Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
Herşey kitapta yazılı, açın okuyun yeter

Öncelikle hoşgeldin... Umarım burası senin için de verimli olur. Anladığım kadarıyla üniversite öğrencisi genç bir kızsın. Ne güzel... Hayata doğru yerden başlamanı dilerim. İmam Hatip Lisesi mezunu modern bir genç kız olarak çelişkilerle dolu olmanı anlıyorum. Seni yargılamak ya da düşüncelerini yadırgamak haddim değil. Senin gibi İmam Hatip Lisesi'nde de okumadım. Ama bir şey sormak istiyorum: Kadınların süsleri neresidir? Görünen süslerle görünmeyen süsleri açıklayabilir misin? Yaka açığımız neresidir? Kendi kadınlarımız kimlerdir? ya da elimizin altında bulunanlar? Özellikle bu hassas işte: kadınların mahrem yerlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş olanlar...!!! Demek süsle kast ettiği Tanrı'nın = mahrem yerlerimiz... Ya da ben ve benim mantığımla sözcükleri anlayanlar böyle anlıyor. Sen neden başka türlü anlıyorsun bunu gerçekten merak ediyorum. Sağlıcakla kal...

04 Ekim 2007 01:10
Devamı olan öyküler. Sembol giyimin yüksek faturası

Ya bir dakika. Ben bu "ermiş" Erkan konusunda birkaç laf daha etmek istiyorum. Sırça bir köşke çekilip zihinsel oyunlar içinde yaşamaktan bahsetmiyorum ki ben... Tam tersinden söz ediyorum. Hatta gösterişçi ve seçkinci olmak hiç yakından geçmediğim bir durum. Erkan'ın laboratuarı izlemektense, kendine bu kadar yakın olan ve üstelik de bir anlamda "bilirkişi" nezdinde bulunduğu bir ortamda daha "içinde" olabilir olayların. İzlemek bazen daha sonraları "söz hakkımızı" elimiden almaz mı? Modern "bektaşi"? Bektaşiler yorumsuz kalmaz, izlemekle yetinmezlerdi. Tam tersine nüktedanlıklarıyla iz bırakır, tavır aldırırlardı. Ancak Erkan kendine böylesine "sessiz bir duruş" seçmiş birine de benzemiyor. Ben her noktadan sesini duyuyorum açıkçası. Sadece "sessizliğin sesini" oynamayı tercih ediyor gibi görünüyor. Oysa öyle algılanmıyor. Acılar bazen bağırarak değil inleyerek daha fazla duyurulur. Erkan ruhunu olgunlaştırma yolunda "izleyici" olmayı seçmiş olamaz bence... Kızma!

01 Ekim 2007 12:52
Devamı olan öyküler. Sembol giyimin yüksek faturası

Güzel. Yakınlarında tanık olduğun bir olay mı (Anılar bölümüne yazmışsın, ama olmayadabilir, ben de kurgusal birçok şeyi o bölümde yayınlıyorum) yoksa kurgu mu? Bilemedim. Ama çok yakın, çok bildik, çok "her yerden" bir öykü bu. Anlamadığım bir şey var. Erkan neden her şeyi normal karşılayarak hem onlara yakın, hem de uzak olmayı tercih eder ki? Ben belki de çok daha militanım. Kahramanlarım da hep militan olur. Bu kadar sakin ve sessiz yaklaşımlar benim alt karakterlerimde yaşar, ama kahraman onları hep döver, yerden yere vurur. Elimde değil, eksenin ortalarında seyreden dalgalar beni rahatsız ediyor. Bana göre Cemil daha kıvrak bir karakter. Erkan baş kahraman olarak biraz daha tepkili olamaz mıydı? Ya da "hep bildik şeyler" rahatlığından biraz sıyrılamaz mıydı? Yani belki de çok gereksiz bu sorular... Elbette bir bildiğin vardır, eleştirmek için de söylemiyorum. Öykülere bayılırım, elimde olmadan kendimi içinde buluyorum ve Erkan'ı sevmediğimi söylemek zorunda hissediyorum... :)

30 Eylül 2007 23:44
Seks ve cinsellik en yüksek dönüştürücü ve geliştiricidir.

Hoş bir yaklaşım... Ama her zaman söylediğim gibi: Karmaşık... Zekanın hızına yazdıkların yetişemediğinde, yazmak istediklerin beyninden hızla akarken izdüşümü parmaklarını hızla geçip gittiğinde böyle oluyor sanırım. Ben cinselliğin mitolojisinden bahsederken sen cinselliğin toplumsal felsefesine girmişsin. Ancak özellikle bu konularda çok yalın - kelime anlamıyla yalın" - olmak gerektiğini naçizane bir kez daha belirtmek isterim. Aynı şeyleri düşündüğümüzü ben sözcüklerinin arasında seçebiliyorum. Ben sana söyleyeyim, özellikle bu konuda hiçbir şey yolunda gitmiyor. Ben Freud'çu sayılmam ama gerçekten de birçok şeyin temelinde cinselliğin toplumsal algısındaki kırık çıkıkların yattığına gönülden inanıyorum. Ha, ayrıca bu sadece Anadolu için geçerli değil elbette. Dünyada "modern" toplum olarak algılanan birçok kültürde aynen bizde olduğu gibi yaşayan dinamik bir bilgisizlik, inkar, yalnış bilgi, toplumsal baskılar vs var.

Ah söyleyecek çok şey var ama şu 1000 karakter yok mu?

27 Eylül 2007 00:51
Gökten para yağsa onun omuzlarına bir tane konmaz demek kader midir?

Varlıksızlık deneyimiyle geçilen umut kapısı...

Bana göre tüm deneyimler, gerek servet ya da varlık ilişkisi, gerek aşk ve birliktelik, ya da vatan ile bağımsızlık... Çok da bir şey değişmiyor... Bizim için değerli olan ne varsa onu kazanmak ve kaybetmek arasında kaldığımızda bizi besleyen tek şey bence "umut". İnsanoğlu neyi yok ederse etsin, bir tek bunu yok edemiyor. "An"ı da yaşasak, geleceği de, soyut da olsa tek yaşayan, var olan ve asla yitmeyen şey umut...

Varlıksızlığa da "evet", eğer "umut" varsa...
Aşksızlığa "evet", "umut" varsa...
Yalnızlığa "evet" ve yine umut varsa...
Kavgalara, karmaşaya "evet", "umut" varsa...

PS: Önerilerin için teşekkürler.

27 Eylül 2007 00:37
Modern yaklaşım açısından toplumsal akış ve yönelişte biraradalık enerjisi

Hay ağzına sağlık ne diyeyim... Kaç gündür okuyamıyorum yazdıklarını... Blog habercisi geldikçe içim içimi yiyor ama ah şu hayat gaileleri işte, fırsat olmadı mı olmuyor, neylersin.

Gelelim senin şu büyücülüğe soyunma işine, daha doğrusu gelecekten haber veren söylemlerine, hatta iddialarına mı demeliyim?

Gelecekle ilgili senin gibi sözler söyleyecek kadar ona yakın olmadığımı düşünüyorum. Ben daha "geçmiş"çi ve "an"cıyım biliyorsun. Ancak inandığım bir şey var ki, tarih ne olursa olsun, argümanlar, oyuncular, mekanlar, alanlar ne kadar değişirse değişsin, mutlaka yeniden yaşanır.  Geçmişte yaşananlara baktığımızda aslında bir bakıma geleceğimizi de görüyoruz. Özellikle inanılmaz insanlık tarihi enerjisi yaşayan bu topraklarda. Anadolu'nun kendine özgü bir enerjisi olduğuna ben de inanıyorum. Bu dünyanın başka neresinde var bilmiyorum... Ama bence bu sadece bu topraklara özel...

Görüşürüz...

27 Eylül 2007 00:31
Sınıf öğretmeni adayı

Sana hoşgeldin demek isterim ama görüyorum ki pek hoş gelmemişsin. Ama yine de bizim gönlümüze hoş geldin. Gencecik bir öğretmen adayı olarak bu umutsuzluğun ve çaban içime hançer gibi saplandı. Bu ülkede yalnış giden bir şeyler var. Senin hayatında bu yalnış gidenlerden birinden çok ama çok etkileniyor. Bir tarafta öğretmen bekleyen nice çocuk, bir tarafta senin gibi öğretmen adayları. Bekler durursunuz ama bir türlü bir araya gelemezsiniz her nedense. İnanıyorum ki sen, "ben doğuya gitmem, kırsalda çalışmam," diyenlerden değilsin. Biliyorum ve inanıyorum ki sesinizi birileri duyacak. Ama bu çözüm olacak mı? Onu bilemiyorum. İlk fırsatta öğrencilerinle bir araya gelebilmeni diliyorum.

Eski bir öğretmenden sevgilerle...

24 Eylül 2007 20:40
Modernizm yaklaşımı açısından servet ve varlık bilinci.

Çok hoş ve açıklanabilir, hatta gelecek vaadeden bir deyim bence... Bu önerilerin sadece servet sahibi olanlar için değil, servet sahibi olmadan da uygulanabilecek şeyler olduğunu düşündürdün bana. Bir referans vermediğin için kendi çıkarımların olduğunu sanıyorum. Oldukça sosyolojik bir çalışmanın başlangıcı gibi duruyor. Çeşitli araştırmalarla bu savını desteklemelisin.

Yaşamın içindeki duruşu servet ve varlık dengesiyle bir bütün haline getirmek çokça kişilik ve toplumsal kaygılarla çatışıyor günümüzde. Bu konuda bahsedilen her türlü iyileştirme çabası bazen ütopik kalabiliyor. Biz sahacıların deyimiyle: "teorik bilgiyi her zaman aynı biçimde sahaya indiremiyorsun." Bu sadece finansal varlıklarımız için değil, aynı zamanda tüm sosyal ve çevresel varlıklarımız için de geçerli.

Bir şey eklemesem de ölürüm yani... Bir kere de "çok güzel olmuş, eline sağlık," de geç değil mi? Haklısın. Ama ilacı yok ne yazık ki...

Güzel akşamlar...

20 Eylül 2007 17:44
Aidiyetin dayanılmaz bunalımı ve modernizm - I

İtiraf edeyim bu sözcüğü hiç sevmem. Bana tuhaf, ciddi, uzak, soğuk, kurumsal bir duygu verir. Sen kullanınca daha çok dikkatimi çekti, baktım. Tamamen Arapça bir sözcüktür, kesinlikle Osmanlıca değil, Farsça da değil. Aslı Arapça'da Valideyn olmalı. Valid ise Arapça "baba" demektir. Valide ise "doğuran". Latince'ye bakalım ilk önce: creator (erkek), creatix (dişi) yaratıcı anlamına gelir. Latinler hem anne, hem de baba için aynı sözcüğü kullanmaz. (Sakın Tanrı'yla karıştırdıklarını sanmayın. O tamamen başka bir sözcük... Onlara göre hiç alakası yok). İspanyolca ise "padres". İlginç olan yine "padre"nin "baba" anlamına gelmesi. İtalyancası ise "genitori" (gen bulaştıranlar, gen sahipleri). Yunanca "gonios". Yine genlerle ilgili bir kökten geliyor. Portekizce "pais". Yine babalık kökünden gelir.

"Anne-baba" olarak kullanırım ben sırf bu yüzden. Genlerle ilgili mirasın, X ve Y kromozom dengesini doğru aktarabilen bir sözcüktür.

Ya ben ne demek için başladım, nereye geldim

16 Eylül 2007 23:43
Trafik lambalarıyla aşk 2

Estağfurullah Mustafa Bey!! Ne kızdım, ne de alındım. Elbette herkes her konuda yorum yapabilir, üstelik benden çok daha fazla bilgiye sahip olabilir. Hem müsbet (arkeoloji müsbet ilimdir), hem de sosyal (sosyal antropoloji de sosyal bilimdir) bilimci olarak aksini düşünürsem beni afaroz etsinler zaten. Tam tersine saygı duyarım. Keşke herkes benden çok daha iyi bilse tarihi, tarihin aktörlerini... Ben ancak bundan gurur duyarım. Ayrıca burada "yorum" hakkı verilmişse bence "eleştiri" hakkı da dahildir. Yoksa sadece iyi duygular ve olumlu cümlelerle dolu bir MB olurdu.
Demek istediğim, biraz daha bilgi verme gereksinimi doğdu bana göre, yorumunuzun ardından, o kadar. Yoksa aksi... Mümkün değil efendim...
Saygılar...

16 Eylül 2007 22:52
Toplam blog
: 22
Toplam yorum
: 61
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 1695
Kayıt tarihi
: 01.10.06
 
 

1968 yılında Ankara’da doğdum. Klasik Arkeoloji okudum ve Sosyal Antropoloji masteri yaptım. Çevirme..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster