Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
Kan kazanlarında kaynayan masumiyet...

Sevgili Nazan Hanım. O inanmadıklarınız bu ülkede çok kez oldu. Olabilirliğine dair ihtimaller de bu ülkenin gündeminden hiç eksilmedi. Geriye gidelim mesela, yüz yıl geriye. Yine o inanmak istemediğinizi görürsünüz: Sürgünler, tehcirler,kıyamlar mübadele zulümleri. O olmasından korktuklarınızın çoğu oldu bu ülkede: K.Maraş, Çorum, Sivas, Kırşehir ve niceleri. Tehlike bir devamının olma olasılığının bulunmasında değil. Tehlike kanıksanmış olmalarındadır. Tehlike kardeş olamamaktadır. Tehlike, kendini üstüninsan sayıp "biz kardeşiz" diyenin ağzının üstüne yumruğu indirmeye hazır bir ideoloji ile beyinlerin yıkanmış olmasındadır.Tehlike "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" bencilliğinin günümüzün tek geçerli akçe oluşundadır. Tehlike, tehlikeyi görenlerin birbirlerini tehlikeli görüp perdelerini sıkı sıkıya kapatmasındadır. İnsansak farkında olalım. Selam ve saygılar...

22 Nisan 2017 21:17
Beyaz orkidem…

Merhaba, Anlaşılır, sabırlı ve uzun anlatımınız için teşekkür ediyorum. Bilmenizi isterim ki; bir tartışma yaratarak değerli zamanınızı ve gücünüzü harcamanızı asla istemem. Orkide soyutlamanızı hem önceki yazılarınızdan edindiğim izlenimlerim çerçevesinde ve hem de doğallıkla, "orkide" olarak seçmiş olmanızdan dolayı önemsedim. Bir çok yazınızda; devrevi veya süreğen bulantılarımızın hali hazırda "kirlenmiş"(nitelendirme bana aittir)zihinlerimizle elimine edilemeyeceğini, zincirleri kopararak bireysel varoluşumumuz ve dışımızda oluşan varoluşlara katkı sunmak adına zihnimize bir anlamda "format" (niteleme benim)atmanın zorunlu olduğu biçiminde tespitler edindiğim için(ki;yanılgı olabilir) böyle bir soru aklıma gelmişti. Siz açıkladınız. Bu yazı kapsamında sorum ne kadar mantıksızsa izahatınız o derece doyurucu ve mantıklıydı. Fakat varoluşa doğru yönlenme adına orkide metaforundaki yürek daralması negatif bir basınç oluşturduğunu düşündüğüm için bir de bu açıdan bakmayı denemek istedi

22 Nisan 2017 20:56
Hayat nedir biliyor musun?

(devamdır).. sokak sokak arayan anneden yalıtık bir varoluş ne kadar olanaklıdır, ne kadar doğrudur. Hakkınız var; yaşamın bu debdebesinde, esiri olduğumuz alışkanlıkların, bağımlılıkların bu yok edici serüveninde bireysel varoluşumuzu toplumsal sağlıklılığa bağlamanın parametrelerinin bu azlık koşullarında elimizde fazla seçenek yok gibidir. Yorumlamada, somutun fotoğrafını çekmede çok sorun yok. Sorun değiştirmede düğümleniyor. Buradan "nasıl" a geçebiliriz artık. İşte birlikte bulunacak bunun yanıtı. Siz işaret ediyorsunuz; varoluşu gerçekleştirmek. Yalıtık, kendine ve öz faaliyetine yabancılaşmış bireyin yalıtılmış koşullardaki bir fanus ortamında varoluşunu ne kadar var edebileceği tartışmalıdır. Belkide değildir. Çok güzel silkeliyorsunuz. Eminim ayağa kaldırmak istiyorsunuz. Pelteliği ortadan kaldırıp omurgayı sağlamlaştırma uğraşındasınız. Sevgiyi en sahici duygu, en sağlam bağ olarak yeniden getirmek istiyorsunuz Prometeus gibi. Ve o kadar anlaşılır, o kadar yalınsınız ki ....

21 Nisan 2017 21:28
Hayat nedir biliyor musun?

İlk hareketi dürtüklemeyle sağlıyor, resmi, belki çoğumuzun düşünüp sistematize edemediği veya sormaktan çekindiği soru fırçalarının hafif darbeleriyle tamamlıyorsunuz. Genel olarak yazılarınızın hemen tümünde bu var. Bireysel varoluşun işaret fişeğini ateşliyorsunuz. Silkeleyip, tozdan kirden arındırıyorsunuz. Tariflerinizdeki somut, elle tutulur canlılığı derinden hissetmeme olanağı yok. Ne çöpte bulduğu bir eskiyi veya atılmış bir yiyeceği ganimet sayan yoksulun sevinci abartılıdır, ne polis panzerinin lastiğini yastık olarak kullanan yaşlı kadının kendini dingin hissetmesi. Hatta üstü başı kir pas içinde olan sokak çocuğundan vebadan kaçar gibi kaçan adamdır kurmaca. Hemen her gün her saat çatapat karşılaşırız. İşte sorun bu noktadan sonraki süreçte düğümleniyor. Bir başına kendi varoluşumuzu gerçekleştirmemiz olanaklımıdır. Zemheride, sokak köşelerinde sekiz büklüm olmuş kimsesizlerden, söz temsili; bimem hangi şehrin hangi kuytuluğunda kaybolan oğlunu İstanbulda sokak sokak araya

21 Nisan 2017 21:14
Hedonik adaptasyon mağduru muyuz?

Bilgilendirdiniz sağolun. Beklentiniz o yönde olmasa da eninde sonunda bir kıymet oluşacaktır. Yeterki eleştirmenlerin hoyrat degirmenine düşmeyin. Jack London Martin Eden de şöyle bir şey söyler: "Edebiyatta bir baltaya sap olamayanlar eleştirmen olmuşlardır." Kuşkusuz tumünü bir torbaya koymak doğru değil. Ancak doğruluk payı yadsınamaz. Selamlar...

21 Nisan 2017 14:20
Gerçek doğum…

İkinci okuyuşumda arkaya yaslanabildim. Ben daha çok kriz halindeki insanın çığlığı diye düşündüm ama burada eylem var: İçe yolculuk. Çok enteresan şeylerle karşilaşilacağından neredeyse emin. Bir format ayasım geliyor zihnime. Ne gelenek ne görenek ne tanrı. Kesinliklerden arınma isteği doğuruyor yazınız. Konu da zaten DOĞUM. Gerçekliğin bulantı ve panik içinde oludan bağlantılarla açığa vurduğu günümüz insanının suyunda yıkanması gereken nir şelale bu yazınız. Müthiş bir felsefe. Akıldan geçip förmüle edip yazamadıklarımız. Çılık. Edvard Munch' un tablosu. Bir yandan da varoluşumuzu gerçekledtirmenin hazzını ödül olarak sunan yoldaşlık manifestosu. Zevkle okudum. Tekrar okuyacağım. Selam ve sevgiler...

21 Nisan 2017 14:05
Aşk bir Rüzgâr adıdır okur yazar, konar göçer

Yaşlılık. Bağışlayın ıskalamışim sıvacıyı. Rüzgar dindi demek. Yeni denizlere yelken açılacaksa yeni rüzgarlar gerek. Selam ve saygilar.

21 Nisan 2017 13:11
Beyaz orkidem…

Bu kadar mı... İlk orkide hala durduğu köşedeyken yenisine ihtiyaç duymak için de mi zihni el çektirmek gerekir? Bilemedim de... Çok etkilendim ve hatta eskisi adına çok da hüzünlendim. Bir orkideyle gelen aşkın ömrü bir orkide kadar sanırım. Okuyucunun size ihtiyacı var. Kaybolmayın bir yere. Saygilar.

21 Nisan 2017 12:32
Hedonik adaptasyon mağduru muyuz?

Sorularımın bir kısmına cevap buldum aslında. İlki; kiyap yazıp yazmadığınız idi ki, yazmışsınız. İlk fırsatta satınalmaya çalışacağım. Okuyabilmek için sabırsızlanıyorum. İkinci sorum aslında sizinle bağlantılı olsa da size değildi. Bu kadar değişik konuları bu denli sıradışı bir yaklaşımla anlaşilır bir şekilde ve üstelik ortalama insanın mahzenlerine inebilen bu yazıların okuyucu kitlesinin azlığı konusundaki düşuncenizi soracaktım ki zaten gerek kalmadı çünkü nitel bir formasyon gerekiyor bunun için. Yazılarınızı okuyorum geriye doğru. Yorum.değilde yazınıza ilişkin etkileşimim ve düşuncelerimi yazacağım yine. Öncekileri de böyle anlarsanız sevinirim. Saygilarımla

21 Nisan 2017 12:10
Hedonik adaptasyon mağduru muyuz?

Gerçek olanla doğru olan arasında her zaman senkronize bir etkilesim yoktur. Hafızam yanıltmıyorsa Shekespeare ait olduğunu düşundügüm şu sözü aktarmak istiyorum: "Gerçek püritan değildir." Hedonizm evet, anlattığınız durumlarda verilen bir bonustur bence de. Bizdeki deyişi hatırlayalım: "Beterin beteri var. Haline şükret!" Hatta şarkısı da var. Onsekizinci yüzyıl Birtanyası'da Bentham ile populer olan bu felsefi akım kapitalizmin bireyci karakterine harikulade bir şemsiye olmuştu. Hatta bir roman var ki o dönemin panaromasını çok güzel anlatır, bilirsiniz: Dorian Grey'in Portresi. Kanımca hedonizm mutluluğun "çakma" versiyonu olarak çağdaş toplumun gelişim damarlarinı malign bir ur gibi sarmış durumda. Kişiye anlık geçici bir sağaltım sahte bir mutluluk veriyor ama faturası çoğu zaman ödeme gücünün fersah fersah üstüne çıkıyor. Bu arada; yazılarınıza ilişkin bir husus merak konusu oldu. Biraz daha detaylı bakım düşüncemi yazacağım. Teşekkürler güzel yazınız için. Gerçekten aydınlandım

20 Nisan 2017 20:54
Toplam blog
: 36
Toplam yorum
: 125
Toplam mesaj
: 17
Ort. okunma sayısı
: 650
Kayıt tarihi
: 25.01.07
 
 

54 İstanbul doğumluyum. Hayatın her alanıyla ilgileniyorum. Çünkü düşünen ve yaşayan bir adamım. Esm..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster