Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Aralık '10

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
3553
 

Nazım Hikmet'ten, Kemal Tahir'e Hapishaneden Yazılan Mektuplar

Nazım Hikmet'ten, Kemal Tahir'e Hapishaneden Yazılan Mektuplar
 

Hapishanenin havasını hiç teneffüs etmedim. Bilmedim oraları… Ne içine girdim, ne de cepheden seyrini yaptım. Nasıl bir yerdir, nasıl bir dünyadır, ne yenilir, ne içilir oralarda? Cezaevi denen yerler nasıl yerlerdir? Sadece duyduklarım ve izlediklerim kadarı ile biliyorum. Oysa ne kadar da çok şeyler okumuştum hapishanelere ilişkin. Filmler de seyretmiştim… Hem de bir hayli çok film izlemiştim demir parmaklıklar arkasını konu edinen… Televizyon dizileri de bol miktarda konu ediniyor o demir parmaklıkların soğuk dünyasını… Tabii ki bilmek, izlemek, önünden geçmek, etrafından yürümek çok da anlam içeren şeyler olmasa gerek. Yaşamak gerek. Oraları yaşamak, havasını ciğerlerine çekmek, yatağında uyumak gerek. Yemeğinden yemek, volta atmak gerek. Velhasılı zor iş… Yaşamadan duyumsayabilmek! Yok… Tabii ki gerçek başka bir şey… Coşkun’dan dinlemiştim cezaevlerini. Bir de Coşkun’un arkadaşı Mehmet’ten dinlemiştim. Bu ikili ne zaman bir araya gelse cezaevi maceralarını dolarlar dillerine. Anlatırlar… Yaşadıklarını, mavralarını ve daha daha nice şeyleri… Her şeye rağmen kapalı bir mekân işte… Özgürlük mü? Onun tabiî ki yeri bir başka… Gülerek anlatılanlar bir yanada, oralarda olmak, hayatının baharını o duvarların arasında geçirmek zorunda kalmak dayanılması zor bir şey olsa gerek. Her şeye rağmen…Yakın zamanda bir televizyon programındaki anıları ile Sırrı Süreyya Önder’e kulak kabartmıştım. Ulucanlar Cezaevindeki hücre anılarını anlatıyordu Sırrı Süreyya. Kahkahalarla gülerek hem de. Hücreler logarların üzerine yapılmış ve o logarlardan hücrelere fareler girermiş. Günlük verilen tayının yarısını o farelerle paylaşmak zorundaymış hücre cezası almış olan mahkum. Aksi halde o fare gece uyku anında o mahkumun bir yerlerini iştahla götürürmüş.

Bir süre önce okumaya başladım Nazım Hikmet’in “Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar” isimli kitabını. 1930’lu yılların sonu ile 1940’lı yılların havasını dolu dolu hissettirmiş Nazım Usta. O bildik Nazım dili. İnce, zarif ve naif bir dil… Sıkmayan, yormayan, hazımsızlık yaratmayan müthiş bir dille karşılaşıyorsunuz. Ve ilgili dönemlerdeki Türk Edebiyat dünyası ve Dünya Edebiyatına ilişkin Nazım Hikmet’in o müthiş eleştirilerine tanık oluyorsunuz. Nazım Hikmet’in Kemal Tahir ile olan dostluğunun bütün ince detaylarını adeta keşfe çıkıyorsunuz bu mektupların arasında. Ve pek tabiî ki, o kitabın yapraklarına sinmiş olan hapishanenin havasını bolca teneffüs ediyorsunuz. O koşullarda ortaya çıkan edebi üretimlerin neler olduğunu bir bir anlamaya çalışıyorsunuz. Nazım Hikmet’in, Kemal Tahir’e bir çok noktadan nasıl yaklaştığını, edebi üretimlerine getirdiği olumlu, olumsuz eleştirilerle Kemal Tahir’i nasıl yazmaya sevk ettiğini, parasızlıklarını, yokluklarını, geçinmek için verilen çabayı ve hapishane içerisindeki diğer çalışma mücadelelerini Nazım Hikmet mektuplarında ustaca vermiş. Kemal Tahir’e adeta çocuğu muamelesi yapmış Nazım Hikmet. Ve işte o yıllarda yazmaya başlıyor Nazım Hikmet “Memleketimden İnsan Manzaraları” eserini. Yazıyor, yazıyor ve her yazdığı satırların üzerinde tekrar ve tekrar çalışıyor, her yazdığı satırların eleştirisini almak için o satırları Kemal Tahir’e mektuplar aracılığı ile gönderiyor. Kemal Tahir karşılık veriyor. Eleştiriyor pek tabiî ki Nazım Hikmet’i. Ve bu süreç iki yol arkadaşının edebi alanda daha ileri safhalara kadar ilerlemelerine neden oluyor. İşte tam da bu arada Raşit Kemali, yani Orhan Kemal, Nazım Hikmet’in yaşamına giriyor. Cezaevinde oda arkadaşıdır Orhan Kemal, Nazım Hikmet’in, Nazım Hikmet, Orhan Kemal’den bahsediyor Kemal Tahir’e. Ve Orhan Kemal’in eserleri de eleştirilerinin arasına giriyor bu ikilinin. Cezaevi içerisinde, gece sabahlara kadar okuyorlar, yazıyorlar, para kazanmak için çeviriler yapıyorlar ve daha nice şeyler… Saatlerce süren okumalar, yazmalar, çeviriler, diğer edebi üretimler ve bıkmadan, usanmadan birbirlerine yönelik kıyasıya eleştiriler. Ama ince bir dil kullanılarak yapılıyor eleştiriler. Yapıcı eleştirinin nasıl olması gerektiğine dair Nazım Hikmet önümüze bolca veri koymuş bu mektuplarda. Mektupları okurken, Nazım’ın halet-i ruhiyesinide algılıyorsunuz. Üzüntülerini, kederlerini. Hani uzun yıllar cezaevinde yatmış insanlar için “af” söylentileri büyük umutlar taşır ya… Çok defa bu “af” söylentilerine ilişkin beklentilerinin yaratmış olduğu ruh hallerini Nazım Usta müthiş bir anlatımla okurlarına sunmuş. Özlemlerini dile getirmiş ve bunların hepsini Kemal Tahir’le paylaşmış. Birbirlerini hiç mektupsuz bırakmamışlar. Ve pek tabiî ki bu ikilinin arasında olan Piraye. Nazım Hikmet’i hiç yalnız bırakmamış Piraye. Kar, soğuk demeden cezaevi yollarında geçirmiş o yılları. Ve tabiî ki büyütmeye çalıştığı iki çocuğu,..

Bir mektubunda Kemal Tahir’e şöyle yazmış Nazım Hikmet “Bir gün içeriden çıkarsam, işte o zaman tek dileğim bütün bir memleketi dolaşmak… Gidilmemiş yerlere gitmek, girilmemiş köylere girmek, kahvehanelerinde çay içmek, işçi mahallelerinde dolaşmak ve memleket insanlarını bir bir yazmak… Yüz ciltlik bir eser oluşturup arkamdan bırakmak…”

Cezaevinde bol bol çeviri yapmış Nazım Usta. Savaş ve Barış’ı gece sabahlara kadar çalışarak çevirisini bitirmiş. Ve bu arada kendisine gelen gazete, dergi ve mecmuaları okumaya çabalamış. Yazın dünyasını kıyasıya eleştiriye tabi tutmuş. Özellikle Babaliyi…

Orhan Kemal’in mücadelelerinden de bolca bahsetmiş Nazım Hikmet. Nasıl yazmak için çabaladığını, yaratmış olduğu karakterlere ilişkin eleştirilerini dile getirmiş. Orhan Kemal’in Fransızca öğrenebilmek için verdiği müthiş çalışmaya gösterdiği saygıdan bahsetmiş Nazım Hikmet.

Bu kitabı okurken “Acaba cezaevine düşmek mi gerek?” diye düşündüm bir an için. Okumak ve yazmak için ne çok zaman yakalıyorsunuz. Şayet arkanızda bıraktığını kimse yoksa, cezaevi ortamı okumak ve yazmak için en ideal ortam. Sadece yazmayı okumayı ve yazmayı düşünüyorsunuz. Saatlerce… Sabahlara kadar…

Mektupların içerisinde Nazım Hikmet’in, Piraye’ye olan aşkının bütün detaylarını görmek mümkün… O dile getirdiği romantik kelimeler, bir romantik aşığın nasıl olması gerektiğinin tarifini veriyor aslında. Kemal Tahir’e bol bol Piraye’den bahsediyor Nazım Hikmet. Bir ara “Karıma akşam şiirleri” diye şiirler yazmaya başlıyor. Her gece birkaç saatini bu şiirleri yazmaya ayırıyor. Kısa, ince v zarif duygulardan oluşan aşk nağmeleri gibi… Yazdıklarının eleştirisini almak için Kemal Tahir’e pek tabiî ki göndermeyi ihmal etmiyor Nazım.

Yıllar önceydi… Genco Erkal oynamıştı “Memleketimden İnsan Manzaraları” isimli oyunu. Karaca Tiyatrosunda izlemiştim. Hayli etkileyici bir oyundu ve bu oyunu iyiden iyiye zihnime kazımıştım. Nazım Hikmet’in hapishanedeki ruh haline ilişkin sahnelenmiş tek kişilik bir oyundu. Genco Erkal müthiş bir performans koymuştu ortaya. Ve derken şimdilerde o oyunun zihnimde bıraktığı tat ile bu kitabı okumak daha bir başka oldu. Aslında kendime kızıyorum da… “Neden ben bu kitabı okumayı ihmal etmiştim?” diye. Oysa çocukluk arkadaşım Bekir’de görmüştüm bu kitabı. Yıllar önceydi… Daha henüz lise dönemlerindeyken Bekir’lerin evine giderdik hafta sonu akşamları. Suat, Hakan ve ben… Nazım’ın şiirlerini okurduk. Düz yazılarına bir ara merak sarmıştık…1930’lu yıllarda Akşam Gazetesinde yazmış olduğu günlük yazıları Nazım Himet’in… Hayata dair ne varsa yazmış Nazım Hikmet. Şimdilerde bunları henüz ilkokul üçüncü sınıf öğrencisi olan kızım okuyor. İşte bu yüzden kızıyorum kendime. Yıllar önce okumam için Bekir bana vermişti “Kemal Tahir’e Mahpushane’den Mektuplar” isimli kitabı. İçine göz atıp, birkaç mektuba göz gezdirdikten sonra o akşam bırakmıştım kitabı orada. Şimdi fark ediyorum ne kadar kötü bir şey yaptığımı.

Nazım’ın mektuplarında bol bol tanıdık isimlerle karşılaşıyorsunuz. Doktor Hikmet Kıvılcımlı bunlardan birisi. Bir başka cezaevinde doktor. Nazım’ın eleştirilerinden anlıyorsunuz ki, doktor aksi birisi. Yıllar önce bir kitabını okumuştum Hikmet Kıvılcımlı’nın. “Devrim zorlaması ve Demokratik Zortlama” isimli kitabı. O zamanda aksi bir kişilik olduğuna dair etki bırakmıştı bende doktor. Ve Sebahattin Ali ile ilgili düşüncelerini de mektuplarına almış Nazım Hikmet. Dönemin gazete patronlarını, köşe yazarlarını, Ahmet Emin Yalman’ı, Vala Nurettin’i bol bol anlatmış.

Aslında kitaba ilişkin o denli anlatacak çok şey varki… Bence okuyun bu kitabı. Ama mutlaka okuyun. Müthiş bir haz, müthiş bir keyif duyacaksınız. Eminim…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1639
Toplam yorum
: 2990
Toplam mesaj
: 195
Ort. okunma sayısı
: 946
Kayıt tarihi
: 07.08.07
 
 

Yazarım... Okurum... Öğrencilik yıllarımda çok yazdım... Kompozisyon derslerinde yazdım... Duvar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster