göstermek için; istilâlarla birlikte göçebe unsurların bu harekâtı temin edecek bir şekilde kolaylıkla ve başarıyla ileri sürülmüş olmalarını, çeşitli bölgelerin imar ve iskânı için kullanılan sürgün usullerini ve topraklandırma ve toprağa yerleştirme siyasetinin bu hususta oynamış olduğu rolü de başka bir yerde izah edeceğiz. Biz şimdilik burada bu nüfus hareketlerinin ve büyük çapta kolonizasyon işinin dikkat çekici sonuçlarından birini gözden geçirelim:

Bahsetmek istediğimiz konu; Sahipsiz ve tenha yerlerde, boş topraklar üzerinde bu Orta Asyalı göçmenler tarafından kurulan bir nevi Türk manastırları olan zaviyelerle, yeni bir memlekete gelip yerleşen kolonizatör Türk dervişleridir.

Gerçektende , Prof. Fuad Köprülü’nün incelemelerine istinaden Müslüman mistik tarikatlarının kuruluşunda Türk-Moğol şamanizminin tesirleri olduğunu ve neticede Orta Asya’dan gelen akınlarla birlikte Anadolu’ya yeni birtakım dinî cereyanların sokulmuş olduğunu kaydedebiliriz. İşte bizim burada bahsetmek istediğimiz dervişler, kendileriyle beraber memleketlerinin örf ve âdetlerini, dinî usul ve esaslarını da beraber getiren insanlardır ki bunların içinde Türk-İslâm memleketlerinden Anadolu’ya doğru mevcudiyetini kayıt ve işaret ettiğimiz göç akınını sevk ve idare etmiş girişimci kafile reisleri, bu istilânın öncüsü olmuş kolonlar, gelip yerleştikleri yerlerde hanedan tesis etmiş soy ve mevki sahibi mühim şahsiyetler vardır. Bu dervişlerin dikkat çekici din ve dünya görüşleri , daha eski Türk memleketlerinden gelen göçmen kitlelerinin getirdiği din ve dünya görüşlerinin aynı olduğu gibi, müritleri de çoğunlukla kendi aile ve soylarının üyeleridir. Bu sebepledir ki bu unsurlar sayesinde Anadolu, ayrı bir teşkilât ve örf ve adetlere sahip insan yığınlarıyla beraber, onların getirdiği dinî ve mistik cereyanların da kaynaşmasına bir sahne teşkil etmekte idi. Bu sıralarda karşımıza çıkan dikkat çekici şahsiyetlerin haklarında bilâhare uydurulmuş hayat hikayeleri de genel olarak kabul edildiği gibi derviş, tarikat kurucusu ve keramet sahibi insanlar gibi anlatılmış olmalarına rağmen; toplum psikolojinin bilinen kanunlarına uyarsak onları kuşatan bu dinî parlaklığın gerçek mânasını keşfetmek güç değildir. Onlar yeni bir dünyaya, yâni diğer bir Amerika’ya gelip yerleşen halk yığınları için, sosyal ve siyasî büyük bir rol oynamış büyük kahramanlar, bu karışık devirde halkın içinden yetişmiş yetkin şahsiyetlerdir ve bu itibarla onları son zamanın dilenci dervişlerinden dikkatle ayırmak gerekir. Tabiî ki biz burada ne Anadolu din tarihinden ne de çeşitli tarikatların birbirine benzeyen ve benzemeyen taraflarından bahsetmek niyetinde değiliz. Dervişlerle ve zaviyelerle alâkamız, onların Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu olgusunun anlaşılması için üzerinde ısrarla durduğumuz bu batıya doğru akın işinde bize birer temsilci ve öncü gibi gözükmelerinden ileri gelmektedir. Bir çok köylere ismini veren, elinin emeği ve alnının teriyle dağ başlarında yer açıp yerleşen, bağ ve bahçe yetiştiren dervişler; ve daima batıya doğru Türk akını ile beraber ilerleyen benzerlerini doğuran zâviyeler ve bu zaviyelerin harbe giden, siyasî nüfuzlarını Padişahların hizmetinde kullanan, zaviyelerinde Padişahları kabul eden ve onlara nasihat veren şeyhler, bizim ilgimizi çekecek bir çok özelliklere sahiptirler. Hele onların daha fazla yarı göçebe Türkmenler arasında telkinlerde bulunuşu, köylerde yaşayışı, toprak işleriyle meşgul gözükmesi ve yerleşim için dağdan ve bayırdan toprak açması bu ilgiyi şiddetlendirmektedir. Gerçekten, bilahare tanıyacağımız dervişlerin şehirlerdeki tekkelerde âyîn ve ibadetle meşgul olan ve sadaka ile geçinen temsilcilerinin aksine olarak, sürekli kırlara, boş topraklar üzerine yerleşen ve henüz bir devlet memur ve aylıkçısı şekline girmemiş olan bu dervişlerin hayatı ve onları oralara iten kuvvetlerin mânası anlaşılmağa lâyıktır.

b. Bazı Tarihî Simalar

Bu suretle, çeşitli memleketlerden gelmiş insanların ve onların temsil ettikleri görüşlerin kaynaştığı Osmanlı İmparatorluğu; o zamanki Türk-İslâm âlemi içinde yeni bir dünya, bir başka Amerika teşkil ettikten sonra, her türlü yeniliklere sahne yeni bir hayatın hazırlandığı yeni bir âlem haline girmiş bulunuyordu. Dünyanın her tarafından gelmiş her fikir, her türlü insan ve malzeme kuvveti onun zamanın dünya çapında bir Türk ve İslâm dünyası imparatorluğu olarak kurulmasına hizmet ediyordu. İmparatorluğun kuvvetini aldığı kaynakların çokluğu ve bu nevi kozmopolitliği, kuruluş devirlerinde bu devletin kurucuları yanında toplanmış olan şahsiyetlerin çeşitli akımların temsilcisi olan çeşitli köklere sahip kimselerden meydana gelmesiyle sabittir. Bu suretle bu şahsiyetlerin kimler olduğunu tespite çalışmak bu adamların şahsiyetinde imparatorluğun kurulması için iş başında olan kuvvetleri çalışırken görmek demek olacaktır. Bu bakımdan isimleri bir tesadüf gibi tarihlere geçmiş olan bazı şahsiyetler ve onlar adına üretilmiş pek saf ve pek basit gözüken hayat hikayeleri , bize incelememizin geleceği için geniş ufuklar açan kıymetli görüşler ilham edecek vaziyette bulunmaktadırlar.

Gerçektende, Osman Gazi’nin silâh arkadaşları kimlerdir, kimlerle konuşmuş ve kimlerin yardımını ve hayır duasını istemiştir. Bu konuda elimizde mevcut kayıtlar, çoğunlukla zannedildiğinden çok daha anlamlıdır.

İlk Osmanlı Padişahının kızıyla evlenmek suretiyle akrabalık ilişkisi kurduğunu şeyh Edebalî kimdir, ve böyle nüfuzlu bir adamla bir nevi siyasî anlaşmayı gerçekleştiren bu evlilik ne gibi şartlar altında yapılmış ve neticesi ne olmuştur? Rüyada bu şeyhin kuşağından çıkan bir ay Osman’ın koynuna girmekte ve oradan gölgesi bütün âlemi tutan bir ağaç halinde yükselmekte olduğuna göre rüyayı gören şahsın bu şeyh ile tanışık olması ve gölgesi âlemi tutan bir ağaç hayaline sahip olacak kadar siyasî emeller besleyecek vaziyette bulunması; rüyayı tâbir eden şeyhin de hiç olmazsa, böyle bir rüyanın ifade ettiği fikrin gerçekleştirilmesini mümkün karşılayacak kadar olayların bu hususta hazırlamakta olduğuna dair bir sezi; ve tecrübeye sahip oluşu gerçekten anlamlıdır. Bu cinsten rüyaların Osmanlılardan evvel diğer hanedan temsilcilerine de gördürülmüş olması, bu cinsten hikâyelerin alelade bir masal ve fantezi olduğunu kabul ettirse bile, bu rüya hikâyesi münasebetiyle Osman oğullarının böyle bir şeyhle sıkı ilişkilerini öğrenmekte ve şeyhin kızıyla konu edilen evlenme hikâyesini hakikaten anlamlı bulmaktayız. Bu şeyh ile ilgili yapılan tüm açıklamalar onun mâlî gücünün ve siyasî nüfuzunun büyük olduğunu ve ünlü ve zengin bir adam olduğunu göstermektedir. Misafirhanesi hiç bir zaman boş kalmamaktadır. Bununla beraber, Âşık Paşa Zadeye göre, bütün bu işaretlere ek olarak , bu meşhur adam bir dervişti de.

Bu nüfuzlu şeyh ile Osman Gazi’nin ilişkisi konusu , Osman Gaziye verilen bu müjde ve bahsedilen ilişkilerin sağladığı yardım karşılığında , kendisi Padişah olduğu takdirde gerek bu şeyhe ve gerekse müritlerine yâni bütün zümreye ve teşkilâta, bir şey vaat etmesi gereği konu edilince , gerçek bir siyasî anlaşma şeklini almaktadır. Gerçektende, Neşrinin şeyh Edebâlî’nin oğlu Mehmet Paşadan naklettiklerine göre, bu şeyh ve müritlerinin Osmanlı memleketlerinde işgal ettikleri mevkiye bakılırsa, bu sıkı ilişki ve kız alma hikâyesinin gerçekte karşılıklı bir anlaşmadan ibaret olduğu meydana çıkmaktadır. Bu anlaşmanın nişanı olarak Osman, atasından kalmış bir kılıcı vermiştir. Burada Ertuğrul Beye ait olarak gösterilen kılıç, dervişin elinden köyünün sonra gelecek Padişahlar tarafından geri alınmaması için verilmiştir. Aynı olaya ait farklı anlatımlar olsa da bunlar, Osman’ın bu tarikattan birçok dervişlere yardım karşılığında sadece bir köy değil belki birçok köy ve kasabalar vaat etmiş olmasını da hatırlatabilir. Osman’ın evvelce bahsi geçen bir çok dervişlere yazılı nişan yerine kılıç verişi, tarihçilerin izah etmek istediği gibi, Osman’ın yazı bilmemesine değil, belki henüz resmen nişan vermek yetkisine sahip olmayışı veya sıkışık vaziyette bu tarikatın dervişlerine yazılı bir kâğıttan çok daha kıymetli ve kendisinden sonra gelecek evlâtları üzerinde de etkili olacak bir ata kılıcı vermeğe mecbur edilmesiyle, yahut da kendisinin her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak bir garanti vermek istemesiyle açıklanmalıdır. Tüm açıklamalardan Şeyh Edebâlînin nüfuzlu bir Ahi Şefi, kardeşinin de bir Ahi olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekten Bursa fethinde Orhan’a yoldaşlık eden Ahî Hüseyin, bahse konu Şeyh Edebâlînin kardeşi Ahî Şemseddin oğlu idi.

Baş tarafta, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu olgusunu incelerken, Prof. Fuad Köprülü’nün o zamanlar Anadolu’da kuvvetli bir teşkilât halinde mevcut olan bu Ahî zümrelerine mensup şahsiyetlerin bu devletin kuruluşunda büyük bir rol oynadıklarına ait fikirlerinin özünü belirtmiştik. Bu cinsten dinî teşkilât, mevcut delillerden anlaşıldığına göre diğer Anadolu Beyliklerinin kurulmasında da büyük bir rol oynamıştır. Anadolu’da, Osmanlılardan önce kurulmuş olan diğer beyliklerin de Osmanlılar gibi çeşitli tarihlerde Anadolu’ya gelen veya nakledilen Oğuz yani Türkmen boylarının Bizans ve Kilikya sınırlarına yerleştirilmesi sonucu meydana geldiği düşünülecek olursa, Türkmen kabileleri arasında yayılmış olan dinî tarikatların ve bu tarikatları temsil eden şahısların nüfuzu kendiliğinden meydana çıkar. Selçuk devletinin sarsılmasında bu Türkmen kabilelerine dayanan Babâîlerin isyan ve propagandalarının tesiri olduğu gibi, aynı Babâî şeflerinin Ertuğrul ve Osman Gazi zamanında faaliyette bulundukları ve Karaman oğullarının da bağımsız bir devlet kurmasında Babaîliğin ve Babâî şeflerinin büyük bir rol oynamış olduğu anlaşılmaktadır.

Ahilikle Babailiğin ve burada çeşitli temsilcilerinin isimlerini saydığımız muhtelif tarikatların birbirleriyle olan ilişkilerini tam anlamıyla belirleyememekle birlikte, bu tarikatların temsilcilerinin Türkmen kabileleri üzerinde telkinlerde bulunduğu, Türkmenlerle birlikte onları temsil eden bu dervişlerin ve tarikatların de orta Asya’dan gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Diğer tarikatlar gibi Ahiliğin de yalnız şehirlerdeki Burjuva sınıflarına has bir teşkilât, meslekî zümrelere ait kuruluşlar olmadığı ve bir çok Ahi reisinin köylerde yerleşmiş olduğu da dikkat çekmektedir. Ve biz burada, henüz tam anlamıyla aydınlatılamamış olan bu meselelerin üzerinden atlayarak, gerek Ahileri gerek diğer tarikat kurucularını köylerdeki faaliyetleriyle, bilhassa köylerde kurdukları tekke ve zaviyeler ile, memleketin imar ve iskânı ile dinî propaganda işlerine yaptıkları yardım bakımından ve tamamen özel bir açıdan inceleyeceğiz. Anadolu’da dinlerin tarihi, şehirlerin ve şehre ait kuruluşların tarihi bizim konumuzun dışındadır. Bununla beraber, bu hususta daha fazla bilgiye sahip olmak bizim işimizi de çok kolaylaştırabilirdi.

Buraya kadar Osman oğullarının bir devlet kurmak teşebbüslerinde ilk günden itibaren esrarengiz gözüken bâzı şahsiyetlerin ve onlar vasıtasıyla bir takım dinî ve siyasî teşekküllerin yardımından istifade etmiş olduklarını ve bu yardımların daima kendilerine bir takım arazinin mülkiyet haklarının veya sadece toprağın temin ettiği menfaatin bırakılması şeklinde ödüllendirilmiş olduklarını görmeğe alıştık. Bu hususta, Osman Gazi’nin kayın atası Şeyh Edebâlî ve müritlerine Osman Gazi’nin daha Padişah olmadan vaat ettiği köyler ve ellerine verilen nişanlardan sonra; aynı şekilde Anadolu’da son zamanların siyasî olaylarında büyük bir rolleri olan tarikat temsilcilerinin birisi de Bursa’da türbesi olan Geyikli Babadır.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi , Osman oğulları ile beraber, bir çok şeyhler gelip Anadolu’nun batı taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş göçmenlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fetih yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müritleriyle beraber tarım ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Gerçekten, o zamanlar bu dikkatleri çeken dinî cemaatlere hemen her tarafta rastlanılmakta idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyelerin ordulardan daha önce sınır boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran nedenlerden biri oluyordu.

Bursa’nın fethini takiben , Evliya Çelebinin kaydettiği gibi Belh, Buhara ve Horasan taraflarından nice erenlerin gelip yerleşmeleri de anlamlıdır. Ve esasen, Bursa’da türbesi olanlardan Şeyh Abdal Murad Horasan erenlerinden olup Bursa fethinde bulunmuştur. Şeyh Abdal Musa Yesevî fakirlerindendir ve Hacı Bektaş ile Anadolu’ya gelmiştir. Emîr sultan Hüseynî soyudur. Buhara’da doğmuş büyümüştür. Şeyh Geyikli Baba Sultan da Yesevi fakirlerindendir ve bir Türkmen kabilesine mensup olması gereken Geyikli Baba’ya , Bursa’nın fethini takiben Orhan Gazinin ziyarette bulunup hediye olarak bir ağaç getirip dikmesi de anlamlıdır.

Askerî istilâlarla birlikte, ilerde inceleyeceğimiz gibi, bir çok aşiretlerin veya köylü ve asker halkın kendiliğinden gelip yerleşmesi ile veyahut mecburî iskân ve sürgünlerle birlikte gelen ve aynı akımlarının başka şekildeki ifadesi olarak derviş sıfatlı insanların az çok bir teşkilâta tâbi akınları, boş yerlere gelip yerleşmeleri ve orada bir nevi Türk yerleri ve manastırlarını kurdukları ve oralarını yavaş yavaş bir köy, bir kültür ve tarikat merkezi halinde teşkilâtlandırdıkları görülmektedir. Başlangıçta Türk nüfusunun sürekli batıya doğru taşmasının o kadar tabiî bir sonucu olan bu teşekküller, Anadolu içinde bu taşıp yayılmanın bütün aşamalarını tespit etmeğe hizmet edecek vaziyette adım adım ilerlemişlerdir. O kadar ki bu kolonizatör Türk dervişlerine ve onların köylerde tesis ettikleri tekke ve zaviyelere , Türk istilâsı ile birlikte ilerleyen bir şekilde, bütün Anadolu’da rastlanılmaktadır. Aynı göçmen akını batıya doğru taştıkça bu akının öncüleri olan dervişler ve onların kurdukları zaviyeler batıya doğru ilerlemiş ve çoğalmıştır. Bu yayılış hakkında oldukça tam bir fikir vermeğe yardım edecek birçok kayıtın bulunması, incelememiz için ortaya koyabileceğimiz kıymetli noktalardan birini temin etmektedir. Türk tarihi için bu kadar büyük ve önemli bir meselenin açıklığı kavuşturulması için bundan böyle girişilecek çalışmanın kıymetli yardımcılarından biri olarak yorumlayacağımız bu kayıtları ne şekilde anlamak lâzım geleceğine ait burada verdiğimiz izahat ise, ancak bir «deneme» niteliğindedir.

Bu kayıtlara göre, başlangıçta ve aslen bu şekilde kendiliğinden bir kolonizasyon hareketini temsil eden bu zaviyelerin kuruculuğu ve şeyhliği vazifesi, yavaş yavaş devlet şekillendikçe , bir memurluk şekline girmiş ve nihayet bu devlet müesseseleri de soysuzlaşarak bir nevi asalaklaşma ile sonuçlanmışlardır. O kadar ki, son devirlerin dilenci dervişleri ve tembelhane haline dönüşen tekke ve türbeleriyle söz ettiğimiz kurumlar arasında hiç bir ilişki kalmamıştır.

Elbette, Osmanlı İmparatorluğu kurulacağı devirlerde Anadolu’ya doğru yapılmış olduğunu gördüğümüz bu derviş akını ve bu dervişlerin köylerde yerleşerek toprak işleri ve din propagandası ile meşgul olmaları hareketi ve zamanın beylerinin bu gibi kolonizatör dervişlere bir takım muafiyetler, haklar ve topraklar bahşetmek suretiyle onların kendi memleketlerine yerleşmelerini temine çalışmaları, Anadolu istilâ ve iskânları kadar eskidir ve bu istilâların şiddetine uygun bir şekilde kuvvet ve ehemmiyet kazanmışlardır. Bu itibarla, Osman oğulları beyliğinin kuvveti gün geçtikçe artmakta olduğu sıralarda bu teşkilâtın Anadolu’da ancak öteden beri mevcut akımları devam ettirdiğini ve belki ancak son siyasî hareketler dolayısıyla daha fazla bir hareket ve faaliyete meydan vermiş olduğunu kaydedebiliriz. Nitekim Anadolu’da rastlanan zaviyelerin çoğunun Osmanlılardan evvelki beyliklerin himaye ve izinleriyle kurulmuş Ahî zaviyeleri olması gerekir. Bu Ahiler ve şeyhler, biraz sonra Osman oğulları zamanında olduğu gibi, bu devirlerde mevcut hak ve imtiyazlarını gelene ve gidene hizmet etmek karşılığında almışlardır. Hattâ bâzıları bu yerlerdeki yabancıları kovup buralara yerleşmişlerdir .

İlk Osmanlı Padişahları da, aynı geleneği sürdürerek mevcut zaviye şeyhlerini muhafaza ettikleri gibi; bir çoklarının yeniden yerleşip zaviye açmasına da yardım etmişlerdir. Osman Beyin ve Orhan Gazinin şeyhlerle olan ve tarihi kayıtlarda yer alan ilişkilerine daha önce değinmiştik. Tarihi kayıtlardan bu hanedanın şeyh, Ahi ve benzeri dinî teşkilâta mensup kimselerle olan ilişkileri de takip edilebilmekte ve Osmanlı Padişahlarının Rumeli’ndeki fetihleri ve icrââtları esnasında bir takım Ahiler, Şeyhler ile ilişkide oldukları görülmektedir. Aynı teşkilât, aynı akın Rumeli’ne de geçmiş ve kendisine has usullerle oraları da Türkleştirmeğe, İslâmlaştırmağa ve imar etmeğe çalışmağa koyulmuştur. Diğer taraftan, Rumeline ilk Osmanlı Padişahlarıyla birlikte geçen bu dervişler fetihleri de beraber yapmışlardır.

Sınıra yakın yerlerde zaviyeler kuran , köy inşa eden bu Bektâşî şeyhleri , aynı zamanda hizmetleri takdir edilen jandarmalar, dağ başlarında emniyeti temine kadir tabiatta insanlardır. Ve, ilk zamanlarda ancak bu gibi hizmetleri karşılığında geleneksel vergilerden muaf tutulmuşlar ve kendilerine dağ başında ancak bir harabenin mülkiyeti verilmiştir. Gerçekten de , bu devirlerde henüz yüzlerce köylerden haraç toplayan Bektaşi dergâhlarından eser yoktur. Dağ başlarını, boş ve çorak toprakları işlemek için yerleşen, çocukları çoğalınca köyler tesis eden ve yerleştikleri toprakları yavaş yavaş bir kültür ve iktisat merkezi bir kasaba haline sokan bir takım göçmenler mevcuttur. Dağ başlarında yerleşen bu göçmenlerin orada tutunup çoğalmaları da onların gücünü göstermektedir. Bunlar gözü pek ve azimkâr Türk kolonları, bu memlekete yalnız bir fatih ve işgal ordusu olarak gelmeyen Türklerin memleket ve toprak köşeleridir. Yeni fethedilen bir Hıristiyan memleketinde, bu şekilde gelip dağ başlarında yerleşecek, oraların imar ve emniyeti ile meşgul olacak ve tesis ettikleri merkezlerle Türk dil ve dinini yaymağa başlayacak misyonerlere ve gönüllü göçmenlere sahip olmak ise; yeni kurulmakta alan Türk devletinin en büyük gücünü temsil etmekte olduğu meydandadır, imparatorluğu kuran kuvvet işte kendisinden bu kadar emin, kendiliğinden taşan ve atılgan bir istilâ kuvveti idi.

Bu dervişlerin geldikleri yerlerde fevkalâde imtiyazlarla karşılaştığını da zannetmek doğru değildir. Bir asker gibi savaşabildiği halde yine bir köylü gibi çalışan bu dervişlerin çoğu bu devirde henüz öşürden bile muaf değillerdi. Gerçektende, bu devirlerde gördüğümüz dervişler, henüz bizzat ziraatla meşgul olan ve bağ bahçe yetiştirmekle , zaviye ve değirmen inşa etmekte becerikli olan çalışkan insanlardır. Vakitlerini âyîn ve ibadetle geçirdiklerine, başkaları sırtından yaşadıklarına dair ortada henüz hiç bir delil mevcut değildir.

c. Köylerde Zaviyeler Nasıl Kurulur

Kuruluşları incelenen zaviyeler , sosyal ve dinî önemli akımların doğurduğu önemli propaganda ve kültür müesseseleri, yeni açılan memleketlerde yerleşen Türk göçmenlerin yerleşme ve teşkilâtlanma merkezleridir. Sözü edilen tekke ve zaviyelerin kurucuları veyahut nâmına kuruldukları şeyhler ve dervişler de çoğunlukla o köylerde yerleşen göçmenlerin o yöredeki öncüleri ve kafile şefleri veya büyük babalarıdırlar. Bir çok imtiyazlarla buraya gelip yerleşmiş olan bu göçmenlerin, devlet hemen hiç bir işlerine karışmamaktadır.

Tarihi kayıtlar birçok zaviyenin nasıl tesis edilmiş olduğunu açıkça göstermektedir. Gerçektende, bu dervişler buralara kavim ve akrabalarıyla gelip yerleşmiş olan göçmenlerdir ve böyle ıssız bir yerde bir zaviye inşa etmek işi, oraların imân ve asayişinin temini için olduğu kadar, ailenin imtiyazlı yerinin korunması için de kurulması zorunlu genel bir hizmet müessesesi kurmak demek olup imâr ve iskân taahhüdünün yerine getirilmesinin de fiilî bir işareti sayılmaktadır.

d. Açılacak Toprak Arayan Göçmen Dervişler

Görülüyor ki; zaviyelerin pek çoğu boş toprak bulmak ve kendilerine yer ve yurt edinmek için gelip yeni açılan Rum memleketlerine yerleşen göçmenler tarafından kurulmaktadır. Gerçekten de, yeni açılan veya boş bulunan bu topraklar üzerinde zaviyelerin tesisi oraları şenlendirmek, imâr ve iskân etmek hususunda büyük bir rol oynamaktadır. Boş toprak aramak, dağdan ve bayırdan toprak açmak, iskân edilemeyecek bir halde ıssız, tenha ve vahşi bir tabiat ortasında, hırsız yatağı yerlerde yerleşmek gibi işlerin ise ancak azimkar insanlar ve hayatiyeti yüksek bir millet tarafından yapılabileceği açıktır. Hattâ biraz sonra göreceğimiz gibi , devlet zaviyelerin, özellikle seyahat ve ticaret işleri için tehlikeli addedilen yerlerde kurulmasını teşvik etmektedir ve bu halleri ile zaviyeler, korkunç boğazlarda tesis edilen sığınaklara, jandarma karakollarına benzemektedirler. Bu dervişler yalnızca toprak işleyip , tarımla uğraşmakla kalmamış, onların gayet iyi cinslerde meyve ağaçları, limon, portakal ve gül bahçeleri yetiştiren hünerli bahçıvanlar , değirmen inşa eden, kuyu kazıp su çıkaran ve araziyi sulamasını bilen yetenekli mühendisler olduğu da anlaşılmaktadır. Zamanın teknik düzeyi düşünülecek olursa, bir değirmen kurmak ve onu işletmek gibi işler , büyük bir beceri ve tecrübe gerektiren işler olarak addedilebilir.

Üzerinde fikir beyan ettiğimiz bu dervişler, din için dünyayı önemsemeyen ve asalak bir grup teşkil etmekten ziyade; çalışmak ve toprak açmak sevgisiyle hareket eden bir kolon, kırlara doğru taşmakta ve yayılmakta olan bir cemiyetin doğurduğu canlı ve girişimci bir tip yeni insandır. Ve esasen, yararlandıkları önemsiz bazı muafiyetler, özellikle başlangıçta taşıdıklarını gördüğümüz büyük hizmet ve fedakârlık duygularına karşı, hakikaten yerinde ve âdil bir ödül teşkil edecek şekilde verilmiş bulunmaktadır. Böylece boş ve tenha yerleri ihya etmiş gözüken dervişlerin bile, birçok vergilerden muaf tutulmadığı, öşür verdikleri ve geleneksel vergi olarak devlete maktu bir şey ödedikleri görülmektedir. Sıkı bir devlet kontrolü de bu derviş isimli çiftçilerin , bilâhare yaptıkları gibi mühim bir devlet gelirini ellerine geçiren zorba ve istismarcı bir sınıf haline gelmesine mâni olmağa çalışmaktadır. Şu halde bu dervişler incelediğimiz devirlerde, toplum içinde duyulan bir ihtiyacın ifadesi olmanın verdiği bir hayatiyetle canlı kalarak bin bir zorluğa rağmen kendiliklerinden yerleştikleri yerlerde toprağa yapışıp tutunmakta ve oralarda başarıyla yaşamaktadırlar.

Esasen bu gibi tekke ve zaviyelere, daha ziyade sahipsiz , boş ve işlenmeyen , bu itibarla hukuken kendilerini işleyecek olanların mülkü olabilir bir durumda bulunan topraklar verilmektedir. Bâzen öşür veren bir mülk toprak, zaviye vakfı olduktan sonra da öşür vermeye devam ettiği gibi; vaktiyle sahibinin sefere katılmak mecburiyetiyle elde ettiği bir yurtluk toprak da; zaviye vakfı olduktan sonra da yine sefere asker göndermek mecburiyetinde bulunmaktadır. Harbe giden veya yerlerine adam gönderen zaviye şeyhlerinin bulunması, daha evvel Osman Gazi’nin ve Orhan’ın bir çok silâh arkadaşlarının Ahi ve Derviş unvanı taşıyan savaşçı dervişler olduğunu yukarıda gördüğümüz için, bizi şaşırtmamalıdır. Nitekim; Ahilerden bahseden İbn-i Batuta da onların Anadolu’da Türkmen toplumu arasında her köy ve kasabada mevcut olup eşkıyayı sindirmek için büyük bir kudret temsil ettiklerini söylemektedir. Şüphe yok ki, bugünkü bazı Faşist rejimlerdeki fırka milisleri gibi, Ahilerin emri altındaki gençlik teşkilâtı da, silâh kullanmasını öğrenmiş oluyor ve gerektiğinde Ankara Ahilerinin yaptıkları gibi, idarî bir bağımsızlığa kadar varan sağlam bir teşkilât kabiliyetini gösterebiliyorlardı. Bundan sonra göreceğimiz gibi; tenhâ ve ıssız yerlerde adetâ bir emniyet karakolu ve bekçi vazifelerini gören zaviye şeyhlerinin bu hususî zaviyeleri, bir harp ve sindirme kuvveti olarak açıklanabilir.

e. Derbend Bekleyen Dervişler ve Zaviyelerin Emniyet ve Menzil Vazifeleri

Zaviyelerin bir kısmının tesis ve muhafazasının sebebini, boş toprak bulup yerleşmek ihtiyacında olan göçmenlerin nüfuzlu temsilcileri tarafından yeni açılan toprakların geliri karşılığı , devlete ait genel hizmetlerden bir kısmını kendi üzerlerine alarak yolculara ve ulaşıma yardım etmek suretiyle muafiyetlerini devam ettirme girişimi olarak yorumlayabiliriz. Gerçekten , unutmamak gerekir ki , hükümetin zaviye kurucusu gibi, iç kolonizasyon işlerinin faal ajanları vaziyetinde olan dervişlere karşı uzun zaman bir takım imtiyazlar vermesi , onların tesis ettikleri zaviyelerin, gerçekten yerinde açılmış olması ve etkin bir şekilde yolculara yardımcı olmaları ile mümkündür. Aksi takdirde ya yol üzerinde olmadığı için zaviye olmaya yetkili kılınmamışlar ya da şeyhleri yolculara hizmette kusur ettiğinde veya sıkıntılı bir durum yarattıklarında bu zaviyeler ya kaldırılmış veya sahiplerinin elinden alınıp başkalarına verilmiştir. Diğer taraftan, devlet tarafından bilinen birçok zaviyelik yerler, boş ve harap olduğunda oralarını tekrar faaliyete geçirmeğe ve zaviyeyi işletmeye talip olanlara tekrar verilmektedir. Zaviyeler yolcuların emniyetli bir şekilde konaklayıp dinlenebilecekleri hatta yiyecek bulabilecekleri yerlerdir. Zaviyelerin daha büyümüş şekillerinden başka bir şey olmayan tekkelerin ve kervansaraylı konaklama yerlerinin başında da sözünü ettiğimiz dedeler ve şeyhler bulunmaktadır.

Bu suretle kendiliğinden bir iskân ve kolonizasyon şekli olmaktan çıkarak hükümetin sürekli kontrolü altında çalışsan bir umûmî hizmet müessesesi şeklini aldıklarını ve zâviye şeyhliklerinin resmî bir memuriyet haline girdiğini ve bu suretle memleketin ulaşım ve ticaretin düzgün işlemesine yardım etmek sayesinde, refahın ve zenginliğin artması büyük bir hizmet verip rol oynadıklarını görmekteyiz. Bu zaviyelerin her birinin en gerekli ve tenha yerlerde kurulu bir konak yeri hizmetini gördüğünü, derece derece muhtelif büyüklükte olanlarının, yemekli ve kervansaraylı şekillerinin mevcut bulunduğunu da biliyoruz. Zaviye şeyhlerinin aynı zamanda gerek zaviyenin ve gerek civarın emniyetinden de sorumlu bulunduğunu hatırlayalım. Gerçekten de ; Osmanlı imparatorluğunda aylıkla asker ve memur kullanacak kadar parasal ekonomisi gelişmemiş olduğundan , her görev ve memuriyet, toprak gelirinden bir kısmının verilmesi ve tahsisi veya sadece bazı vergilerden muafiyet karşılığı yerine getirilmektedir. O vaziyette yolların ve memleketin emniyeti ile alâkadar olan devlet; çok defa bu emniyeti temin edecek vaziyette olan kimselere, savaşçılarına veya cemaat reislerine bir köyün tımarını veya bir derbend yerinin bac resmini vermektedir; veyahut o hizmet karşılığında cemaati ile beraber o civarda yaşayıp her türlü vergiden muaf olmasını kabul etmektedir. Fakat bu kabil kimseler, bu gibi muafiyetler karşılığında , o yerin emniyetinden sorumludur. O civarda bir hırsızlık veya öldürme olayı meydana gelirse bunu tazmin etmekle yükümlüdürler. Genel olarak derbend teşkilâtına hâs olan bu kurallar zaviyelerin bir çoğunda geçerlidir. Dağ başlarında , tenha yerlerde kurulan zaviyeler kırlarda emniyet ve konak hizmetleri gördüğü gibi , açıkça bu ıssız yerleri görüp gözetmek için bir tekke kurup oralara yerleşen ve sefer olduğu zaman asker gönderen zaviyeler de pek çoktur. Gerçekten de, o zamanın taşıma , ulaştırma tekniğinin çok geri durumuna rağmen, ancak bu sayededir ki ticaret ve ziyaret maksadıyla seyahat büyük ölçüde kolaylaşmış, teminat altına alınmış bulunmaktadır. Çünkü, yol boyları ve mesafeler hesaplı bir şekilde yerleştirilen köyler, zaviyeler ve kervansaraylar tarafından itinâ ile muhafaza edilmektedir. Bugün ancak devletin yetkili organlarının bir plân dahilinde tasarlayıp meydana getirebileceği bu neviden detaylı düşünülmüş ve ilerisi görülerek gerçekleştirilmiş eserlerin , o zamanlar daha ziyade özel teşebbüslerle ve pek çok defa kendiliğinden meydana gelmiş olması dikkat çekicidir. Devletin bu hususta takip ettiği hareket tarzı ise, bu gibi teşebbüslerin teşvik edilebilmesi için zorunlu olan izinleri , muafiyetleri ve hattâ idarî-mâlî özerklikleri vermekten çekinmeyerek, her mahallin ihtiyaçlarını o mahalde bulunup hissedenlerin girişimleriyle karşılanabilmesi için adem-i merkeziyetçi ve mümkün olduğu kadar her tesisin kendi özelliğine uygun bir şekilde gelişebilmesi için müdahalelerini az hissettirir bir tavır sergilemek olmuştur. işte tetkik ettiğimiz zaviyeler de, genellikle vakıf müesseselerine verilmiş olan bu idarî - mâlî özerklikten yararlanmaktadır ve zamanına göre yolların emniyetini en kolay, en etkin ve en ucuz bir şekilde temini için bulunmuş en iyi çareyi temsil etmektedirler.

f. Zaviyelerin İdaresi ve İşleyiş Tarzı

Bu zaviye şeyhliklerinin çoğunluğu , vaktiyle o zaviyeleri tesis etmiş olanların evlâtları elinde ve evladiyelik vakıf olarak bulunmakla beraber; zamanla devralacak evlat olmazsa veya şeyhlerin bazı yolsuzlukları görülürse , yerine devlet tarafından başkalarının tayin edildiği ve bu suretle vakfın evlâtlık vakıf halinden çıkarak bir kamu vakfı haline girdiği görülmektedir . Diğer taraftan bu zaviyelerden bir kısmının doğrudan doğruya devlet tarafından açılmış olması da mümkündür. Diğer vakıflar gibi, zaviyeler de vâkıfların tayin edeceği şartlar dahilinde idare edilmektedirler, onların da bâzen idareci ve yöneticileri vardır . Fakat topraklar, daha ziyade, vaktiyle yurtluk olarak verilmiş olup ailenin müşterek malı durumundadır. Bazı durumlarda vakıf şartları açıkça belirtilmediğinde evlâtlık vakıf halinde idare edilen zaviyelerde şeyhlik olduğu gibi korunmaktadır. Fakat çok defa, bir zaviyenin idaresine çok kişi karışmasın diye, yetki hak sahiplerinden yalnız birine verilmektedir.

Bazı zaviye kurucularının, Kız Bacı, Ahi Ana, Sakan Hatun, Hacı Fatma zaviyeleri gibi, ve bazı zaviye şeyhlerinin de aynı suretle kadın olması dikkati çekmektedir. Gerçekte , bu asırlarda Anadolu’da kadın tekke şeyhleri görmek bizi şaşırtmamalıdır. Yukarıda değindiğimiz gibi , Aşık Paşa Zade bu kadın dervişlerden «Bâciyânı Rûm» adıyla bahsetmektedir ve Hacı Bektaş’ın Rum Ahileri, Rum Abdalları ve Rum Gazileri gibi gruplar içinden Bâciyan-ı Rûmi seçip , kadıncık ana (Fatma) isminde bir kadına, bütün marifetlerini göstermesi ve tarikatı ona emanet etmesi bu bakımdan anlamlıdır.

Etkin din propagandası merkezleri olan birçok zaviyelerin özellikle Rumelinde bazı mürîtlerini de müslüman olmuş kullar ve Hıristiyan reaya arasından temin etmiş oldukları da dikkat çekicidir. Hıristiyan memleketlerinde çalışan Türk misyoner dervişlerinin bu neviden faaliyetleri, Hıristiyan iken sonradan müslüman olmuş dervişlerin bazı tarikat âyin ve adetleri üzerinde yapacakları tesirler de ayrıca incelenecek konulardır. Aynı şekilde, bu, tarikatların sosyal yaşam idealleri ve muhtelif toplumsal meseleleri yorumlama tarzları da ayrıca incelenmeye değerse de, bu hususlar maalesef bizim için bilinir değildir. Yalnız, birçok dervişin komünist bir hayat yaşamak için bir araya toplandıkları ve beraber çalışıp beraber yemenin ve böyle müşterek bir hayat sürmenin zevklerini tercih ettiklerini kabul edebiliriz. Bundan başka, son zamanlarda Rumelinde bazı dervişlerin beraber çalışıp elde ettikleri mahsullerini iki gözlü ambarlara bölerek bir gözü kendilerine ve diğer gözdeki mahsullerini yolcuların fakirlerine tahsis etmek üzere kullandıkları anlatılmaktadır. Bu hareket tarzları, onların hayır işlerine kendilerini verdiklerine delil teşkil ettirilebilir. Her halukarda kesin olan şey , bir toplumsal yardım müessesesi olduğu kadar, bu tekkelerin, aynı zamanda bir imar ve iskân aracı ve emniyet ve ulaşımın , taşımanın temini ve dinî propaganda bakımından birinci derecede önemli tesisler olmasıdır.

Prof. Dr. ÖMER LÜTFİ BARKAN

Bekir Sıtkı Gürler Temmuz 2007

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Tarih öğretmeni olarak, bütün tarih öğretmenlerininn bu konudan bahsetmelerinin kuru kuruya fetihleri savaşları anlatmaktan daha yararlı ve anlamlı olacağı kanaatindeyim. Yayınladığınız için teşekkür ederim...

mustafa KARAMAN 
 23.02.2011 0:22
Cevap :
Nazik yorumunuz için çok teşekkür ediyorum. Saygılarımla  23.02.2011 15:05
 

Osmanlı İktisat Tarihi alanında bir abide olan Merhum Ömer Lütfi Barkan'ın ünlü "Kolonizatör Türk Dervişleri" makalesini günümüz Türkçesine uyarlamak ve bunu yayınlamak genç nesiller için çok faydalı olacağına kuşkum yoktur.Barkan'ın yazılarını okuyan gerçekten azdır. Tarih alanında Braudel, Fevbr, Bloch, Pirenne Avrupa Ortaçağını aydınlatırken Barkan tek başına Osmanlı İmparatorluğunu aydınlatan kişi olmuştur. Bu yüzden Barkan'ın makalelerini bugünün gençliğine okutmak tarih bilincimizin gelişimine büyük katkıda bulunacaktır. Bu fikri öneren bir kişi olarakta bu çorbada benimde bir tuzumun bulunmasından mutluluk duyuyorum. Sizi tebrik ediyorum Sn.Gürler.... Fehmi DİNÇER

Fehmi Dinçer 
 17.07.2007 11:00
Cevap :
Katkınız ve yorumunuz için teşekkür ediyorum Sn. Dinçer . Üzerinde çalıştığınız Barkan'ın makalelerini bir an önce yayınlamanızı sabırsızlıkla bekliyorum.  17.07.2007 11:20
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 28
Toplam yorum
: 88
Toplam mesaj
: 37
Ort. okunma sayısı
: 8601
Kayıt tarihi
: 12.03.07
 
 

1960 Tefenni doğumluyum.Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Ekonomi Bölümü 1..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster