Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Mayıs '17

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
50
 

Küba gezi notları ( Trinidad )

Küba gezi notları ( Trinidad )
 

Trinidad / Plaza Mayor


22  OCAK  2017  (  CAMAGUEY  -  TRİNİDAD  )

Yolculuk genellikle uyuyarak geçiyor, ama, otobüsün içi korkunç soğuk oluyor. Sabah 06.00’da sisin göz gözü görmediği bir havada tekrar Sancti Spiritus’a giriyoruz. Hava aydsınlandıkça sis dağolıyor, bulutlar parçalanıyor.

Yol boyunca, duraklarda araç bekleyen kırsalda yaşayan halkı ve hayvanlarını otlatmaya götüren köylüleri görüyorum. 256 kilometrelik yol sonunda bitiyor, arnavut kaldırımlı yollarına giriyoruz Trinidad’ın. Kaotik terminaline giriyoruz, Trinidad gibi Küba’nın en önemli turistik yöresinde böylesi bir karşılama hüsrana uğratıyor. Sabah sisinin neminde bir çıkmaz sokakta iniyoruz. Otobüsün etrafını, rezervasyonlu yolcuları karşılayan, ellerinde isimleri yazılı kartonlar tutan kadınlı werkekli bir kalabalık karşılıyor. Casa Belkis için yer ayırmıştı Cristina, genç birinin elinde isimlerimizi görüyorum.

Çantaları alıp, az ilerideki bicitaksi’ye yüklüyor ve biniyoruz. Asalında, kalcağımız yer uzaklarda olmamalı, ama, taş döşeli yollarda çantaları sürüklemek zor olacak. 2 CUC vermeye değer, çantaların tekerleklerini kırmamak için. Bizi karşılayan adam da yanımız sıra yürüyıor. Francisco Javier Zerquea caddesinde 178 no önünde duruyor ve çantaları alarak içeri giriyoruz.

Kapıdan adım atar atmaz dört köpek birden üzerimize sokulup havlamaya başlıyor. Oldum olası köpeklerden çok korkan eşim, gayrı ihtiyari çığlığı basıyor. Ben şaşkın, bunca köpeğin arasında eşimin rahat olamayacağını biliyor ve ne yapacağımı düşünüyorum. Allah’tan Casa’nın sahibi, “ no, no, problem “ diyerek burada kalmamızın zor olacağını kabul ediyor. Aynı sokakta, tam karşıda Hostal El Lirio de los Valles isimli yere götürüyor bizi. Buranın sahibi Onel, sempatik biri ve ender olarak İngilizce konuşması oldukça net. Karısı ile yukarı çıkıp, on dakikada kalacağımız odayı tertemiz yapıyorlar.

Teras katında bulunan tek oda hoşumuza gidiyor, panoramik Trinidad manzarası, daha doğrusu Trinidad’ın kırmızı kiremitli çatılarına hakim durumda. Terastaki masaya çok geçmeden kahvaltılıklarımızı dizip, nefis bir kahvaltı yapıp, gece boyu yorgun ve silkelenmiş vücutlarımızı loş odamızın sessizliğine teslim ederek uykuya çekiliyoruz saat 12.00’ye kadar.

Terasta çay keyfini müteakip, 14.00’de Trinidad sokaklarına merhaba diyoruz. Burada Havana’dan daha çok turist var, üstelik Trinidad küçük bir kasaba, bu nedenle yoğunluk daha da göze çarpıyor. Bunca turist elbette burada da, halkı ve esnafı yüzsüz ve ısrarcı yapmış, daha ilk adımlarımızda hissediyoruz bunu. Hava bulutlu, yağmur yağdı yağacak, detaylı gezmeyi yarına bırakıyoruz.

Denize gireriz umuduyla deniz malzemelerimizi de yanımıza almıştık. En çok da, Trinidad’a sadece 6 kilometre mesafedeki Playa Ancon’da denize girebileceğimizi düşünüyorduk. Hava oldukça serin, hiç de deniz havası yok. Öyle olunca bugünün haricinde iki tam günümüz daha var Trinidad’da.

Trinidad, UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor.  Rüzgarlı bir yamaca kurulmuş bu kasabada, Nijerya kökenli Santeria dininin mâbetlerini ve müritlerini görmek mümkün. Trinidad kelimesi İspanyolca “üçlü” demek. Bu üçlünün manası baba-oğul-kutsal ruh üçlemesinden geliyor. Trinidad 1514 yılında İspanyol fatih Diego Velazquez tarafından feth edilip İspanya adına yönetilmeye başlanmasıyla beraber şeker kamışı yetiştiriciliği bu şehrin en büyük gelir kaynağı oldu. Şimdilerde ise bu şehrin en büyük gelir kaynağı turizm ve tütün yetiştiriciliği.

İki de bir yolumuzu kesen taksi şoförleri olmasa Trinidad daha da sevimli olabilir. Yine de, ilk anlarda bile sarıyor, kucaklıyor insanı. Artık, aşina olduğumuz renkli binaları, kapı ve pencerelerde ferforje demirleri hele hele arnavut kaldırımı yolları ile tam bir 18. y.y İspanyol köyündeyiz sanki. Gayesiz girip çıkıyoruz sokaklarına, yürüdükçe ısınıyoruz, bulutlar kaybolsa Trinidad’ı daha fazla seveceğim.

Plaza Mayor’un banklarına, merdivenlerine oturuyoruz, kaldırımlarda tezgahını kurmuşl soıkak çalgıcıların melodilerini dinliyoruz hava kararana kadar.

Artık, yemek zamanı geldi, hemen her restoranın kapı önünde menü ve fiyat listesi var. Bakıyorum, önerilen yerlerde fiyatlar ateş pahası. Trinidad, turistik bir yerleşim olmanın hakkını veriyor anlaşılan. Temiz ve hesaplı bir yer bulabilmek için epey dolaşıyoruz. Sonunda, Antonio Maceo caddesinde, Hostal Academique la Merced isimli tesisin paladarında karar kılıyoruz.

Deniz ürünleri çorbası, biftek ve Bucanero ile kendimize geliyoruz( 10 CUC ). Anlaşılan burada kaldığımız sürece, yemeklerimizi burada yiyeceğiz. Hemen karşıdaki restoran, bir çok rehber kitapta önerildiğinden hep dolu ve fiyatları buranın neredeyse üç katı.

Kaldığımız Casa’nın bulunduğu Francisco Javier Zerquera ( Rosaria ) caddesi, Trinidad’ın alış veriş yapılacak dükkanlarının sıralandığı en işlek caddesi. Köşedeki büyük tiyatro binasını bulunca, Casa’mıza 100 metre kadar yaklaşmış oluyoruz. Caddenin diğer ucu, Plaza Mayor’un ve La Musica Casa’nın merdivenlerinin önünde bitiyor. 20.00’e doğru odamıza çekiliyor, Trinidad’ı çalışıyor, notlarımı tamamlıyor ve Trinidad’ada yaşanacak bir geceye hazırlanıyoruz.

Hava kararmaya yüz tutmuş, Rosaria caddesi boyunca dümdüz yürüyerek, canlı müziğin başladığı barların önünden geçiyor ve Plaza Mayor’un merdivenlerinde yani Casa de la Musica’nın yanıbaşında yerimizi alıyoruz. Meydana girmeden, sağdaki bir büfeden, Küba’nın millî meşrubat firması Cıego Montero’nun Naranja ( portakallı içecek ) alıyorum, yanımda getirdiğim Havana Club şişesine eşlik etmesi için.

Herkes kaldırımlarda oturuyor, dip dibe. Casa de la Musica’da yer yok, ama hâlâ akın akın içeri girmeye çalışanları izliyorum, yaptığım muhteşem kokteylin ilk yudumlarının hazzını duyarken. Turistlerin yoğun ilgisi ile insanlarla haşır neşir olmuş, çoğu uyuz köpekler aramızda dolaşıyor, iki de bir kaşınırlarken ben de uyuz oluyorum onlarla.

Türkçe konuşmalar duyuyorum, bir çift yanıma oturuyor, gruptaki diğer arkadaşlarının dedikodusu yapmaya baçlıyorlar. Hiç bulaşmamayı tercih eidyorum, eşimle konuşurken devreye girmeye çalışıyorlar, ilgi görmeyince kalkıp gidiyorlar.

Bir Alman, elindeki böreğin yarısını veriyor, tüyleri yolunmuş bir köpeğe, hayvan kokluyor, burnu batmamış olmalı, Alman’ın yüzüne bakıyor, “ bana bunu mu lâyık gördün “ der gibi. Yerel yönetimlerin korumasında olması gereken bu hayvanlar sadece şefkat ve sevgiye değil, uyuz olmuş derilerinin kaşınmaktan yara içinde kalmış hallerinin tedavisine de ihtiyaçları var.

Bir müddet oturduktan sonra, köpeklerin ısrarlı kucaklaşma isteklerinden rahatsız olup, Rosaria caddesinde Jazz Bar’ın karşısına mevzilenip, gelip geçeni izlerken, Bar’dan yükselen harika müziği ve yorumları dinliyoruz eşimle.

Cadde boyunca esen ılık rüzgar  tenime değdikçe diriltiyor ve hayata bağlıyor beni., Naranja çabuk bitiyor, bu kez sek devam erdiyorum Havana Club rum’a. Elbette, Trinidad daha da güzelleşiyor bu anlarda. Neden sonra, Caridad Tiyatrosu’nun köşesinden hostelimize dönüyoruz.

Odamızın önündeki terasta püfür püfür bir Karaip rüzgarı esiyor. Bu gece, uyumak haram bana. Che’den Nâzım Hikmet’e, Jose Marti’ye savruluyor aklım ve yüreğim. Küba’da geçirdiğim sekiz gün boyunca, gördüklerim Küba halkının yoğun dejenerasyonua karşı, rejimin tavrının ne olacağını düşünüyorum uzun uzun.

Kırsal kesimin, oligarşiye teslim olmuş turizm sektörünün kaymağını yiyenlerden pay istemeyeceğini kim garanti edebilir. Sıradan insanların, tüketim çılgınlığı yaşayanlarla barış içinde bir arada nasıl yaşayabileceğini düşünüyorum.

Önemli olan bir yere gelebilmek değil, orada kalabilmektir. Elinde kocaman bir İngiliz anahtarı ile, rejimin civatalarını yavaş yavaş gevşettiğini geçiriyorum aklımdan Raul Castro’nun. Abisi Fidel ne demişti ölmeden öncew; “ değişeceğiz ama istediğimiz zaman ve istediğimiz kadar. “

 

23  OCAK  2017   ( TRİNİDAD  )

Akşam oldukça sert rüzgarlar esti, terasımızdaki çiçeklerin yaprakları hışırdayıp durdu. Ardından başlayan şiddetli yağmur Trinidad’ın taş döşeli sokaklarını iyice yıkadı, çöpleri kuytularda topladı.

Sabah 07.00’de uyandım ve kimsesizliğin keyfini süren sokaklara attım kendimi. Ellerinde kocaman tripod ve boyunlarında bazuka gibi lenslerle dolaşan, selâmsız sabahsız iki kibirli fotoğrafçı ile karşılaşıyorum, başka kimseler yok sokaklarda.

Kaldığımız hostelin önündeki, Francisco Javier Zerquera ( Rosaria ) caddesi dümdüz yüründüğünde Casa de la Trova yani Casa de Musica’ya yani  canlı müzik yapılan binanın önündeki meşhur merdivenlere çıkıyor. Sağda İglesia de la Santisima Trinidad, yanında Museo Romantico devamında kentin sembolü olmuş kulesiyle Convento San Francisco de Asis yani şimdiki adıyla La Lucha Contra Bandidos Müzesi var. Bu müze  ve önündeki cadde öyle yoğun ki, kulenin fotoğrafını çekmek için dün uzun süre beklememe rağmen olmamıştı. Bu nedenle sabahın kjöründe ilk iş olarak buraya geliyorum.

Tek tük işe giden genç kızlar, daha çok da çocuklarını okula götüren kadınlar geçiyor. Hava kapalı, yağmur yağdı yağacak, yine de burada istediğim fotoğrafları çekebiliyorum.

Casa de la Trova’nın merdivenlerinden akşamdan kalma ambalaj kağıtları rüzgarda uçuşuyor, teneke meşrubat kutuları yuvarlanarak sabah sessizliğini bozuyor. Akşam bize rahat vermeyen köpekler, bulaşacak kimse bulamayınca, gelip geçen kılıksız insanlara saldırıyorlar. Yavaş yavaş hediyelik eşya tezgahlarının demirleri taşınmaya başlıyor, ortalık hareketleniyor.

Havana’da başlayan yumurta bulamama krizi burada da devam ediyor. Dün bulduğumuz dükkandaki adam tanesine 2CUC ( 7.5 TL ) isteyince sinirlenip çıkmıştım. Bu sabah, bir dükkanda yumurta viyolleri, görünce dalıyorum içeri, dört tane istiyorum. Yumurtalar elimde düşürmemeye çalışarak ( poşet falan aramayın burada ), 10 cent veriyorum, kadın parayı çekmeceye koyarken, yanda oturan adam görüyor ve ayağa fırlayarak, eliyle daha fazla ver işareti yapıyor. Cebimdeki bozuk paralardan 5 cent daha uzatıyorum, avucumdaki bütün bozuk paraları isteyince yine tepem atıyor ve yumurtaları tezgahın üzerine bırakıp çıkıyorum. Arkamdam, tezgahtan yuvarlanıp yere düşen yumurtanın sesini duyunca ister istemez gülümsüyorum.

Dönüşte sokaklar dolmuş, Trans Tur, devletin işlettiği tur şirketi, tekerlekli valizlerini taş döşeli yollarda can hıraş çekiştiren yaşlı Amerikalıları bekliyor sokak köşelerinde.

Bir ara, burnuma taze ekmek kokusu geliyor. Önünde kuyruklar oluşmuş fırını buluyorum, bakıyorum herkes 10 CUP veriyor, ben özellikle 20 CUP veriyorum denemek için, ekmeği ortadan ikiye kırıp torbaya sokuyor ( burada poşet var, hayret ) ve uzatıyor. Para üzeri yok, pesos diyorum, hatırlamış gibi “ uno momento “ diyerek, çekmecesinden 10 CUP  alıp uzatıyor.

Caridad Tiyatrosunun tam karşısındaki  loş dükkanda, çuvallarla açık un, sabun ve tezgahta yumurtalar görüyorum. Bu sefer istenen parayı vereyim de sabah kahvaltısında yumurta yiyelim düşüncesi ile giriyorum dükkana. Yine dört yumurta alıp, yaşlı kadına fiyatını soracakken, kadın ezilip büzülerek kibarca, “ no “ diyor, “ neden “ diyorum, eliyle yazı işareti yapıyor. Anlıyorum ki, yerel halka karne ile dağıtım yapılan devlet mağazası burası.

Odamıza dönüyorum, saksılar ve çiçeklerin arasında abartılı ferforje masa ve sandalyelerimize yayılarak güzel bir kahvaltı yapıyoruz.

Az önce yumurta ararken, önünde kalabalıkların dizildiği bir sağlık ocağının önünden geçtim. İçerisi de dışarısı gibi tıka basa dolu. Müracaatta görevli kadının odası duvarlar ve yerlerde dosyalarla dolu. Anlaşılan otomasyon sistemine geçilmemiş henüz. Hemen yanındaki eczane de, sağlık ocağından elinde ilaç reçetesi ile çıkanlarla dolu.

Hanidir, boşalmak üzere olan yağmuru bekliyoruz. Sonunda, ne olursa olsun diyerek atıyoruz kendimizi sokaklara ve tabii beklediğimiz yağmur bizi sokaktayken yakalıyor, hem de bardaktan boşalırcasına. Güneş çıkınca, yağmur sularının kuytulara yığdığı çöplerden başka bir iz kalmadı, sokaklar kısa sürede kuruyup eski haline dönüverdi. Bulutlar parçalandı, anlaşılan bir müddet yağmur endişemiz olmayacak.

Küba paralarımız bitti, en yakın CADECA ( döviz bürosu ) Maceo Caddesi’nde.  Kapı kapalı, tıklatınca güvenlik görevlisi açıyor. CUC bitmiş, nacional var diyor yani CUP, ekliyor bugün para gelmez belki yarın alabilirsin.

Gördüğüm kadarıyla, zırhlı araçlar devletin işlettiği barlardan, restoranlardan gün boyu hasılat topluyor, turist kaynayan Trinidad’ın tek CADECE’sında para yok. Hiç olmazsa bankadan alayım diyorum, Banque Credit y Comercial’i (  Kredi ve Ticaret Bankası ) buluyorum uzun uğraşlar ve istihbaratlar sonrası, ama önü ana baba günü. Anlaşılan, sabahleyin kargalar bokunu yemeden bu bankanın önünde kuyruğa dahil olacağım.

Sırada yumurta bulabilme eziyeti var. Geziye çıkmadan üç ay önce uygulamaya başladığımız Karatay Diyetini Küba’da paçavra ettik şimdiden. Ama, ana ilkelerini elimizden geldiğince sürdürme gayretindeyiz. Sabah kahvaltılarımızda bol ceviz, zeytin ve peynirin yanında yumurta yemeye de çalışıyoruz, ama, Küba’da iki ana gereksinim çok zorluyor bizi. Birisi, içme suyu, şişede su bulmak çok zor ve pahalı. Üstelik fiyatlar da tutarsız, 2 €’ya kadar fiyat istiyorlar küçük bir şişe su için. Dün, bir sokağın köşesindeki dükkanı arıyoruz, yine yumurta alabilmek için.

O dükkanı değil, ama başka bir dükkanın önünde 25-26 C derece altında viyoller içinde bekleyen yumurtaları, Küba’da insan sağlığına ters işler yapılmaz düşüncesi ile alıyoruz. Adamın uzattığı küçük bir poşetin içine yumurtaları kırmadan istiflemeyi başarıyoruz. 20 CUP uzatıyorum, yumurta bulma sevincinden uzattığı parayı saymıyorum bile, 3 metal centavo uzatıyor, yumurtaları koruma içgüdüsü ile ellerimin serbest kalması için hemen cebime atıp, poşete sarılıyorum sıkı sıkı.

Yandaki küçük tezgahta başka birisi muz ve avokado satıyor. Muzun hevengine 1 CUC, avokadonın tanesine 30 CUP diyor. Şimdiden bıktım şu CUC ve CUP hesaplamalarından. 5 CUC uzatıyorum, bir sürü 25 cent bırakıyor avucuma, dikkatle sayarak. Bu dikkat işi huylandırıyor beni ve lâf olsun diye eksik verdin diyorum, avucumdakileri sanki saymış gibi yaparak. Teleşla tekrar sayıyor avucumdaki paraları ve pardon diyerek bir 25 cent daha bırakıyor avucuma. Ben de ( haklı ) itirazımdan dolayı hayli gururlanıyorum.

Odamıza dönüyor, öğle yemeğini eşimin kumanyasından hallediyoruz. Ardından, iki fırt Havana Club’ı sek çekince enerji patlaması yaşıyor ve tekrar Plaza Mayor’un önünde buluyorum kendimi. La Lucha Contra Bandidos Müzesi’nin kulesinde kimseler yok. Oysa, bugün yapacağım işlerden birisi de buradaki kulelere çıkıp fotoğraf çekmekti. Pek çok yerdeki gibi burada da Pazartesileri müzeler kapalı olabiliyor anlaşılan. Esen sert rüzgara rağmen, karşısındaki küçük parkta oturup notlarımı tamamlıyorum.

Az aşağıdaki Kent Tarihi Müzesi’nin önüne geliyorum. Açık, önünde az da olsa kuyruk var. Giriş 2 CUC, fotoğraf makinesi için 5 CUC alıyorlar. Makineyi sırt çantama koyup içeri giriyorum ve Cantero Konağı’nı fotoğraflamaya başlıyorum sonra gıcırdayan dar ve zor ahşap merdivenlerden öndekilerin popolarına kafa atarak kuleye tırmanıyorum. Trinidad’ı en iyi tanıtan fotoğrafların çekim mahallindeyim şimdi. Karşıda Bandidos’un kulesi, arkada, rüzgardan köpükler içindeki denizi ile Ancon Plajı, palmiyeler, kırmızı kiremitli çatıları ile Küba’nın en şirin en renkli yerinin temaşâ alemindeyim şimdi. Rüzgar şapkamı uçuracak, fularım boynumdan kopup uçacak neredyse. Bolca fotoğraf çekerek aşağı iniyorum tekrar.

1800’lerden kalma bir malikane olan bina, daha sonrasında soy ismi Kanter olan Alman bir şeker üreticisinin eline geçer. Yerlilerin Cantero diye isimlendirdiği Dr. Justo Cantero, rivayete göre tüm zenginliğini kurduğu komplolara ve çevirdiği entrikalara borçluymuş. Çünkü zamanında yaşlı bir köle tüccarını zehirleyerek dul kalan eşiyle evlenmiş. Böylece hem Casa Cantero’ya hem de şeker pancarı tarlalarına konmuş. Evin en üst katından harika bir Trinidad manzarası olmakla birlikte evin içinde de nefis neo-klasik detaylarla süslü odalar, eski zaman eşyaları var. 

Paladar Crillo, Trinidad’ın en çok övülen mekanlarından, özellikle terası. Tabelasını görünce giriyorum, alt vkatta kimseler yok, merdivenlerden terasa çıkınca masaların tümünün dolu olduğunu görüyorum. Garson yapışıyor, beni dolu bir masanın ucuna yamayacak. “ Mış gibi olmak “ hallerini hiç mi hiç sevmediğimden çıkıyorum.

Karşısındaki ünlü Taberna La Botija’nın pencerelerinden kahkahalar yükseliyor. Zengin Amerikalı’lar kapatmışlar burayı, kalabalıkta iğne atsan yere düşmeyecek. Her insana yetecek kadar da sinek var anlaşılan, zira, Amerikalı’lar bir yandan da kendilerine tebelleş olan sinekleri kovalıyorlar.

Eşim, ayağında başlayan ağrı nedeniyle dinlenmeyi seçmişti. Ben de, her zaman olduğu gibi hızlı adımlarla kenti turlamaya devam ediyorum. Simon Bolivar Bulvarı’na kadar gidiyor, ilginç fotoğraflar çekiyorum. Akşam üzeri kırmızı çatıların daha da kızıllaştığı gün batımı saatlerinde, eşimin demlediği memleket işi çayımızı içiyoruz odamızın önündeki terasımızda.

Küba’da pek çok evde cam yok, ahşap kanatlı kepenkler geceleri cam görevi üstleniyor. Özellikle Trinidad’da Havana’dan daha fazla yeni model otomobiller gördüm. Çin menşeli olmalılar, çoğunu ilk defa okuduğum markalar; MC, BVC, Gelly biraz da Mercedes ve Peugeot var.

Küba Devrim sürecinde, çokça bahsedilen enerji tasarruf tedbirleri tavsamış anlaşılan, dolaşırken pek çok sokakta sokak lambalarının güpegündüz yandığını fark ettim.

24  OCAK  2017   (  TRİNİDAD   )

Havana Club rahat vermiyor, gece sık sık uyandırıyor nedense. Sonunda, kurduğum alarmla ayağa kalkıyorum saat 07.30’da. Aslında, iki gündür Trinidad’ın hemen her yerini adımladım, fotoğraf çektim. Bugün de, günümü fotoğraf çekmeye ayırıyorum. Ancan Plajı’ndan hayır yok, rüzgar ve yağmur her an bastırabilir bugün de. Alışıldık yoldan tekrar Plaza Mayor’a geliyorum. La Lucha Contra Bandidos Müzesi’nin kulesinde sert bir ışık patlıyor, altında inadına gölgeler var. Işığın düzelmesini beklemek için civarda dolaşmaya başlıyorum.

La Chanchara’nın kapalı kapısı, içerideki gece boyu süren mahşeri kalabalığın izlerini gizler gibi. Sonra, yine her açıdan fotoğrafik görüntüler sunan ara sokaklarını dolaşıyorum Trinidad’ın. Sonra, tiyatronun karşı sırasındaki  Banco di Credit y Comercio’nun önüne geliyorum.

Kaldığımız Casa Particular’ın sahibi dün para bozduramayınca bankaların çok kalabalık oşlduğunu ve ödemeyi Euro ile yapmak istediğimi söylemiştim. Plur demişti, ama, gün boyu CUC ihtiyacımız olacak, çaresiz sabahın erken saatleri sayılan bu anlarda banka kuyruğuna girmek isabetli olacak. 08.30’da kuyruğa dahil oluyorum, önüme birileri gelip kuyruğa giriyor ikide bir, ben kibarca kuyruğun arkasına gönderiyorum, itiraz etmeden gidiyorlar. Ama, önümdeki Küba’lılar önlerine dikilen hemşehrilerine itiraz etmedikleri gibi, uzun sohbetlere dalıyorlar üstelik.

Sonunda, gençler benim itrazlarımdan bıkmış olmalılar, dik dik bakmaya başlıyorlar, ben de kendi haline bırakıyorum, kuyrukları, Castro’muyum ben Küba’yı düzelteceğim.

Kapıdaki güvenlik görevlisi büyük bir ciddiyetle beşer kişilik grupları içeri alıyor, sonra da kapıyı içeriden kilitleyip, her seferinde anahtarı cebine sokuyor. Girer girmez, küçük bir masanın başındaki yaşlı kadın, yapacağım işlemi sorup, küçük bir kağıt parçasına numara yazıp uzatıyor. Ekranda, sıra numarası ve işlem yapılacak kasa umarası yazıyor. İçeride çıt yok, 8 kasa ( vezne ) da büyük bir ciddiyet ve saessizlikle çalışıyor. Yirmi dakika sonra, yaşlı kadına change dediğim için, yabancıların döviz işlemlerinin yapıldığı kasaya çağrılıyorum. 1 €=1.0302 CUC, geldiğim günden beri hiç de önemli farklar olmadı paritede.200 € bozuyor, karşılığında 206.40 CUC alarak çıkıyorum bankadan.

Aşinası olduğum panoramalar içeren sokaklardan odamıza geliyor ve eşimin hazırladığı kahvaltı ile keyifli bir güne başlıyoruz.

Saatler ilerledikçe bulutlar dağılıyor, güneşli ılık bir hava hakim oluyor. Son günümüzde, yine vazgeçemewdiğimiz Trinidad sokaklarını arşınlamayı tercih ediyoruz, günü birlik ( biraz da zoraki ) turlar almak yerine. Köle dönemlerinin izlerini taşıdığı söylenen Iznaga Kulesi, at biniş ve bir kaç küçük şelale turları yabancılar tarafından ilgi görüyor. Trinidad sokakları benim favorim.

Trinidad’ın uğramadığımız bir köşesine Park Central Cespedes’e yürüyoruz. Ayrı bir canlılıkla karşılaşıyoruz burada da. Etecsa önünde yine uzun kuyruklar var. Meydandaki banklar ve ağaç gölgeleri internete bağlanmaya çalışan yerel ve yabancılarla dolu. Aklımıza geliyor, biz de kartımızı çıkarıp, internete giriyor ve çocuklarımıza ve dış dünyaya bağlanıyoruz bir süreliğine. Küba’nın her köşesinde ücretsiz satranç salonlarından Cespedes Parkı’nda da var, masaların tümü satranç oynayan yerellerle dolu.  Hareketliliği izleyip, hatta fotoğraflayıp Plaza Mayor’a yürüyoruz, etrafı derin derin temaşaa ederek.

Mayor’un hemen yanında sarı duvar, mavi pencereli binanın gölgesinde dünden beri oturup gelen geçeni izleyen iki yaşlı adam dikkatimi çekiyorlardı. Ağızlarında puroları ile kendi hallerinde zararsız, öylesine dikkatle bakıyorlardı önlerinden geçenlere. Ani bir refleksle fotoğraf makinesini eşime vererek, gidiyor ve aralarına oturuyorum. Eşim de bol bol fotoğrafımı çekiyor. Tam anlamı ile bir Trinidad anısı oluşuyor böylece. Tabii, ağzıma, magnetli puroyu koymayı da ihmal etmiyorum.

O’neil’in önerdiği paladar’a uğruyoruz, menüdeki fiyatlar ateşimi yükseltince, Hostal Academique la Merced Paladar’ın yolunu tutuyoruz, oradaki salata fiyatına balık çorbası, tavuk ızgara, pilav ve Bucanero bira ile günümüzü daha da keyiflendiriyoruz( 14.70 CUC / 360 CUP ).

Küba’nın dinsel motifleri hayli farklı. Devrim’in yaklaşık altmış yıldır din konusuna pratikte nasıl yaklaştığını bilebilmek çok zor, ama; Küba’nın her köşesinde rastladığım “ Fidel y Religion “ isimli kitabında Castro şöyle diyordu; “ İnananlara saygı politik bir ilkedir. “ Katolik Kiliselerinin, özellikle din adamlarının zaman zaman yurt dışına gönderildiği yolunda okuduğumu hatırlıyorum.  Benim en çok ilgimi çeken Santeria dini inancı olmuştu. Havana başta olmak üzere, şimdiye dek gezdiğim kentler içinde geleneksel giysileri ile dolaşan kadınları her yerde görmek mümkün.

Trinidad’da, en çok görmek istediğim mekanın kapısından giriyorum. Casa Templo de Santeria Yamaya burası. Sağ köşede, beyaz< upuzun="" bir="" elbise="" ve="" kendine="" özgü="" türbanı="" ile="" okyanusların="" tanrıçasaı="" yemaya="" ile="" karşılaşıyorum.="" boynunda,="" orişa’lara="" adanmış="" boncuklardan="" yapılmış="" bir="" kolye="" var.="" orişa,="" hristiyanlıktaki="" aziz’lere="" denk="" geliyor.="" yemaya="" doğal="" olarak="" zenci,="" afrika="" halklarının="" köle="" olarak="" amerika="" ve="" karaibler’e="" getirilmesi="" ile="" birlikte="" inançları="" bu="" topraklarda="" da="" kök="" saldı.="" o’na="" yüklenen="" özellik="" çok="" fazla,="" bir="" anlamda,tüm="" suların="" kaynağı="" dolaytısıyla="" hayatın="" ve ="" kâinatın="" sahibi="" olarak="">

Afrika’nın Nijerya kabilelerinden Küba’ya getirilen köleler Yunan mitolojisine benzeyen çok tanrılı bir din olan Yoruba’ya inanıyorlarmış. İspanyolların Hristiyanlık’a geçme baskısı karşısında iki dinin karışımı olan Santeria dini doğmuş. Küba’nın %15’e yakını bu inançtan. Bir Santeria ibadethanesi olan Casa Templo de Santeria Yemaya’da hem Santeria dini hakkında bilgi alabiliyor (eğer İspanyolca anlarsanız) hem de dini törenlerine denk gelirseniz trans, ritüel dans ve Hristiyan ikonları gibi farklı adetleri bir araya getiren ayinlerini izleme şansı bulabiliyorsunuz. 19 Mart’ta deniz tanrıçası Yemaya’nın şerefine sabahtan akşama seremoniler oluyor. 

Tapınağın rahibi karşılıyor üzerinde bembeyaz gömlek, pantalon ve sandaletleri ile ve bir albüm veriyor, içinde çeşitli ritüelleri yönetirken fotoğrafları var. Belirli saatlerde, salona dizilmiş olan banklara oturanlara Santeria dini hakkında brifing veriliyor olmalı.

İspanyollar’ın Afrika’dan getirdikleri köleleri katolik yapmak için verdikleri çaba sonucunda ülkenin %60’ı Katolik olmuş, %5 de Protestan var. %24’ü ateist, geri kalanı da bir kabile dini ve Hristiyanlık’ın karışımı olan “Santeria” inancına sahipler. Nijerya’dan getirilen köleler, Küba’ya beraberlerinde, Antik Yunan inancında olduğu gibi, bir sürü tanrının olduğu Yoruba inancını getirmişler. Ancak İspanyollar köleleri zorla vaftiz ederek, Hristiyan yapmış, ve Yoruba’yı da yasaklamışlar. Köleler, İspanyollara itaatkar görünmek için Hristiyanlığın azizlerini ve ikonlarını, Yoruba inancından tanrılarla eşleştirmiş, ve onlara dua etmeye başlamış. Yani örneğin, kilisede John Baptist’e dua ediyor gibi görünüyor ama içinden aslında Yoruba’nın rüzgar tanrısı ile konuşuyormuş. Yüzyıllar içinde bu iki inanç birbirleriyle içi içe geçmiş ve yeni bir din olan Santeria’ya ortaya çıkmış. Santeria trans, ritüel dansı, Hristiyan ikonları gibi farklı adetleri bir çatıda toplar. Evlerde yukarıdaki resimdeki gibi zenci bebekler, ya da siyahi İsalar görmek mümkün.

Yoruba inancına ilk girenler için uygulanan ritüel de ilginç;  Santeria inancını ilk kez benimseyip, dahil olmak isteyenler bir hafta süren törenlerde, hayatının bundan sonrasında Orişa yani Azizlerine saygı göstereceklerine ve onlarla uyum içinde yaşayacaklarına dair anlaşırlar. Kabul ediliş, bir hayvanın ( genellikle horoz ) kesilmesi ile sona erer.

Bir ara albüm elimden kayıyor içindeki fotoğraflar, büyük bir hışırtıyla zemine akıyor. Rahibin yanında oturan köpek, bir anda yattığı yerden fırlayıp, omuzuma çöküyor. Allahtan, rahip geliyor sakinleştiriyor köpeği, ben de  rahatlamış olarak fotoğraflara dönüyorum tekrar.

Tekrar Cespedes Parkına yürüyor, giderek kızıllaşan ufkun daha huzurlu hale getirdiği Trinidad sokaklarındaki günlük yaşamı izliyor, hafızalarımıza nakşediyoruz.

Bugün rüzgarsız olduğu için, ellerinde kuş kafesleri ile dolaşan pek çok insan görüyorum. Güzel havada, sorumlu olduğu kuşlarını gezdirip mutlu etmek istiyorlar anlaşılan.

Museo Romantico önünden yürürken, sık sık çok lüks, daha doğrusu romantik/ klasik yemek masaları, hele hele masaların üzerindeki dantelli kolalı masa örtüleri, kristal şekerlik ve tuzluklar, çaydanlık ve fincanlar ile antik bir davetiye çakan bir restoranın önünden geçiyorduk. Bu kez merakla sokuldum, hafiften süzüldüm içeri. Garsonlar bembeyaz kıyafetleri ile bale yapar gibi masaları sertvise hazırlıyorlardı. Gerçi, servis hazır olsa da, böylesi bir yerde yemek yemenin bedeli rahatsız edici olabilirdi bizim için, sadece fotoğraf çekmekle yetinerek ayrıldık. Benim gezide harcayacak bol param var diyen gezginlere böyle bir atmosferde yemek yemeyi önereyim mi bilemiyorum. Havayı severim, patron ruhum var diyenler burayı kaçırmasın, zira; bu tesis 1700’lerde İspanyol kökenli şeker kamışı patronlarının şaşaa ve saltanatını yansıtıyor. ( Paladar Museo 1514, Calle Desengano 515 )

Park Mayor’un yanındaki Casa de la Trova’nın merdivenleri dolarken, sokak köpekleri de giderek çoğalıyorlar bu gecelik nasiplerini alabilmek için. Günü, Trinidad sokaklarının rengarenk ve hareketli sokaklarını tekrar tekrar arşınlayarak bitiyor, günün yorgunluğu üzerinde odamıza dönüyoruz.

Meraklısı için notlar;

Trinidad,

Konaklama   Hostal El Lirio de los Valles  Francisco Javier Zerquera No: 178 ( +53) 41996429 25 CUC

Kent Tarihi Müzesi giriş 2 CUC

Yemek ; Hostal Academique la Merced Paladar   ( Ortalama 15 CUC / iki kişi )

Viazul ile ulaşım;

Camaguey -  Trinidad          15 CUC

Trinidad – Cienfiegos            6 CUC

 

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 78
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 8929
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster