Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Ocak '07

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
511
 

AB'ne girmemize kim engel, biz mi yoksa onlar mı (Akıl kullanımı/ Aydınlanma)?

Sevgili Dostlar, bir kaç parça halinde ortaya çıkabileceğini düşündüğüm bu yazımı yazarken birçok tepki alabileceğim düşüncesini de taşıdığımı söylemeden geçemeyeceğim. Çünkü biliyorum ki bazen bazı durumlarda söylenemeyenleri söyleyebilmek ve de bunu açık yüreklilikle, kişinin içinin kan ağlaya ağlaya yapılabilmesi hiç de kolay değildir. Ancak ben yine de bu düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Öncelikle bu sorunun çok uzun boylu tartışılabilecek, hassas dengeler taşıyan bir sorun olduğunu belirtmekte yarar var. Bugün olayın, ABD’nin metresi olmayı yani gizli mandayı kabul ettiğimiz 1950'den bu yana yarım bırakılan aydınlanma kısmını ele almak istiyorum.

Uzun yıllar önce, 1996 Ağustos'unda buradaki tüm sevdiklerimi bırakarak, aydınlanma yolculuğumun en önemli ayalarından olan Almanya'nın Stuttgart şehrindeki Hohenheim Üniversitesine doğru demir aldım. Amacım hem bilim yapmak hem de batılı toplumla kendi içinden çıktığım toplum arasındaki farkları yerinde gözlemleyebilmekti. Aslında bu kadar uzun sürebileceğini ben de tahmin etmemiştim; 3 yıl için gözyaşları içerisinde gittiğim Almanya'da gelişen olaylar karşısında 9 yıl kaldım.

Sevgili Dostlar, zaman geçip Avrupalı insanları daha yakından tanıdıkça, bundan daha 10 yıl önce başvuran bazı eski Doğu Bloğu ülkelerinin nasıl olup da, bizden daha önce bu topluluğa alındığını sorgularken, neden batıda üretebilen bilim insanlarımızın ülkemize geldiklerinde kilitlenerek üretemedikleri, sadece batıyı taklit ederek bilim yapmaya çalıştıklarını düşünürken, tüm yasalar mevcut olduğu halde, bu yasalara uymakta yaşadığımız zorlukların nedenini düşünürken, sayıları Almanya'da 50 bin olan Ermeni diasporasına mevcut insanların sesinin, sayıları 3 milyonu bulan Türkiye kökenli insandan daha fazla çıktığı sorusunun yanıtını ararken vardığım tek bir nokta vardı; o da aydınlanma, akıl kullanımı ve felsefi dünyadaki farklı düşünüş şekilleriydi. Aslında, bu coğrafyanın insanları bu sorunu çözmek için Dünya’da nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkenin alamadığı kadar bir yol kat ettiği halde, arada sırada patinaj yapmak zorunda kalmıştır. Bu değişim mücadelesi her ne kadar, Tanzimat ile başlamış olsa da, Ulu Önder’in komutanlığında yürütülen ve kazanılan Kurtuluş Savaşı sonrasında, onun müthiş devlet adamlığının ortaya çıkmasıyla yapılan akıl almaz devrimlerle taçlanmış ve insanımızın hizmetine altın tepside sunulmuştur. Bu durum Ulu Önder’in vakitsiz ölümünden sonra bir duraklama dönemine girmiş ve Marshall yardımları olarak bilinen ve ABD ile ilişkilerimizi gizli manda’ya döndüren dönemden sonrada, gerileme dönemi yaşamışızdır. Kafa aydın olsa da, bedeni bir türlü aydınlatamamışızdır. O bedenin çıkardığı Sayın Başbakan da zaten, bu aydınlanmayı yani gerçeklerle yüzleşmeyi sadece göreve geldikten sonra biraz da olsa yaşayabilmiş ancak bu tam olmadığından, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin türban ile ilgili kararından sonra ‘bu konular ulemaya sorulur, ulema da benim’ dedikten sonra dönemim AB Dönem başkanlığınca ‘Avrupa, Ulemaya sorma işini bundan 300 yıl önce bıraktı’ şeklinde bir ifadeyle uyarılmıştı.

Özellikle, 1980 ihtilali sonrasında ülkede her şey ama her şey sadece paraya, makama ve mevkiye odaklanmış ve kişilerin yaşama hakları ve yaşama standartları bu değerlere göre belirlenmiştir. Bunun sonucunda da, ülke sorunlarının çözümünde akıl yerine, aydınlanmış kafalar yerine, eğitimli ama gerçek anlamda eğitimli insanlar yerine, yukarıda saydığım özelliklere sahip olan insanların sözü geçmiş ama bu durum ne yazıkki kısa süreli çözümler üretmiş, çıkarılan yasalar uygulanamamış, kentler 1980 sonrasında kırsaldan şehirlere olan göçün sonucunda daha da köylüleşmiştir. Bu köylüleşme, aslında 1950’den sonra köylüyü yerinde kalkındırma, bilinçlendirme, aydınlatma çalışmalarının askıya alınmasının sonucu ortaya çıkan doğal bir sonuçtur da. O tarihte yapılan bu yanlış, Türk toplumunun yataylaşmasını geciktirmiş, dışarıdan gelenlere her kilometrede bir kültür şoku yaratan bir yapıya bürünmemize yol açmıştır. Aslında bu şoku bizler de kendi iç dünyalarımızda yaşamaktayız, fiziki görüntü olarak batılaşmış, modernleşmiş görünsek de, kafalarımız da hala, bulunduğumuz coğrafyanın bizleri aşağılara çekmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bir oryantalizm, onun duygusallığını yaşamamızdan kaynaklanan bir akıl kilitlenmesi sorunuyla karşı karşıyayız. Bedenimiz ve dış görünüşümüzle rahatlığı tercih ederken, iç dünyalarımızda hala Anadolu’ya has olan gizli muhafazakarlığımızın baskısını üzerimizde sıkça hissetmekteyiz.

Aslında bu konuda yapılabilecekler de bellidir bence; kafaları özgürleştirmek, onlara devlet kavramını iyice öğretmek, bunları yaparken de devletin saygınlığını artırmak için her türlü tedbiri almak, makamdan şereflenmek için harekete geçenlere dur derken, makamı şereflendirmek için çabalayanlara yol açmak, yasalara uyulmasını sağlamak ve uymak, eğitimin sadece okulda öğrenilen abece ile başlayan bir süreç olmadığını, hayatın her aşamasında her yerde öğrenmenin, aydınlanmanın devam ettiğini kabul etmektir.

Belki de devam edecek tüm bu sürecin sonunda, Almanya’da 70 bin sağlık kuruluşu ve 8 bin kilise (ki onlarda ibadet için bu zorunludur) varken, bizde ise 77 bin cami (ki islamiyette ibadet her yerde yapılabilir) ve 8 bin sağlık kuruluşu olması şeklinde ortaya çıkan düşünce farklılığını daha iyi anlamış olacağız ve de ona göre çözümler üretebileceğiz. Ben Almanya’daki ikametim sırasında şunu gördüm; eğer akıl kullanımı paydasında buluşabiliyorsanız, oradaki insanlarla inanın her şeyi tartışıp, haklı olduğunuzda da karşılığını yapıcı bir şekilde alıyorsunuz. Yaşanan sıkıntıların bizim Müslüman olmamızla direk bir ilgisi yok, sadece AKIL kullanımında karşı karşıya olduğumuz bazı sıkıntılardan dolayı, aynı frekanslarda iletişim kuramıyoruz, tek sebebi bu bence… Ulu Önder’in aydınlanma ışığını takip edebilseydik tam anlamıyla, bizler belki Norveç gibi AB’yi istemeyen ama refah seviyesi çok yüksek bir toplum dahi olabilirdik ama iç ve dış dinamikler bizim için Norveç’in sahip olduğu kadar kolay olmadığından, bizler aydınlanmamak için direnen bir Ortadoğu coğrafyasına komşu olduğumuzdan bu tür bir patinajla karşı karşıya kaldık.

Sevgili Dostlar, sizlere Almanya’da başımdan geçen ilginç bir olayı, akıl kullanımının insan hayatı/bir toplumun geleceği üzerindeki etkilerini daha iyi ifade edebilmek için anlatmak istiyorum. Bu aynı zamanda, 50 bin Ermeni’nin sesinin 3 milyon Türk’ten nasıl fazla ve de etkin çıktığının da bir göstergesi olacak. Almanya Meclisinde Ermeni Yasa Tasarısının görüşüleceği günlerden kısa bir süre önce, bulunduğum şehrin Türkiye Başkonsolosu, ben de dahil olmak üzere toplam 6 kişiyi makamına davet etti ve bizlerden Almanya’nın önemli gazetelerine bu konunun doğru olmadığını belirten okuyucu mektupları yollamamızı istedi. Ben de karşı çıktım ve ‘hayır bu iş böyle olmaz, ben bugün bir yazı yazarsam bu gazetelere, benden 20 yıl sonra da bir başka birisi yazmak zorunda kalır’ dedim ve de ‘bunlarla ancak akılla mücadele edebiliriz, sadece gazetelere yazılan mesajlar bizi Alman Toplumuna anlatamaz, o nedenden daha büyük çapta, ses getirecek toplantılar yapmamız lazım’ diye de devam ettim. Oradan yanıt alamayınca, Berlin Büyükelçiliğimize mesaj yadım ve de durumu izah ettim, elçilik müsteşarı beyefendi beni arayarak, mesajıma teşekkür ettiğini ama bu tür bir organizasyonu yasal olarak kendilerinin yürütmesinin mümkün olmadığını, sadece dışarıdan destekleyebileceklerini söylediler. Ben de bunun üzerine, yaşadığım şehirdeki konsoloslukla da görüşerek, civardaki Türk Dernekleriyle bu konuyu görüşmeye başladım… 70 bin Türk’ün yaşadığı Stuttgart çevresinde Konsolosluğumuza kayıtlı 650 dernek olduğunu söylersem, sanırım karşılaşabileceğim ilk sorunumu tahmin edebilirsiniz. Bu amaçla derneklerin hiç birisini ‘aklın ve bilimin hâkim olduğunu düşündüğümüz AB’nin lokomotif ülkelerinden Almanya’nın Meclisinde bilimsel olarak kanıtlanmamış bir yasanın kabul ediliyor olması bizleri incitiyor’ ana fikri etrafında toparlayamadım. Nedeni de açıktı tabiî ki; hep ön planda olma isteğimiz. İkinci bir çare olarak gazete ilanını düşündüm ve arkadaşlarımla paylaştım bu düşüncemi, ana fikir ve ilanda yazılacak olanlar yukarıdakiyle aynıydı. Hedefimiz 5 milyon basılan bir Pazar Gazetesiydi ve her bir gazeteyi 3 kişinin okuyacağını düşünsek, aynı anda 15 milyon Alman’a mesaj vermiş olacaktık. Yarım sayfalık bir ilanın maliyeti 30 bin € idi ve ben ve arkadaşlarım birer akademisyen olduğumuzdan bu parayı tek başımıza karşılayamazdık. İş adamlarından, konsolosluktan bizlere yardım etmelerini istedik ancak olumlu yanıt alamadık. Böylece bu olayı askıya aldık. Bundan yaklaşık bir ay sonra Başkent Üniversitesi Klasik Müzik Orkestrasının Konsolosluk aracılığıyla konser vermeye geldiğini duydum ve de konsere gittim… Salonda en fazla 25-30 Alman dinleyici vardı ve biz bu 25-30 Alman dinleyiciye onların müziklerini yapabildiğimizi göstermek için 30 bin € masraftan kaçınmazken, 15 milyon insana mesaj verebileceğimiz bir gazete ilanı için aynı miktarda parayı bulamamıştık. Aynı durumla inanın Ermeniler karşı karşıya olsalardı, tam tersini yaparlardı… Paralarını seslerini duyurabilecekleri kanallara yönlendirirlerdi… Şimdi bize bu parayı ilana harcamayın diye almanlar bir baskı yapmadılar, bizler akıl kullanma anlamında sıkıntılar yaşadığımızdan gerekli müdahaleyi yapamadık…

İşin özü Sevgili Dostlar, başkalarının bize saygı duymasını istiyorsak eğer, öncelikle bizler kendi kendimize saygı duymayı öğrenmeliyiz… Bu da, aydınlanmış kafalara sahip olmaktan, akıldan, bilimden korkmamayı öğrenmekten geçer…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sayın Erenoğlu, Sizi burada da görmek ne güzel.Yazılarınızı özledik.Tesbitleriniz herzamanki gibi tam yerinde olmuş. Sizi izlemeye devam edeceğim. Saygılar.. Ahmet Dursun

Ahmet Dursun 
 06.04.2007 12:24
Cevap :
Sağ olun Sayın Dursun... Elimizden ve de aklımızdan geldiğince, bu yolda yürümeye devam etmekten başka şans yok... Saygılar ve sevgiler, Emin Bülent Erenoğlu...  06.04.2007 13:59
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 128
Toplam yorum
: 184
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 870
Kayıt tarihi
: 26.01.07
 
 

Kimim? Nereden gelir, nereye giderim?29 Kasım 1970 tarihinde Türkiye'nin Doğu-Batı geçiş yolunun en ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster