Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ağustos '06

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
1821
 

Kudüs

Yeni olan her şey, benim için her zaman çekici ve heyecan verici olmuştur. Yeni bir kitap, odama eklediğim bir detay, ilk defa aldığım ve kendi kendime kuracağım herhangi bir elektronik eşya, yeni lezzetler sunan mekanlar ve tabii ki yeni, yepyeni kentler…

Yurt dışında bizlere her zaman “bizden” çok daha iyi gibi görünen ama her zaman da öyle olmadığını zaman içinde tecrübe etme şansına sahip olduğum kentlerden, işte tam yukarıda anlatmak istediğim gibi bir tanesi, Kudüs.

Kudüs, 14 Mayıs 1948 yılında bağımsızlığını ilan eden İsrail Devleti’nin başkenti ancak ülkenin tek havaalanı deniz kenarında bulunan Tel Aviv kentinde olduğundan dolayı Kudüs’ e gitmek için öncelikle, yaklaşık 2 saat süren bir uçak yolculuğu ile Tel Aviv’e ulaşmanız gerekiyor. Buradan Kudüs’e gitmek için çok da fazla alternatifiniz yok aslında. Ya arabanız olacak, ya araba kiralayacaksınız ya da şehirler arası otobüs şirketlerinin verdiği hizmetlerden yararlanacaksınız. Biz ikinci şıkkı seçip araba kiraladık.

Tel Aviv ile Kudüs arası araba ile, hızınıza da bağlı olarak, yaklaşık bir saat sürüyor. Ancak daha önceden Kudüs hakkında tecrübeniz veya yanınızda orayı çok iyi bilen biri yoksa elinizde haritanız bile olsa otelinizin yerini bulmanız bir hayli zor. Çünkü tabelaların havaalanı gibi çok merkezi yerleri gösterenleri dışındakiler ibranice harflerle yazılmış, adres sorduğunuz insanlar da elinizdeki haritadaki latince harfleri okuyamadığı için size çok yardımcı olamıyor. Zor bela, daha önce defalarca önünden geçtiğimizi daha sonra fark ettiğimiz otelimizi buluyoruz ve biraz da içerdeki ağır baharat kokusunu yadırgayarak, eşyalarımızı odamıza bırakıp şehirde küçük çaplı bir keşif turu yapmak için kendimizi dışarı atıyoruz.

Kudüs, genel itibariyle sessiz, düzenli ve dini özellikleri, içinde barındırdığı mekanlarla da doğru orantılı olarak, baskın şekilde gözlemlenen bir kent. Kente tepeden baktığımızda baştan aşağıya taştan yapılmış bir şehirle karşılaşıyoruz. Dolayısıyla kentte ciddi bir sarı renk hakimiyeti söz konusu. Arabamız olduğu halde, bu her tarafı renkler ve mekanlar itibariyle birbirine çok benzeyen kentte kaybolmamak adına taksiye binmeye karar veriyoruz. Kapının önünden bindiğimiz taksi ise çoğu Avrupa ülkesinde ve Kıbrıs’ta da karşılaştığımız gibi bir Mersedes ve şoförü ise bizim şansımıza uzun yıllar Güneydoğu Anadolu’da yaşamış, dolayısıyla türkçe bilen bir arap.

Taksinin şoförüyle tanıştıktan sonra bize kısa bir şehir turu yaptırmasını, sonrada bizi yemek yiyebileceğimiz otantik bir yere götürmesini istedik. Tur, gecenin o saati için fena değildi ama bizim otantik yemekten kastımız İsrail’e özgü olanlardı, o ise bizi bir arap lokantasına götürdü ve kebap yedik.

Kudüs’teki ikinci günümüzde hedefimiz genel olarak adı Harem-i Şerif olan alanı ziyaret etmekti. Harem-i Şerif, içinde Yahudi, Ermeni, Müslüman/Arap ve Hristiyan mahallelerini, Kubbetüssahra ve Mescid-i Aksa’yı barındırır. Dört duvarla çevrili alanın batı duvarı da, geçmişten kalan tek orjinal bölüm olan ve Yahudiler için çok kutsal sayılan Ağlama Duvarı’nı oluşturur.

İçeriye girmek için birçok kapı var ve biz Kubbetüssahra’ya en yakın olanını tercih ettik. Ancak bunun için bile uzunca bir süre daracık, taştan yapılmış sokaklarda, etrafta yalın ayak koşuşan çocukların, başı kapalı arap kadınların sokaklara astığı çamaşırların ve bizi hiç bırakmayan baharat kokusunun arasında ilerlememiz gerekti. Sonunda başka, kocaman, demir bir kapıya ulaştığımızda, kapıda bekleyen askerler tarafından durdurulduk. Bize o günün Müslümanlar için kutsal olan Ramazan Bayramı’nın ilk günü olduğunu dolayısıyla içeri girişlerin Müslümanlar haricindeki ziyaretçilere kapalı olduğunu söylediler. Biz de hemen pasaportlarımızı gösterip içeri girebilen ayrıcalıklı insanların arasına katılıyoruz.

İlk ziyaret ettiğimiz yer, Kubbetüssahra. Diğer bir adı da Süleyman tapınağı olan ve M.Ö. 950 yılında inşa edilmiş olan bu mekan, tüm müslümanlar için Mekke ve Medine’nin ardından en kutsal yer olarak kabul ediliyor. Biz de dua etmek ve Hz. Muhammed ‘in Mirac’a çıkmak için Burak’a binerken bastığı ve üzerinde ayak izinin kaldığı söylenen taşı da görmek için içeri giriyoruz.

İçerisi bildiğimiz camiler gibi ancak sanki biraz daha ürperiyorsunuz. Taşın üzerindeki ayak izini göremedik ancak bir şekilde havada durduğu için altındaki küçücük oda gibi yere girip, etrafımızda türkçe konuşan insanların sayısına şaşırarak namaz kılma şansımız oldu. Bir inanışa göre burada kılınan namazın Allah katında 500 kat daha fazla sevabı varmış.

Dışarı çıkıp da arkanızı dönüp bir kez daha baktığınızda, 1447 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından onarılmış olan yapının, duvarlarındaki çiniler ve yakın dönemde kubbesine kaplanan altın zırh ile ne kadar görkemli ve etkileyici olduğunu sanki daha iyi anlıyorsunuz.

Bir sonra ziyaret edeceğiniz mekan genellikle Mescid-i Aksa, Aksa Camii yada diğer bilinen adıyla Ömer Camii oluyor. Burası gösterişten daha uzak, dikdörtgen ve sade bir yapı. Bizde neredeyse camilerde oturmak bile yasakken burada güneşten kaçmak için buraya sığınmış, hatta uyuyan insanlara bile rastlamak mümkün.

Buradan çıktıktan sonra yönümüzü batıya çeviriyoruz ve popülaritesini girişteki otobüslerin yoğunluğundan da anlayabileceğiniz, Yahudiler için çok kutsal olan ve Süleyman tapınağının orjinalinden geriye tek kalan yer olan Batı yada çok bilinen adıyla Ağlama Duvarına gidiyoruz.

Hakikaten insanlar ağlıyor mu? gibi bir soru varsa aklınızda, cevabı evet. Burada da bizdaki bir numaralı kural işliyor. Kadınların ve erkeklerin ağlama duvarındaki yerleri birbirinden ayrılmış durumda. Kadınların başları kapalı, erkeklerde ise şapka veya küçük takkelerden var. Kudüs’ün genelinde sıkça gördüğümüz, Yahudilerin radikal kesimini temsil eden siyah şapkalı, uzun sakallı, zülüflü ve uzun siyah pardesülü erkekler burada daha bir yoğun. Kadınlar kısmında duvara yaklaştığımda ağlayan kadınların yanısıra dikkatimi çeken diğer bir nokta da, minicik kağıtlara yazılmış ve duvarın taşları arasına sıkıştırılmış dua ve dilek içeren ibranice yazılmış kağıtlar oldu. Milyonlarca kağıt parçası vardı desem yalan olmaz. İsrail’de yaşayan Yahudiler için 13 yaşına gelmiş erkek çocuklarının Barmitshvah denilen ergenlik törenlerinin burada yapılması ise ayrı bir önem taşıyor.

Harem-i Şerif’in doğusunda bütün dinler için kutsal bir başka mekan olan Zeytin Dağı bulunuyor. Tepesinde kentin panaromik görüntüsünü izleyebileceğiniz boş bir alan ve hemen yanında da bir otel bulunan dağın, Harem-i Şerif’i dolayısıyla da Kubettüssahra’yı gören yamacı eteklerine kadar, hoş ve manzaralı bir yerde tripleks ev alabileceğiniz fiyata satılan, mezarlık yerleriyle dolu. Esasında çokta fazla boş yer kaldığını söylemek mümkün değil. Burada Yahudi kültürüne ait bir başka ilginç uygulamayla da karşılaştık. Bu mezarlar ülkemizde veya Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız gibi yeşiller içinde değil. Sanki kentin yapısını yansıtıyormuş gibi, tüm mezarlık taştan oluşuyor. İnanışlarına göre de, mezarlık üstüne konan çiçekler kısa ömürlü olduğu için de, mezar üzerine çiçek yerine, uzun ömürlü olması için, minik minik taşlar koyuyorlar.

Zeytin Dağı’ndan Kudüs’te bulunan çok önemli kutsal mekanlardan bir diğerine, Kıyamet Kilisesi’ne gidiyoruz. Kilisenin en önemli özelliği, bir duanın bilinen tüm dillerde, mermer bir plaka üzerinde, kilisenin dışındaki avluya teker teker yerleştirilmiş olması. Hemen türkçe var mı diye baktık ama onun yerine arapça ile karşılaştık.

Kıyamet kilisesi’nin ardından Hz.İsa’nın 12 havarisiyle beraber son akşam yemeğini yediği ve daha sonra da Leonardo Da Vinci’in Son Akşam Yemeği tablosuna konu olan olayın geçtiği mekanı aramak için yola çıkıyoruz. Bulmamız çok kolay oldu diyemem. İki, üç farklı yer dolaştıktan sonra doğru yere ulaşıyoruz. Sultanahmet’te turistlere yapılan can sıkıcı muamelenin bir benzerine maruz kalıyoruz ve oranın rehberi olduğunu iddia eden bir adam zaten bildiğimiz şeyleri bir kere daha tekrar ediyor bize. Mekanda görünüşte o anı ve dönemi hatırlatacak hiçbir şey olmaması ise karşılaştığımız ayrı bir ilginçlik.

Günün yorgunluğu artık iyice üstümüze çöktüğü için otele dönüp bir duş alıp, dinlendikten sonra, dışarda bir akşam yemeği yiyip, Kudüs’ün gece nasıl olduğunu görmek için biraz etrafta dolaşmayı planlıyoruz. Biz planladık ancak gezerken fark ettik ki, gece Kudüs’te yapılacak pek de fazla bir şey yok. Öncelikle en kalabalık gibi görünen caddedeki Pizza Hut’a girip kocaman bir süper supreme yeme hayallerimiz hüsran ile sonuçlandı. Çünkü biz kapıdaki Kosher’e uygundur ibaresini ne olduğunu bilmediğimiz için atlamıştık. Sonradan öğrendik ki, Yahudiler, özellikle de radikal olup kuralları harfi harfine uygulayanlar Kosher kurallarına göre yemek yerlermiş. Buna göre, eti yenen hayvanlar keçi, koyun, sığır gibi tırnaklı olmalı ve bu hayvanlar haham önünde dini kurallara göre kesilmeliymiş. Karides, midye, istakoz gibi kabuklu hayvanlar yenmez, sadece balık yenirmiş ve en önemlisi, et ve hayvani gıdalar, süt ve sütlü gıdalarla birlikte alınmayacağı için hem peynir hem de salam ve kıyma içeren pizzamızı yememiz mümkün olamazmış. Dolayısıyla biz de bir seferliğine vejeteryan olmaya karar verdik.

Ardından ben, bizde kapatıldığı için belki orada bir Casino’ya gitme imkanı bulabilirim diye düşünmüştüm ancak öğrendim ki, Casino’lar İsrail’de de yasak ve eskiden bize gelen İsrail’liler şimdi bizimkilerle birlikte Kıbrıs’a gidiyorlarmış.

Süprizlerle geçen bir gecenin sabahında hedefimiz Ölü Deniz’di. Türkçe konuşan arap soförümüzle anlaşıp Ölü Denize doğru yola çıktık. Uzunca bir süre eskiden deniz yatağı olan çölün içinde aşağıya doğru bir yolculuk yaptıktan sonra -410m kotunda, yani deniz seviyesinin 410 m. altında bulunan ve İsrail’in Lübnan ile sınırının da bir bölümünü oluşturan Ölü Deniz’e ulaşıyoruz. Ölü Deniz esasında bir göl ancak geçmişte deniz ile bağlantısı olduğu için bu adı almış. Gölün şifalı olduğuna inanıldığı için yol boyunca bir kaç tane plaj var. Taksi soförü bizi bir tanesinin kenarındaki küçük cafeye götürdü ve gölün çok tuzlu olduğu konusunda bizi uyardı. Ancak bu uyarıya rağmen ne kadar tuzlu olduğu konusundaki merakım günün geri kalanında hiçbir şeyin tadını doğru şekilde algılayamamama neden oldu.

Ölü Deniz’den dönüşümüzde Tevrat’ın ilk nüshaları olan ve Ölü Deniz civarında bulunduğu için de Ölü Deniz Ruloları denen yazıtların bulunduğu müzeye gittik. Mantar gibi bir formu olan müzenin içi ruloları korumak için gerçekten çok karanlık ve soğuktu. Rulolar cam korumanın içinde daire şeklindeki alanın dış çevresine ve merkezine yerleştirilmişti. Zaten hasar görmüş bu ruloları koruyabilmek adına fotoğraf çekmekle ilgili kurallar burada daha sıkıydı.

Günün sonunda yine yorgunduk ve birer çay ve kahve için ruhumuzu satabilirdik. Ancak bizi yine bir süpriz bekliyordu. O gün Cuma idi ve Cuma günleri Yahudilerce özel olarak kabul edilen Şabbat kutlamasına denk geliyordu. On emrin hükümlerinden biri, “ Altı gün çalışacaksın…ama yedinci gün Tanrı’na ayrılmış olan dinlenme günüdür.” ( Göç, XX, 9-10 ), olan Şabbat, çalışan insanın kuvvet toplayabilmesi için ve Tanrı’nın yaratılıştan sonra bir gün dinlenmesi örnek alınarak konmuştu. Buna göre Cuma öğlenden başlayarak Yahudiler Cumartesi akşamına kadar, ateş yakmıyorlar, yemek pişirmiyorlar, daha sonra açamayacakları için ışıkları öğlen saati yakıyorlar ve ertesi günün akşamına kadar söndürmüyorlar. Bunun bize yansıması ise, çay için kaynayan ve tabii ki ertesi günün akşamına kadar da kaynayacak olan su olduğu ancak kahve için süt ısıtamayacakları şeklinde idi. Biz de sadece çay ile yetinmek zorunda kaldık.

Kudüs’teki son günümüzde programımızda olan ve ziyaret etmeyi çok istediğimiz tek bir mekan kalmıştı, Soykırım Müzesi. Anılar Dağı üzerine inşa edilmiş bu müze, iİkinci Dünya Savaşı sırasında hayatını kaybetmiş 6 milyon insan adına yapılmış son derece etkileyici bir yapı. İsimlerle dolu duvarların ortasında yakılmış olan sonsuzluk ateşi tepedeki baca görevi gören açıklığı ile birlikte yaşananların hiçbir zaman unutulmayacağının simgesi gibi.

Soykırım Müzesinden çıkıp bu sefer arabamıza binerek yine bir kere ters yöne saptıktan sonra doğru yolu bulup Tel Aviv’e doğru yola çıkıyoruz. Uçağımız havalandıktan sonra ise, tepeden görme şansına sahip olduğumuz gökdelenleri ve geniş caddeleri ile Tel Aviv ve Kudüs arasındaki farkı gözden kaybolana dek şaşkınlık ile izliyoruz.

Bedenimizde yoğun günlerin yorgunluğu, ruhumuzda ise kutsal bir mekanın verdiği huzur…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yazınız çok güzel olmuşş anılarınızı paylaştığınız içinde öncelikle teşekkürler..

ENGİN D 
 25.07.2008 15:11
 

Cok uzun süre dağınık bir coğrafyada yaşadıkları için Israil hiç bir zaman kendine has bir mutfak olusturmamış,bildigim kadarıyla ihtiyac da duymamıştır.Kosher kuralları orthodoxlar için önemlidir,sair Israel halkı genelde akdeniz mutfağına has her seyi yiyorlar.Falafel Israel denince akla gelen yiyecek olabilir,nohut ezmesinden yapılan bir nevi kofte ve pide ekmek içinde salata ile servis yapılıyor.yine bizde katmet dediğimiz yağlı ekmek yanında bir çanak rendelenmiş domatesle servis yapılarak sunulur ki bu da yerlilerinin sevdikleri bir yiyecektir.

Emef 
 23.08.2006 16:22
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 109
Toplam yorum
: 111
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 1653
Kayıt tarihi
: 09.08.06
 
 

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii kipişirilenleri yemek için çok..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster