Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Mart '08

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
1096
 

Tolstoy’un diriliş’i

Tolstoy’un diriliş’i
 

Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde iki büyük Rus yazarı; Dostoyevsky Suç ve Ceza’da, Tolstoy ise Diriliş’te, insanlığın en büyük sorunu olan şu konuyu tartışmışlardır:

Suç ve ona uygulanan cezası nasıl çalışmaktadır; uygulanmaktadır?

Her zaman yaptığımız gibi, hemen Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne başvuralım.

suç
isim

1 . Törelere, ahlak kurallarına aykırı davranış.

2 . Hukuk Yasalara aykırı davranış, cürüm:
"Casusluk suçundan yakalanıp müebbet hapse mahkûm olmadın mı?"- R. H. Karay.

ceza
isim (ceza:) Arapça cez¥¢

1 . Uygunsuz davranışlarda bulunanlara uygulanan üzüntü, sıkıntı, acı verici işlem veya yaptırım.

2 . Hukuk Suç işleyen bir kimsenin yaşantısına, özgürlüğüne, mallarına, onuruna karşı yasaların öngördüğü yaptırım:
"... kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz."- Anayasa.

İnsanoğlu bir arada yaşamanın getirdiği zorluklarını, zaman içinde oturtmuş olduğunu yere ve zamana göre değişen, töre, gelenek, görenek, anane ve ahlak kurallarıyla birlikte, yazılı metinlerle yasalaştırmıştır. Eğer bir topluluk içinde yaşamayı sürdürmek istiyorsanız, onun yukarıda saymış olduğumuz tüm ortak değerlerine saygı göstermek, yasalarına da uymak zorundasınızdır. Bu bize yürümeye başladığımız andan itibaren öğretilir. Örneğin gittiğimiz her evin bir düzeni vardır; sizin de 18 aylık bir bebek olarak o düzene uymanız “hemen” beklenir.

Şunu çok büyük bir keyifle yazmak istiyorum. İşte tam da bu yaşlardayken gittiğim evlerde ne var ne yoksa alt üst ediyor, elime geçirdiğimi sağa sola fırlatıyor, düzen müzen tanımıyormuşum. Bu nedenle de benim misafirliğe gideceğim ev sahibesi ben gelmeden önce evini benim kurallarıma göre yeniden düzenliyormuş. Bu durum ne zamana kadar devam etti? Benim her şeyi anlayıp, algılayarak, o eve ait kuralların olduğunu bileceğim yaşa ve babamın duruma el koymasına kadar. Devreye zor ve yaptırımlar girdi. 18 aylık bir bebekken çok büyük bir krallığa, dolayısıyla özgürlüğe sahipken, beş yaşınıza girdiğinizde, etrafınız aşılmaz davranış biçimleriyle çevrelenir; çok büyük bir gerilimin ve çatışmanın içinde daha da ilerleyen yaşlarda attığınız her adımdan sorumlu hale geliverirsiniz.

Öğretmenlerimden yediğim dayak ve aldığım cezaları hiç unutamadım. Çoğu bir başka arkadaşımın beni şikayet etmesinden kaynaklanmıştır; ki bu görevi en layığıyla yapan kişi sınıf başkanlarıdır. Lise son sınıfa kadar yaramazlık yapanlar listesinin ya en başında ya da o listenin içinde oldum. Düşünün koca bir sömestre boyunca fizik öğretmeni olmadığı için, boş geçen derslerde enerjinizi boşaltacağınız bir kaynak yaratmak yerine, sizden put gibi sessiz olmanızı bekleyen müdür yardımcısı ile sürekli göz göze gelmek ve cezalandırılmak.

Tüm yaşantım boyunca almış olduğum cezaların büyük bir bölümünü içimde hep reddettim. Bu insanın kendi içsel hesaplaşmasından çok daha farklı bir dayatmadır.

Nesnel dünya denilen ve bizim dışımızda var olan çevresel faktörler bizi sürekli kontrol altında tutmak ister. Attığımız her adımdan haberdar olmak, ne ile ilgilendiğimiz, ne için çalıştığımız, nasıl yaşadığımızı gözlemlemek ister. Çağımızda bunu yapabilmek çok daha kolay hale gemiştir. Cep telefonumuzun yaydığı titreşimden hangi bölgede bulunduğunuz, sahip olduğunuz kredi kartla markette yaptığınız alışverişlerden ne tür beslenmeyi sevdiğiniz, haftasonu gittiğiniz, ziyaret ettiğiniz yerlerden, konser, tiyatro, film ilgi alanlarınız, tuttuğunuz takım, bilet yerine kullandığınız akbilden aylık ve yıllık şehiriçi otobüs yolculuklarınız, bilgisayarınızın IP numarından girdiğiniz tüm siteler, yazışmalarınız... Kablolu kanal ya da digital yayınlardan izlediğiniz kanallara varıncaya kadar...

Başlangıçta dedik ya; her dönemin kendine göre kuralları ve alışkanlıkları vardır.

Şimdi tekrar, Tolstoy’a Diriliş’e dönelim. Prens Nehludov ilk gençlik yıllarında başından geçen bir gönül macerası ile on yıl sonra yüzyüze gelir ve bir genç kızın hayatına girerek onun yaşam öyküsünü nasıl da değiştirmiş olduğunu fark ederek, içsel hesaplaşmaya başlar. Genç kız artık “olgun” bir kadındır. Genelevde çalışırken de karıştığı ayak oyunu ile bir müşterisini öldürmekle suçlanmakdadır. Büyük bir toprakağasının varisi olan Nehludov, öncelikle cezaevi koşulları, cezaevinde yatan, çoğunun orada olması tamamen tesadüflerle gerçekleşmiş ve kendisinin alakası ile özgürlüğüne kavuşacak olan bu insanlarla, toplumsal kuralları sorgulamayı sürdürür. Mirasyedi durumundan duyduğu rahatsızlık ona sahip olduğu toprakları köylülere bırakacağı karar sürecine götürür. Toprağına bağlı çalışan köylülerin hayat koşullarına yakından şahit olur.

Suçun genetik bir şey olup olmadığı bile tartışılır romanda. Bir çocuğun annesinin fahişe olması, onun genlerine geçmiş midir? Ya da bir katilin?

Ruhun taşıdığı öz ile bedenin genetik kodlardan gelen biyolojik yapı nasıl bir bütünlük sağlar?

Nehludov gibi bir toprakağasının oğlu olarak doğan Tolstoy, doksan küsür yıllık hayatı boyunca içinde bulunduğu sosyal felaketleri sorgular romanının içinde.

Geçtiğimiz günlerde (Kasım 2005) Paris sokaklarında gençler yeni bir iş yasasının iptal edilmesi için kıyasıya bir savaşım veriyordu.

Kendi küçük deneyimimi de paylaştım. Bu dünyaya bir bebek olarak gelen ruh “özgür” olarak doğuyor. Ne evin kuralını ne de bir başkasını tanımıyor. Babam en büyük yasa koyucuydu, büyür ve gelişirken. Kendi çocuğumu da aynı modelle yetiştirmeye çalıştığım sırada, onun müthiş bir direnişi ile karşılaşıp, yanlışımı farkettim.

Paris sokakları ilk defa dolmuyor; şahit olmadığımız 68 gençliği de çok büyük bir isyan başlatmıştı. Sonra o gençliğin yaşı ilerledi, bugünkünün karşısına yasa koyucu olarak dikildi. Yani geriye sadece çatışma, suç ve ceza kültürü devredilmiş oldu.

Örneğin, Fransa’da olup biteni değerlendirelim. 25 yaş altı gençlerin çalıştıkları yerden nedensiz ve koşulsuz olarak işten çıkarılmalarına izin veren bir yasa çıkardı, hükümet. Hep bu sayfalarda konuşuyor, tartışıyoruz, sanayi devrimi sonrasında ortaya çıkan işçi sınıfı, tarih boyunca çok büyük bir mücadele vermiştir. 18 saatlik çalışma zamanının bugün 8 saatlere çekilmesinin gerisinde bu mücadeleden hakedilmiş bir kazanım vardır. Sosyal güvenlik dediğimiz kurumlar da buna bağlı olarak zaman içinde kurulmuştur. Bugün bir işçinin hakları yasalarla korunmuştur. Günümüzün modern iş yaşamında patron, ben patronum diyerek istediği zaman çalışanını atma “keyfine” (bakın buraya dikkat edelim; özgürlük ya da serbestlik demiyoruz) sahip değildir. Bunun bedelini ödemek, haklarını devretmek zorundadır. Türkiye için sanki bu biraz daha yabancı geliyor; fakat ülkemizde de bu gelişim AB yasalarıyla uyumlu hale getirilmiştir. Fransa ne yapmak istedi, 25 yaş altının elindeki bu hakkını “gasp etmek.” Yapabildi mi? Hayır.

Peki bu yasa kime hizmet edecekti?

Suç dediğimiz unsur kendiliğinden ortaya çıkmıyor. Tarihin bütün alt üst oluşları insanlar arasındaki yaşam standardındaki uçurumlardan kaynaklanmıştır; kaynaklanmaya da devam edecektir. Diriliş’in kahramanı Nehludov, cezaevinde dolaşırken, insanların oraya düşme öykülerini dinlediğinde ortada çok büyük bir güç dengesizliğinin olduğunu fark etmiştir. Güçlü olan güçsüze suçu yüklemiştir. Bu aynı zamanda kendi cezasını da ona çektirmek anlamına gelmiştir. Suç olan şeyi de cezasını da tek bir taraf belirlemektedir.

Köyülerin hayatları tarafında yaşanan sefalet ve açlığın boyutları, kendi zenginliğinden nefret eder, iğrenir hale getirmiştir, kahramanımızı. Bu elbette Tolstoy’un içinde taşıdığı yüce insan sevgisinden ve ahlak duygusundan kaynaklanmaktadır.

Bir beklenti yarattığınızda, sevginin yerini gerilime bıracak, bir çatışmaya dönüştürüyorsunuz. Yine Fransa bazında değerlendirirsek, 25 yaşın altındaki gençlerin sahip olduğu hakları gasp etmeye çalışıp, bunun karşısına yasa koyduğunuzda, hem suçu hem de cezayı kendi elinizle ortaya çıkarmış oluyorsunuz.

Burada geldiğimiz yer neresidir? Tekrar ediyoruz. Suç olan şeyi de cezasını da tek bir taraf belirlemektedir.

İnsanlara insan gibi yaşamanın ölçülerini gösterip, yasalar düzenleyip, ondan sonra da bu yaşama ölçülerine ulaşmanın önüne engeller koymamalısınız.

Bizim bir “Altınçağ” hayalimiz var. Bu gelecekteki herbir kişiye asalet sunan öyle güçlü bir hayal ki mutlulukla kutsanıyor, sevgi vaadediyor. Çok büyük bir ütopya! Neden arzu ediliyor? Çünkü bugün tam da bunun eksikliğini duyuyoruz.

18 aylık bir bebeğe gösterilen hoşgörünün zaman içinde yerini tahammül edilmez bir cezalandırma duygusuna dönüşmesinin içinde yatan şeyi “biraz” düşünmek gerekiyor. Hoşgörü derin ve karşılık beklemeyen sevgiden gücünü alır ve beslenir. Sevgi de paylaşımla bereketi artan insani varoluşun temel unsuru ve duygusudur.

Uzay Gökerman

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bir arkadaşın önersiyle yazılarınızı okudum en az 7-8 tanesini, böyle entellektüel bir tarzı hayranlıkla izledim...Makaleleriniz de bilgiye ve araştırmaya dayanan aynı zamanda kaynak alıntılarla zenginleştirdiğiniz tarzınız, akademik bir sunuşla geliyor...Bilimsel hakemli dergiler vardır yaa akademik çalışmaların yayınlandığı yekten orada yayınlanası eserler...Evet biz bloggerız ama siz profesyonel yazarsınız....Sadece fikirlerimi belirtmek istedim...Çok etkilendim tazınızdan...

silik 
 29.09.2008 11:43
Cevap :
Nazik ve etkiliyici yorumunuz için teşekkür ederim. Bu yorumdan sonra sanki çok daha dikkatli yazmam gerektiğini hisseder oldum... Teşekkür ederim. Sevgiler.  04.10.2008 20:34
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1805
Toplam yorum
: 1997
Toplam mesaj
: 77
Ort. okunma sayısı
: 1415
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

"Keyif verici bir yalnızlık" olarak gördüğüm yazma serüvenimin en önemli merkezlerinden bir tanes..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster