Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Nisan '17

 
Kategori
Türkiye Ekonomisi
Okunma Sayısı
445
 

AB Başkanlığı, Türkiye, Avrupa’nın Yeni Ekonomik Lideri olsun mu, sorusuna “Evet" demiş midir (25)

AB Başkanlığı, Türkiye, Avrupa’nın Yeni Ekonomik Lideri olsun mu, sorusuna “Evet" demiş midir (25)
 

Balıkların ve karıncaların birbirlerini yemelerini güçleri değil, suyun akışı belirlemektedir.


Cevabın, 1982’de Belçika’daki AET Toplantısında bir Yahudi tarafından verildiğini biliyor muydunuz? Diyerek, sözü toplantıya katılanlardan Bankacı Metin Berk’e bırakıyoruz:

“Yıl 1982…İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyeleri ile İstanbul’daki bankacılar, o zamanki adı AET olan Avrupa Birliği kurumlarını tanımak üzere Belçika ve Lüksemburg’a davet edilirler, Bu tür yemeklerde adet olduğu üzere Misafirleri ağırlayan heyet başkanı hoş geldin dedikten hemen sonra (zehir zemberek) bir konuşma yapmaya başlar: (Türk Misafirlerine hitaben)

“Siz kendinizi ne sanıyorsunuz! AET demokratik ülkeler topluluğudur, sizler ise bizim dostlarımız Turan Güneş, Turhan Feyzioğlu gibi pek çok parlamenterin görevlerini engellemekle kalmıyor, hala kendinizi bu topluluğa hangi hakla üye olabileceğinizi sanıyorsunuz?”

Konuşma bu küstahlık devam edip gidiyordu. Konu anlaşılmıştı, AET Dış İşlemleri Sorumlusu bizim vasıtamızla (O sıralarda darbe olmuş ve) Evren’e mesaj gönderiyordu. Sinirlenmiştim. Söz istemek için elimi kaldırdım. Adam şaşkınca “Evet” dedi. Ben ise,

-“AET üyelerinin demokratik hassasiyetlerini görmek hepimizi çok duygulandırdı. Ancak merakımı hoş görün, 79-80 yıllarında Türkiye sokaklarında günde 20-30 kişi terör kurbanı olarak yaşamını yitirirken, bir protestonuzu görmedik, demokratik hassasiyetleriniz neredeydi acaba? Üstelik yönetime el koymuş olan silahlı kuvvetler, en kısa zamanda seçimler yapılacağını vaad ediyorlar. Çok demokratik bir iç savaşı mı tercih ederdiniz?

Tam o sıra, solumda oturan, bugün dahi yüzü gözümün önünden eksilmeyen, kızıl saçlı, seyrek kızıl sakallı genç bana dönerek

Biliyor musun, boşuna sinirleniyorsun. Siz bu oyunu 1453’te kayıp etmişsiniz! Bilmiyor musun?”

Ben şaşkın

“Siz ne söylemeye çalışıyorsunuz? Lütfen açıklar mısınız?”

Kızıl genç

–“Bakın dostum, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra Papa Roma’dan kendisine bir elçi göndererek ‘Gel Hıristiyanlığı kabul et. Ben de seni, Doğu Roma İmparatoru olarak takdis edeyim!’ teklifini gönderiyor. Sultan bu teklifi reddediyor. İşte o andan itibaren siz Avrupa’da partiyi kaybettiniz.”

–Bugün demokrasi derler, yarın Kürtlere özgürlük, Ermenilere toprak vs. Sizden her gün yeni bir şey talep edeceklerdir. Bu işin sonu gelmez! Zira burası bir Hıristiyan Birliğidir. Siz ise bu birliğe tam karşıt bir konumdasınız. Bu söylemi de, bu açıklıkla size benden başka kimse söyleyemez, zira ben Yahudi’yim” dedi. Dondum kaldım. (1)

Bu noktada bir hakkı teslim etmek adına bir not düşülmelidir:

**

4 Mart 1924, Son Halife Abdülmecid: “Acı bir tebessümle sözümü kesti.

“-Bizim Hilafetmeâblığımız artık kalmadı. Paşa, bir gecede, apar topar, hanedanımızın altı yüz sene hükümran olduğu bir memleketten kovulduk. Kim derdi ki. Fâtihlerin, Yavuzların, Kanunîlerin torunları çamaşırlarını bile alamadan yolcu edilecekler!...”(2)

Son Halife sürgün edilmek üzere “apar topar” Trene bindirileceği Çatalca Demiryolu İstasyonu’na gitmektedir:

“…Efendimizin maiyetinde Mabeyinci Hüseyin Nakib Turhan Beyle, hususî tabibi Doktor Selâhattin Bey de bulunuyordu. Aile otomobillerinin önünden ve ardından giden arabalar uzun bir kafile teşkil ediyordu. Edirnekapısı’na vardığımız sıralarda gün ağarmaya başlamıştı…öğleden sonra Çatalca Demiryolu İstasyonu’na varabildik. Rumeli Demiryolları Şirketi’nin oradaki âmiri meğer bir Musevi vatandaşımızmış. Efendimizin ve ailesi âzâsının dinlenmelerine elverişli başka bir yer bulunmadığı için üst kattaki dâiresini böyle habersiz gelen yüksek misafirlerinin istirahatine tahsis etti, çoluk çocuğuyla da îzaz ve ikrama yardımlarına Efendimiz tarafından takdirle teşekkür ettiğimiz zaman da:

Osmanlı Hanedanı, Türkiye Musevilerinin velinimetidir. Atalarımız İspanya’dan sürüldükleri, kendilerini koruyacak bir ülke aradıkları zaman onları yok olmaktan kurtardılar, devletlerinin gölgesinde tekrar can, Irz ve mâl emniyetine din ve dil hürriyetine kavuşturdular. Onlara, bu kara günlerinde, elimizden gelebildiği kadar hizmet etmek bizim vicdan borcumuzdur.”

Dedi ve gözlerimizi yaşarttı. (3)

Beş parmağın bir olmadığı bir kez daha hatırlatmış olalım ve devam edelim:

**

Avrupalılar bizleri nasıl görmektedir?

“..Fransızların işgal komutanı Franchet D’Esperey, 25 Kasım’daki (1918) (İstanbul’a) girişini çok gösterişli bulmamış…2. gelişi 8 Şubat 1919 yılında gerçekleşmiştir.

Fransız Komutan Fatih Sultan Mehmet’in şehre girdiği kapıdan, surlar içerisinden beyaz bir atla, azınlıkların çılgın gösterileri arasında, Türk sancağını çiğneyerek şehre ikinci kez girmiştir. (4)

Batı, Müslüman Türklerin iki zaferini yüzyıllar boyu affedememiştir. Birincisi, İstanbul’un, İkinci Atina’nın fethidir. Bunlarla beraber hazmedemediği bir uygulaması daha vardır.

Nasıl Olur da (Barbar Türkler!) Beş yüzyıl boyunca kendilerini (Hıristiyanları, Güney Avrupalı topluluklarını) adalet, hoşgörü ve yüce bir anlayışla yönetebilir, üstelikte; inançlarına, mezheplerine, yaşamlarına ve dahili yönetimlerine karışmadan ve sömürmeden?

**

Birinci Dünya Savaşı

“…Kudüs düştüğünde Viyana’da kilise canları çalmaya başlayınca, Osmanlı askeri ataşesi dayanamayarak koşmuş, halka müttefikleri (I. Dünya Savaşı’da Avusturya Müttefikimizdir/canmehmet) Türkiye’nin kaybettiğini, düşmanları İngilizlerin kazandığını, şu halde çanların niçin çaldığını, pencerelerden aşağı sarkarak haykırmıştı. (5)

Bir müttefik (Avusturya) , silah arkadaşı (Osmanlı) kaybettiğinde neden sevinir, üzülmesi gerektiği yerde? Bunu açıklamaya Kudüs hikayesi ile başlayalım.

Kudüs ve çevresi Osmanlı Türkleri tarafından 1517’de fetih edilir ve Kudüs, 1917’ye kadar Osmanlıların yönetiminde kalır. 11 Aralık 1917’de, (I. Dünya Savaşı’nda) General Edmund Allenby tarafından yönetilen İngiliz Ordusunca ele geçirilince, Kudüs’teki Osmanlı yönetimi sonlanır.

-“11 Aralık 1917 tarihinde Kudüs’e giren İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Henry Hynman Allenby Selahaddin Eyyubi’nin mezarına vurarak:

Kalk Selahaddin biz yine geldik‘ der. (6)

**

Graham E. Fuller, Türkiye’de de görev yapmış, Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı’nın (CIA) eski üst düzey isimlerindendir.

Aşağıda alıntılar, CIA Ajanı’nın  “İSLAMSIZ DÜNYA”  kitabına aittir.

“…İslam’da Müslüman ordularının eylemlerini yönlendiren tamamen dinî otorite örneği bulmamız oldukça zordur. İslam’ın özellikle ilk birkaç yüzyıllık döneminde güç halifenin elinde olsa da halife kesinlikle lâik bir gücü kullanıyordu ve oldukça lâik yollardan –güç siyaseti yoluyla- seçiliyordu. Evet, Müslüman uleması Müslüman askerî seferlerini kutsuyor olabilirdi, ama bu seferlere kesinlikle ne yön veriyor ne de komuta ediyordu. Bir kez daha kilise ile devletin Hıristiyan tarihi boyunca yakın ilişki içerisinde olduğunu görüyoruz; İslam’da bu duruma daha az rastlanıyordu. (7)

Katolik Avrupa, doğuya yönelik amansız yayılmasına başlamaya hazırdı – hedefte putperest Slavlar, Yahudiler, Doğu Ortodoks Hıristiyanlar, Müslümanlar vardı. O dönemde Ortadoğu’da hangi dininin egemen olduğunun onlar için hiçbir önemi yoktu.(8)

George W. Bush ıı Eylül saldırılarından (2011) bir hafta sonra yaptığı konuşmasında

-“bu Haçlı seferi, bu terörle mücadele,” ifadesini kullandığında bin Ladin’in ortaya attığı kavram ne yazık ki pekiştirilmişti. Haçlı Seferleri döneminin taşıdığı bütün tarihsel anlamları yakından bilen Avrupalılar Bush’un bu ifadeyi kullanması karşısında dehşete düşmüştü.(9)

Haçlı Seferleri bugün Doğu-Batı gerilimlerinin temel sebeplerinden biri olarak görülmektedir. Bununla birlikte, bu mücadelenin ilk temellerinden bazılarının İslam’ın ortaya çıkmasından önce, Bizans İmparatorluğu’nda Konstantinopolis’e karşı bölgesel ayaklanmalarda atıldığını belirtmiştik; bu hareketler, esasen toprak ve güç yarışı olan bu mücadelede çeşitli dinî unsurları (aykırı görüşleri) araç ve simge olarak kullanmışlardı. 

Bu gerilimler İslam’dan önce başlamış, İslam’la devam etmişti ve bugün Ortadoğu’da hâlâ devam etmektedir.

İslam doğmasaydı da Haçlı Seferleri yaşanır mıydı?

Muhtemelen aynı biçimde olmazdı, ama durmak bilmeyen ve tutkulu Avrupa her halükarda Doğu’ya gitmenin bir yolunu bulurdu.

Zaten Avrupa’nın diğer sınır bölgelerine karşı savaş başlatılmıştı. İslam, dikkati başka yöne çeken bir unsur olarak ortaya çıkmış olmasaydı. Roma ile Konstantinopolis arasındaki gerilimler çok büyük ihtimalle olduğundan daha dolaysız ve çatışma yoğunluklu olurdu.(10)

Genellikle dinî özelliğe sahip olduğu düşünülen olayların siyasî ağırlıklı yapısı, Fakat yine burada da dinin siyasî çatışma ve karışıklığın nedeni değil, aracı olduğunu görüyoruz. Siyasî liderler, kendi amaçlarına ulaşmanın bir aracı olarak din üzerinde sıkı bir denetime sahip olmaya çalışırlar. Yine de, Protestan Reformu sürecinde yaşanan olaylar ortaya tam tersi bir durumu

(Devlet veya kilise, dinin içeriğiyle ilgili kontrolü elinden kaybeder veya başkalarına, hatta kitlelere, teolojiyi belirme veya anlamını tanımlama izni verip dini kendilerine göre kullanmalarına yol açarsa neler olabileceğini)

koymaktadır.

Hıristiyanlık, Reform dönemine kadar, dinî öğreti üzerinde İslam’a göre çok daha uzun bir süre boyunca ve başarılı biçimde merkezi, siyasî kontrolü elinde tutmuştu; Roma Katolik Kilisesi hâlâ bunun için çabalamaktadır..” (11)

**

Toplam 25 Makalede: Türkiye’nin Enerji meselesi ile, ekonomisinin geleceği'ni hakkıyla anlatmanın ne bilgimizin ne de yeteneklerimizin sınırları arasında olmadığını biliyoruz.

Bu nedenle eksik ve kusurlarımız için okuyanın hoşgörüsüne sığındığımızı belirtmeliyiz.

İnsan düşünerek üreten varlıktır.

İnsanlara bir şey (düşünce) dayatılması, onun insan tarafına en hafif tabiri ile bir saygısızlıktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Rekabetçileri olan diğer devletler kadar güçlü olmak durumundadır.

Devletler, sahip oldukları kaynakların üzerinde değil, kendisini vatanına adayan nitelikli, donanımlı evlatlarının omuzlarının üzerinde yükselmektedir.

Hepimiz, nereden geldiğimizi çok iyi biliyoruz.

Nereye gitmemiz gerektiğini de…

16 Nisan 2017, Ülkemizin geleceği için bir kırılma noktasıdır.

Bunun isabetli bir yönde ilerlemesini belirleyecek, sizin oylarınız, iradenizdir.

Bu her ne olacak ise.

Yanlış verilecek bir karar sadece bizleri değil, gözbebeklerimiz, evlatlarımızın geleceğini de belirleyecektir.

Sizler bugüne kadar ve her zaman en iyisini yaptınız..

Bu kez de şaşmayacaksınız,

Eğer, bunun aksi olsaydı;

Bin yıldır bu cennet toprakların ne çiçekleri koklayabilir,

Ne denizi, gökyüzünü seyredebilir,

Ne de atalarımıza yattığı yerde Fatihalar gönderebilirdik.

Bunları hakketmek için ağır bir bedel ödedik, ödemeye de devam ediyoruz.

Milletim Çok yaşa!

 

www.canmehmet.com

Resim: http://www.ronpaulforums.com/showthread.php?508524-Dutch-Have-Triggered-the-Neo-Ottoman-Snakbars-Rotterdam-is-Ground-Zero

Kaynaklar:

(1) Zoraki Bankacı, Bir dönemin perde arkası, Metin BERK

(2)“SON HALİFE ABDÜLMECİD” O. GAZİ AŞİROGLU, Ocak 2011, İstanbul. Sahife: 157

(3) A.g.e:Shf: 123

(4)Fransız komutan D’esperey, Fatih’in İstanbul’a girişine gönderme yaparak Türklere, Fatihten Pera’ya kadar düzenlenmiş zafer alayı ile de diğer işgal ordularına mesaj vermiştir. d’Esperey’in girişi, o denli gürültülü ve küstahça yapılmıştır ki Süleyman Nazif’in, Hadisat’da ünlü ”Kara Bir Gün” başlıklı yazısını yazmasına yol açar. (Prof.Dr. Yaşar AKBIYIK, M.Mücadelede Güney Cephesi – Maraş, Atatürk Araştırmaları Merkezi, 1999 – Ankara, Sina AKŞİN, İstanbul Hükümetleri Ve Milli Mücadele. Cem Yayınevi)

(5) Anılan askeri ataşenin torunu öğretim üyesi Prof. Alp Yalman tarafından, Harvard’da bir toplantı sırasında yazara bizzat nakledilmiştir. “Adil Hafızanın Işığında Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu” Yazar Altay Cengizer, Dip Not:600

(6) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/avusturya-bugunlerde-bize-neden-dusmanca-davranmaktadir-bunlar-bilinmedigi-surece-batidan-daha-cok-tokat-yeriz-4.html

Peki, yaklaşık, 730 yıllık bir bekleyişin (Rövanşın!) muhatabı Selahattin Eyyubi kimdir?

Selahattin Eyyubi, “2 Ekim 1187’de Kudüs’ü Haçlı kuvvetlerinden alarak kentte, 88 yıl süren Hıristiyan egemenliğine son vermiş, akabinde Hıristiyanların düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirmiştir.”Aradan geçen asırlara rağmen batı anlayışında değişen bir şey yoktur. “Çağdaşlaşmalarına, moderleşmelerine, laikleşmelerine”, Rağmen!

Batının, Osmanlıya (Müslüman Türklere) olan nefretinin arkasında elbette Müslümanların ekonomik zenginlikleri vardır. Ancak, ana neden, bugün yeni yeni açıklamaya başladıkları “Medeniyetler Çatışması”dır. İslam, insanı merkezine almakta; Batı anlayışı, İnsanı, kalkınmasında yakıt olarak kullanmaktadır.

(7)İSLAMSIZ DÜNYA”  Sahife:123

(8) A.g.e: Sahife:124

(9)A.g.e: Sahife:126

(10)A.g.e: Sahife:126

(11)A.g.e: Sahife:129

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Mehmet Bey,yine benim sorduğum soruyu değil.Başka bir şey anlatmışsınız.Gene cevap yok.

mehmet binlik 
 21.04.2017 23:09
Cevap :
Değerli Mehmet Binlik, "Otu çek köküne bak!" ifadesinin neden kullanılma gereği duyulduğunu bilirsiniz. "Sonuç", gidilen yolun (doğruluğunun-yanlışlığının) meyvesidir. Biz, elbette ona işaret edeceğiz, Ağaçtaki sararmış yapraklara değil. Sağlıcakla kalınız.   23.04.2017 10:50
 

Değerli Mehmet Binlik, (3/3) Sonuna getirilir de, Osmanlı vaz geçer mi? Geçmez değil mi? Enverler, Mustafa Kemaller, Fevziler, Kazım Karabekirler, Ali Şükrüler, Rauflar, Ethemler, sayısız ve isimsiz kahramanlar kendilerini, yağan kurşunlara karşı gögüslerini açarak sizce ne uğruna, hangi idealle ölüme gülerek koşmuşlar ve bu sevda onlara nasıl işlenmniştir? Sizce Osmanlı Hanedanı (sürgün edildiğinde) istese tahtı uğruna çarpışır mıydı? Çarpışırdı değil mi? Bunu Mustaka Kemal Paşa'da sorar. Ne yaptılar, babaocağını sessizce terk ettiler ve bugüne kadar da hiç konuşmadılar. Eğer, vatan ve millet, tek sevgilisi, aşkları olmasaydı terk ederler miydi? Özeti, nitelikli bir öğretim elbette gerekli. Önce ailede eğitim verildikten, bu eğitimle birlikte, gençlerimize bir ideal, hedef kazandırıldıktan sonra onlar bilgiyi gece sabahlara kadar uykusuz kalma pahasına arayacak ve bulacaklardır. Ata zorla su içirtemezsiniz. Eğer, öğrenci bilgiyi aramaz, at susamamışsa. Sağlıcakla kalınız.

Canmehmet 
 18.04.2017 16:38
 

Değerli Mehmet Binlik, (2/3) "...derin uykuya dalsınlar da kalkıp tekrar yazayım. Bir müddet geçtikten sonra tekrar kalktım, etrafı kontrol ettim. Eh tam zamanıdır, gaz lambasını yaktım yazıyı tamamlamaya koyuldum. Aksilik bu ya babam gürültüme uyanmış. "Sen tekrar kalkmışsın yazıyorsun ha!" diyerek lambayı söndürdü kapının dışına koydu."Hadi, yat" diyerek kapıyı da üstüme kilitledi. Ben de çaresiz yattım. İşte ben bu azimle çalışırdım. Bu günlere bu sayede geldim. Bana bugünkü bu kıymeti verdiren o zamanki yazı aşkıdır." Peki, biz öğrencilerimize öğrenme aşkı verebildik, önlerine bir ideal, hedef koyabildik mi? Çevremizdeki gençlerle konuştuğunuzda onların aklında, rüyalarında ve gelecek kurgularında ne vardır? a) manken olmak b)şarkıcı olmak c)köşeyi dönmek d)elinde telefon kulağında kulaklık kafelerde geyik muhabbeti yapmak d)amaçsız, idealsiz, ruhsuz, kokusuz ot misali yaşamak! ve konuya dönelim: Osmanlı 100 proje ile 500 yılda ancak çökertilmesinin sonuna getirilir...

Canmehmet 
 18.04.2017 16:24
 

Unutmadan Mehmet Bey,Konya kadar büyüklüğü olan Hollanda'nın Tarım İhracatı Türkiye'nin 5 katıdır.Türkiye Doğal zenginliklerini üretime çevirememektedir.Hayvancılık da aynı sorun vardır.

mehmet binlik 
 17.04.2017 18:48
Cevap :
Değerli Mehmet Binlik, (1/3) Atı (zorla) suya götürür, ancak, ona zorla su içirtemezsiniz. Bunu not ederek; ülkemizde eğitim (eğitilebilirlik) ile öğretim (öğrenebilirlik) karıştırılmaktadır. Okula başlayan çocuğumuz, eğitilmeye değil öğrenmeye (bilgi edinmeye) gelmektedir. Biz ne yapıyoruz? "Eti senin kemiği benim!" diyerek öğretmeni, bilgi veren değil, et işleyen kasap görüyoruz. önce bir hikayemiz var: Hattat Hamit Aytaç hatta nasıl başarılı olduğunu şöyle anlatıyor: Babam hat çalışmamı istememesine rağmen ben bir türlü vazgeçemiyordum. Uzun kış gecelerinde sabahlara kadar lambanın ışığında çalışırdım. Hatta bir gece babam "Artık yat, sabah okula gideceksin, kalkamazsın" dedi. Ben de "Merak etme kalkarım" cevabını verdim. Odamdan ayrılıp gidip yattı, ben yatmadım. Biraz sonra tekrar geldi. Baktı ki ben hâlâ çalışıyorum. "Ben sana yat demedim mi?" diye gürleyerek lambayı söndürdü. Ben çaresiz yattım. Fakat yazım yarım kaldı. Aklım hep onda bir türlü uyuyamıyordum. Bekliyorum..   18.04.2017 16:11
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 885
Toplam yorum
: 2528
Toplam mesaj
: 242
Ort. okunma sayısı
: 1640
Kayıt tarihi
: 29.08.06
 
 

Ticari ilimler akademisinde öğrenciliğim sırasında bir kamu iktisadi kuruluşunda başladığım çalış..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster