Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Ekim '12

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
669
 

Nasıl yozlaştığımızı Muzaffer İzgü'den dinleyelim

Nasıl yozlaştığımızı Muzaffer İzgü'den dinleyelim
 

Balıkesir Edremit Belediyesi'nin düzenlediği Edebiyat Dinletisi'nde Mayıs 2011'de bakın Türk edebiyatının büyük ismi Muzaffer İzgü neler dedi: "Edebiyat merakı ülkemizde az, ben belediye başkanlarına bu konuda teşekkür ediyorum, inatla üzerine gitsinler ve bu edebiyat söyleşilerini devam ettirsinler diliyorum. Çünkü yıllar önce Aziz Nesin, ülkemizdeki aptal sayısı %60 dedi, ama bu aptal sayısı gün geçtikçe artıyor. Düşünün şu anda yayınlanan bir diziyi Hanımın Çiftliği, Orhan Kemal'in canım arkadaşımın eseri, diziyi yapanlar sapıttılar nerelere gitti hikaye. Yaprak Dökümü 135 sayfa, 2 yıl mı oldu 3 yıl mı oldu sürüp gidiyor ve bu dizileri de bir yığın aptal oturuyor televizyonun karşısına şakır şakır izliyor. Bana geliyor bir kişi diyor ki benim oğlan okumuyor, evde futbol var mı diyorum, üf diyor babası öyle bi meraklı ki diyor, senin oğlun okumaz artık diyorum, hiç kitap okumaz. Benim anlamadığım şey şu arkadaşlar, 2 saat hadi o maçı izledin, hadi anladık, ama oturup da insan 3 saat de onun özetini kritiğini izler mi, zaman bu denli mi değersiz, zamanı konserve yapamazsınız arkadaşlar, zamanı komşudan da isteyemezsiniz, zamanı bakkal da satmaz, zaman gitti mi gitti. Aptallık da şurdan kaynaklanıyor, yaşamdaki başarılarımız duygusal zekaya bağlıdır arkadaşlar. Adam hukuk fakültesini bitirmiştir, tıbbı bitirmiştir, trafikte görün bir de nasıl hareket ediyor, ne kavgalar ne kavgalar, duygusal zeka yok da ondan. Duygusal zeka neyle gelişecek, güzel sanatlarla, resimle, müzikle, edebiyatla, bunlardan yoksun bir insanın gelişmiş bir insan olması kabul edilemez. Ben hem çocuklara yazıyorum hem büyüklere, şu ana kadar ki kitap sayısı 147, üst üste koydum mu boyumu aşıyor, bunun arkasında bir neden var çocukları çok sevmem, gülmeceyi, ben mizah sözcüğünü çok sevmiyorum, mizah arapça muzahtan geliyor, kibar etmişiz mizah yapmışız, anayı anne yaptığımız gibi. Ben gülmece diyorum, gülmece sözcüğünü ben kullandım, Aziz Nesin kullandı. 147 kitabın arkasında yatan bir neden daha var, çok fakir bir ailede büyüdüm, bir oda içerisinde portakal sandıklarından yapılmış bir odada, çatısı delikli çinkoyla kapatılmış, delikleri balmumuyla sıvanmış bir gecekonduda büyüdüm ben ve ben ortaokul 3'te okul müdürüne yalvar yakar, nolur beni öğretmen okuluna seçin dedim ve o da beni Diyarbakır Öğretmen Okulu'na seçti ve gittim, bana okulda ilk gün 3 tane çamaşır verdiler, bir tek çamaşırım vardı çocukluğumda benim, okulda 3 tane çamaşırım oldu. Düşünebiliyormusunuz bakın 3 çamaşırım diyorum. Okuma sevgisimi birinci sınıf öğretmenim ikinci sınıf öğretmenim pek fazla keşfedemediler ama biri keşfetti Adana Halkevi Kütüphanesi müdürü Zihni amca. Birgün evimizde soba olmadığından, hava da çok soğuk, ders çalışmak için Adana Halkevi Kütüphanesi'ne gittim. Gözlüklü bir amca sobanın kıyısına yanaşırken gördü beni, o amca oranın müdürüymüş Zihni amca. Bana ısın evladım, kurulan sonra da dersini çalışırsın demişti o sırada baktım ki halkevinde bir kadın kitap dağıtıyor, parayla mı diye sordum, param yok, hayır, ödünç veriliyor dediler. Kitapları dağıtan kadıncağız bana Define Adası kitabını uzattı, yaşamımda ilk kez bir kitabı elime alıyorum, evde odun kömür yok, kitap nasıl olsun. Açtım başladım okumaya, ama nasıl hoşuma gitti, kendimden geçtim. Bunu neden anlatıyorum, çünkü çok önemli, eğer Adana Halkevi Kütüphanesi olmasaydı, bugün karşınızda Muzaffer İzgü olmayacaktı. Bugün hepsi bir bir yok edildi o kütüphanelerin. O kitaplar beni Muzaffer İzgü yaptı, o kitaplarla ben düş kurmayı öğrendim, düşünmeyi öğrendim. Düşünen insan soru sorar. Soran insan değişmiştir. Değişen insan, karşısındakini de çevresindekini de değiştirir. Çoğu yazar ilk yazdığı şeyi anımsamaz, ben hatırlarım neydi biliyormusunuz, komşumuz Münevver teyzemiz vardı, kimi kimsesi yoktu, ama hergün postacıya, evladım mektup var mı diye sorardı. Postacı da hergün aynı cevabı verir; Yok, derdi. Ben o zamanlar ilkokul birinci sınıfa yeni başlamışım okuma yazmayı öğrenmeye çalışıyorum, anneme dedim ki; Anne, okuma yazmayı öğrenir öğrenmez Münevver teyzeye mektup yazacağım. Ve öğrenince okuma yazmayı başladın mektubu yazmaya; Münevver hanım, bahar geldi, çiçekler açtı, kediler miyavlıyor, eşekler anırıyor ve hepsi de senin ellerinden öperler. Mektubu yazdım da bunu nasıl postaya vericem, 6 kuruş posta pulu ki biz ekmeği bile mapushaneden alıyoruz, bakkalda pahalı, mapushanede zengin mahkumlar yemedikleri ekmekleri gardiyanlara verir gardiyanlar da bize satardı, 6 kuruşa da en az 1 buçuk ekmek alınırdı. Ben o gün 1 buçuk ekmeği almadım ve mektubu postaya verdim. Ertesi gün gözüm yolda postacıyı bekliyorum, işte göründü postacı ben de nasıl heyecan nasıl heyecan, postacı kapısını çaldı Münevver teyzenin, Münevver teyze okuma yazma bilmez, Muzafferrrr koş bana mektup geldi diye seslendi, oku bakalım Muzaffer dedi. Ben de başladım okumaya; Münevver hanım bahar geldi, çiçekler açtı, kediler miyavlıyor, eşekler anırıyor ve hepsi sizin ellerinizden öpüyor. Nasıl mutlu oldu, mektubu elimden aldı, öptü kokladı ve koynuna soktu. Annem şunu söyledi bana öldüğünde koynundaymış o mektup. İnanırmısınız o yaşlı kadına nasıl bir yaşama sevinci vermiş o mektup. Dördüncü sınıf öğretmenim Yusuf beydir beni yazar yapan, birgün bizden kompozisyon yazmamızı istedi, bende yapraklarla ilgili bişey yazdım. Ağaçtan düşüyor yaprak, diyor ki işte ben ormana gidicem, denize gidip balıklarla dans edicem, dalgalarla yarış edicem falan çok sevdi öğretmen. 130 Muzaffer İzgü gel dedi, şu yazıyı arkadaşlarına bir oku bakalım, dedi. Nasıl hoşuma gitti anlatamam. Ardından öğretmenim o yazıyı duvara koydu, sınıf gazetesine, benim o yazının altında bir gezişim var ki iki elim cebimde görmeniz lazım, benden büyük yazar yok, bi aşağı bi yukarı, ama okuyan yok, gittim dosdoğru baş öğretmenin odasına, başöğretmenim dedim, benim yazım çıktı okurmusunuz. Adam da 130 kilo yerinden kalkmıyo. Yavrum sonra okurum dedi, zorla götürüp okuttum. Ardından öğretmenler odasına gittim bütün öğretmenleri indirdim yazıyı okumaları için, bi tek 4-B'nin öğretmeni inmedi, ona hala küsüm, şimdi görsem konuşmam. Sokağa çıktım, terzi çırağı, kasap çırağı, kimi bulursam bak bak bunu ben yazdım deyip okuttum, koştum eve babacım Adana sokaklarında ıspanak satmış, babacım benim yazım çıktı diye haykırdım, hangi gazetede oğlum, dedi. Duvarda baba, ne duvarı oğlum dedi, okul duvarı baba dedim, koştu geldi adamcağız, hiç unutmam okudu eğildi ve sağ gözünden böyle bir yaş aktı, Muzaffer sen yazar mı olacaksın oğlum, dedi. Evet babacım, dedim. Ve babama verdiğim sözü tuttum, yazar oldum. Öğrencinin yetişmesinde öğretmen o denli önemli ki, ortaokula başladım bir Türkçe öğretmeni geldi, dedi ki kompozisyon yazın ölçücem, başladım yazmaya, bu sefer bir ağacı yazdım, beni kesmeyim dedim, falan dedim, ertesi gün bekliyorum öğretmenin beni kaldıracak, güzel sözler söyleyecek, ertesi gün oldu öğretmen 743 Muzaffer İzgü dedi, benim bir ayağa kalkışım var ki sormayın, hepinizden özür dilerim aynen şöyle dedi: Ulan hiç ağaç konuşur mu. Dünyam yıkıldı inanırmısınız, öğretmene küstüm, kağıda küstüm, yazmaya küstüm, kaleme küstüm. Ortaokul 3'te öğretmenimiz değişti, Atom Raşit denilen bir öğretmen geldi ve daha beni üçüncü günde keşfetti. Eğer Atom Raşit olmasaydı, öğretmen evindeki kitapları bana veren Nebahat hanım olmasaydı, yine karşınızda Muzaffer İzgü olmayacaktı. Az önce gülmeceden bahsettik, biz İncili Çavuş'un, Bekir Mustafa'nın, Bektaşi'nin, Nasreddin Hoca'nın torunlarıyız arkadaşlar. Ne yazık ki gülmecemiz şimdi tüm içtenliğimle söylüyorum can çekişiyor, ne yaptıklarını ne ettikleri bilmeyen bir takım kişiler stand-up adı altında sahneye çıkıyorlar, kendileri söyleyip kendileri gülüyorlar, üstelik biletleri de çok pahalı 150 lira, 3 kişi gitseniz 450 lira. Adam verdiği o kadar paranın hatrına hehe gülüyor, salondan çıktığında ise hatırında hiçbişey yok. Bizim gülmecemiz buraya gelmemeliydi. Asla gelmemeliydi. Gülmece topsuz tüfeksiz bir silahtır arkadaşlar, vurdu mu devirir. Yanında önünde ardında korumalarla gezen adamlara hiç dikkat ettiniz mi, arabadan indi mi ayağının altına kırmızı halı sererler, neden diye hiç düşündünüz mü, ben düşündüm, bunlar düz yolda bile doğru düzgün yürüyemez de ondan düşmesin de başımıza iş almayalım diye kırmızı halı sererler bu adamların ayağının altına. İyi bakın bundan sonra kırmızı halıdan yürüyenlere, lütfen. Ama böyle dediğiniz zaman size düşman oluyorlar, Aziz Nesin'e düşmandılar, bana düşmandılar, Rıfat Ilgaz'a düşmandılar, hiç sevmediler bizi, ama halkımız çok sevdi, 700 yıldır Nasreddin Haca'yı seviyor bu halk niye çünkü onun fıkraları hala günümüzde geçerli. Gülmece okutucusunu edilgen değil, etken yapmalıdır, etken olmayan bir gülmece, gülmece değildir. Hem gülmek hem düşünmek gerekir. Çocuklara yapıtlarımda da emeği, sanata saygıyı, paylaşmayı, üretmeyi, Atatürk ilkelerine sahip çıkmayı, güçsüzden yana olmayı öğretmeye çalışıyorum. Benim bütün çocuk yapıtlarımdaki gayem bu".

Büyük usta Muzaffer İzgü, yıllar içinde zenginleştikçe nasıl da aynı oranda yozlaştığımızı apaçık ortaya koymakta bu söyleşide. Herkesin, özellikle de siyasetçilerin mutlaka izlemesi ya da metnini okuması gereken bir söyleşi. Ustanın sözlerinin üzerine çok da söyleyecek birşey yok zaten. Ustacım sen çok yaşa ve seni çok ama çok seviyoruz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 7
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 817
Kayıt tarihi
: 05.09.12
 
 

23 Ekim 1979 İstanbul doğumlu. Anadolu Üniversitesi Maliye mezunu. Ekonomi, siyaset, edebiyat, ta..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster