Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ocak '20

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
58
 

ABD / LOS ANGELES- ORANGE

 

                                   LOS ANGELES - ORANGE GEZİ NOTLARI

 

Büyük konuşmamak lazımmış. Onca yer gezdim, ama Amerika’ya kesinlikle gitmem diyordum. Ne var ki, oğlum ve eşi Amerika’da yaşamaya karar verince farklı görünmeye başladı bu sevimsiz ülke gözümüze ve yakından izlemeye başladık.

Aradan bir yıl geçince hasret ağır basmaya başladı, hele torunumuz gözümüzden gönlümüzden uzaklaşmamaya başladığında eşimle birlikte Amerika’ya çocuklarımızın yanına gitme hazırlığı yapmaya başladık.

THY’nın Los Angeles’e direkt uçuşları yaklaşık 6000 TL civarında olunca, internet siteleri üzerinden bilet araştırmalarına başladım. Pek çok alternatif arasından Polonya Hava Yolları’nın ( LOT ) uçuş bedeli daha uygun geldi. İstanbul / Varşova aktarması ile Los Angeles ( LAX ) havaalanı için Turna.com’dan 9 Mart gidiş 9 Mayıs dönüş bileti aldım. İki kişi için bilet tutarı 5489.08 TL iken, Turna.com’a 6 taksit yaptırarak 5837.98 TL yani 348.90 TL vade farkı ödeyerek, 27 Şubat tarihinde biletlerimizi aldık.

Ardından, götürülecek eşyalar ve diğer hazırlıkların telâşı başladı. Çünkü, iki ay gibi uzun bir süre kalacaktık.

4 Martta İstanbul’da idik. İlk defa evimizden bu kadar uzak kaldığımız için bahçenin bakımını komşumuzdan rica ettik, kabul etti, yaz başı döndüğümüzde çöle dönmüş bir bahçe ile karşılaşmayacağız. Yurt dışı seyahat sigortası v.s gibi yolculukla ilgili işlemleri toparlamakla geçti İstanbul günleri.

 

09 MART 2019                    (  İSTANBUL / VARŞOVA / LOS ANGELES  )

İlk defa bu kadar fazla bagaj ile yolculuğa çıkıyoruz. 23x2 kg + 2x10 kg lık valizlerimizi sağ salim check-in’de teslim ediyoruz.

Küba uçuşumuzu Moskova üzerinden yapmıştık iki yıl önce ve aktarma beklemeleri hariç toplam 16 saat uçtuğumuzu hatırlıyorum. Şimdi, 2.35 saatte Varşova’ya uçacağız önce, 2.30 saat bir beklemeden sonra 12.20 saatlik uçuşla Los Angeles’in LAX havaalanına ulaşacağız.

Saat 8.00’de havalanıyoruz. Varşova saati ile 08.25’de Frederic Chopin Havaalanı’na iniyoruz, birkaç türbülans içine dalarak. Polonya saat itibarı ile Türkiye’den bir saat geri.

Yeşilköy’ün kaosundan sonra küçük sakin bir havaalanında buluyoruz kendimizi. Issız koridorlarda konuşlanmış transfer masalarından, güvenlik bantlarından geçerek bekleme salonuna varıyor ve sonunda ve uzun uçuşa ulaştıracak 15 N kapısının karşısında beklemeye başlıyoruz.

Saat 11.00’de hareket edeceğiz, şımarık ve geveze Amerikalar her seferinde bağırıp çağırarak gürültüye boğuyorlar salonu. Emperyalist ülkelerin şımarık çocukları diyerek ters ters bakıyorum.

Bir ara sanki “ Denizmen “ şeklinde anons yapıldığını duyuyorum. Check-in saati yaklaşıyor.

Görevlilere giderek, biletlerimizde bir sorun var mı diye soruyorum. Meğer, benim biletime SSS şeklinde işaret vurmuşlar. Bu da, İsrail ve Amerika’ya uçacak olanlar için ikinci ve ciddî bir güvenlik araması yapılacağı anlamına geliyormuş.

Paravanlarla bölünmüş bir alanda, ayakkabıları ve giysilerin bir kısmını çıkararak arıyorlar. Üzerimi didik didik ediyorlar. Eşim için SSS vurulmadığı için bu tombaladan sadece ben yararlanıyorum, kanaatimce de, göbek ismimdeki İsmail yüzünden. Biletin üzerine vurdukları mühür ile check-in’e gidiyor ve terörist olmadığımızı kanıtlayan mühürü göstererek uçağa giriyoruz.

Boeing 787 Dreamliner ile uçuyoruz. 200 kilometre hıza ulaştığında tekerlekler pistten kalkıyor ve 40 dakikalık gecikme ile havalanıyoruz, 11400 kilometrelik menzili tamamlamak için. 107 km. ilerledikten sonra uçağın hızı 750 km/h oluyor. Gdansk, Goteburg derken 850 km. hızla Norveç/Bergen üzerinde uçuyor ve Atlantik Okyanusu semalarına giriyoruz.

 Uçağın küçük camından süzülen ışık yok oldu. Daha 8.30 saat yolumuz var. Reykjavik üzerinden Alaska’ya doğru 850 km. hızla yol alıyoruz. Güneş ışıklarını esirgemeye başlayınca bu kez dolunayın muhteşem pempe-gri ışığı doluyor içeriye.

Kuzey yarımküre sınırlarında geniş bir yay çizerek Kanada üzerinden Pasifik kıyılarına iniyoruz artık.

Aşağıda uzanan buz gölü üzerindeki çatlaklar ay ışığı altında fantastik manzaralar sergilemeye başlıyor.  Kanada’dan A.B.D sınırlarına girmek üzereyiz, LA ( Los Angeles ) saati ile 11.46’da hava tekrar aydınlanmaya başladı.

Yaklaşık bir saat sonra ineceğiz, Nevada üzerinde uçuyoruz. Çocukluğumuzun Nevada Ranger’ları Tommiks, Teksas’ları düşüyor aklıma, Kızılderilileri öldürdükçe heyecanlanır coşardık. Neden sonra anladık ki; 65 milyon Kızılderili, yurtlarında yeni gelen hırsızlar mesken tutsun diye yok edilmiş. Bu coğrafya üzerinden her geçişimde, dağları, nehirleri ağaçları kardeş bilen onlara en yakınlarının adlarını veren Kızılderililer için rahmet okurum.

LA Downtown gökdelenleri ve ızgara planlı yolları ile kent net olarak seçilebiliyor artık. Amerika’nın en büyük sükselerinden olan freeway’lerde trafik yoğun. 13.25’te LAX ( Los Angeles Havaalanı )’na iniyoruz ve iki ay mesken tutacağımız topraklardayız artık.

LAX, A.B.D’nin 2.ve dünyanın 5. işlek havaalanı, iniş ve işlemlerde bir kaos görünmüyor ilk bakışta. Uzun koridorlardaki levhalar pasaport polisinin bulunduğu salona yönlendiriyor. Burada dizilmiş makinelerde pasaport taratılıp, fotoğraf çektirdikten sonra, ekrandaki sorular cevaplanıyor. İşlem sonunda makine, üzerinde fotoğrafım ve pasaport bilgilerim bulunan bir çıktı veriyor. Bu kez, pasaport polisi desklerinin önünde uzun kuyruklar oluşuyor, ama, kuyruklar şaşılası bir hızda ilerliyor ve pasaport polisinin önüne geliyoruz eşimle. Oğlumun Irvine’da yaşadığını, torunumuzu özlediğimizi onu görmeye geldiğimizi ve iki ay kalacağımızı söylüyorum. 9 Eylül’e kadar vize veriyor.

Asıl korktuğumuz şimdi başlıyor, duyduğumuz kadarıyla son çıkışta valizleri narkotik köpeklere aratıyorlarmış. Getirmemiz istenen Foovelox isimli pasta yapımında kullanılan bir tür mayayı valizimizde tespit edip sorun çıkarmalarından endişe ediyorum. Neyse ki; narkotik köpekler yok, çalışmaktan bıkmış pasaport polisi elimdeki formu alıp miskince yol veriyor.

Bagaj claime’e iniyoruz, bizim uçağın valizlerinin bulunduğu bant üzerinde bir şey yok, hatta durmuş. Telâşlanıyorum, zira, ne uçakta ne otobüslerde şu bagaj alımı disiplinle yapılmıyor. Görevli kıza soruyorum. Bantın yanında duran valizleri gösteriyor. Bizim bunlar, bizden önce gelmiş ve banttan aşağıya indirilmişler bile.

Kocaman bir havaalanına yakışmayan dar koridorlardan oğlumun dediği gibi dış hatlar gidiş terminaline çıkıyor ve wi-fi’dan yararlanarak telefon ediyorum. Az sonra, oğlumun aracıyla Irvine’e yola çıkıyoruz.

Trafik hayli yoğun, oğlumun söylediğine göre, iş saatleri gidiş ve dönüşlerinde 6/8 şeritli freeway’ler de bile yoğunluk olabiliyormuş.

Irvine ile Los Angeles arası 45 dakika sürüyor. Akşam trafiğinin başladığı saatlerde “ carpool “ denen ayrılmış yollar kurtarıcı oluyor. İki veya daha fazla yolcunun bulunduğu araçlar yolun solunda ayrılmış şeritten imtiyazlı olarak ilerleyebiliyor. Kurnazlık yapan hiç yok, polis tespit ettiği anda, tövbe ettirecek cezalar yağdırıyormuş.

Sonunda, iki ay mekân tutacağımız Las Palmas sitesinde 555 nolu apartın önüne geliyoruz. Pembe prensesim balkonda bizi bekliyor, koşarak iniyor, kucaklaşıyoruz. İlk sorusu; “ çok kalacak mısınız ?” oluyor, Bir daha sarılıyor doyasıya öpüyorum yanaklarını.

16 saattir uçak ve havaalanı beklemelerinin üzerine yediğimiz jetlag binince sarhoşluğumuzu atmak için kısa bir sohbetten sonra yataklarımıza çekiliyoruz.

 

10 MART 2019                    ( IRVINE / NEWPORT BEACH / BALBOA ISLAND )

 

Dinlenmiş olarak uyanıyoruz bir ABD sabahına. Kahvaltı öncesi oğlumla yürüyoruz. Hava serin 8C. İlk izlemim; şaşırıyorum, tüm yol kenarları, sitenin yolları ve civar şaşılası derecede yeşil doku ile kaplı. Amerikan filmlerinden aşina olduğumuz tek katlı bahçeli, garajı bulunan evler serpilmiş yol kenarlarına, göze batan, rahatsız eden bir görüntü yok. Her evin önünde peysaj, ev sahibine aitmiş ve mecburi imiş. Günlerden Pazar, yollar boş, tüm hafta deliler gibi çalışan Amerika’lılar dinleniyor, öğleden sonra da parklara ve cafe / restoranlara hücum edecekler.

Kahvaltıdan sonra, ABD’nin en kapsamlı alışveriş merkezlerinden Costco’ya gidiyoruz. Artık ülkemizde de alışkın olduğumuz AVM  kültürü ve hacmi burada daha da devasa boyutlarda. ABD’de 535, Porto Riko’da ve Kanada’da olmak üzere toplam 770 dev alışveriş merkezi işletiyor ve burada 250000 kişi çalışıyor. Artık, bizler de Costco’nun müşterisi olacağız anlaşılan, zira perakende satışta en hesaplı yer olduğunu söylüyor oğlum. Üstelik, bu ülkede, sokaklarda bakkal, küçük market bulmak mümkün değil.

Daha sonra, Newport Beach’e doğru yola çıkıyoruz. Şimdiden 6/8 şeritli yollar araçlarla dolmuş, ortalama 65 mil ( 1 Kara Mili= 1609 m. ) hızla delicesine akıp gidiyor. Böylesi hızlı akan ve çok şeritli yollarda trafik kazası olduğunda Amerikan filmlerinden hatırladığımız gibi zincirleme kazalara sebep oluyor ve genellikle ölümler meydana geliyor. Mesafeler öyle uzun ve özel ulaşım özendirilerek yapılmış ki; daha ilk saatlerde anlıyorum ki; Amerika’da genel ulaşım araçlarını kullanmam pek kolay olmayacak.

Kaliforniya ABD’nin 50 eyaletinden birisi, Los Angeles, Irvine ve Newport Beach de Kaliforniya’ya bağlı şehirler. Daha doğrusu, Californiya’ya Orange County vasıtası ile bağlı.

Amerika’nın her şeyi gibi, idari yapılanması da farklı.  Şöyle ki; Türkiye’de köy/kasaba/ilçe/il/bölge/ülke şeklinde yapılanma mevcut iken ABD’de city/county/state/country olarak yapılanmış. Burada Irvine City/ Orange County /California / U.S.A şeklinde yapılanmış. Orange County’nin kendine bağlı 34 şehri var ve yaklaşık 3.5 milyonluk bir nüfusu barındırıyor. Irvine’in yaklaşık 250000 nüfusu var.

Anlaşılan, Amerika’nın karmaşık değerlerini karşılaştıkça çözebileceğim. Tüm bu idari birimler bir araya gelince, dünyanın en güçlü ekonomisinin bulunduğu ABD, 350 milyona yaklaşan nüfusu ile de en güçlü ülkelerden biri olma durumunu sürdürüyor.

Newport Beach şehri, daha önce dediğim gibi Orange County’e bağlı, Pasifik Okyanusu kıyılarında yer alan 86000 nüfuslu bir kent, Kaliforniya’da yaygın olan farklı ırklara inat Newport ezici çoğunlukta beyaz Amerikalıları barındırıyor.

15 km.lik yol yaklaşık 20 dakika sürüyor araçla. Aracı park edip ( bizdeki gibi boş yer bulur park ederim diye umutlanmayın, her kıyı köşede park otomatlarına başvurmak zorundasınız. ) küçük köprü üzerinden Balboa Adası’na geçiyoruz yürüyerek.

1900 yıllarına kadar bataklık olan bu yere yapay bir ada yapılınca kaderi değişmiş ve Kaliforniya’nın en gözde yerlerinden biri olmuş. Denizle kıyıdaki evleri ayıran dar yolda yürürken, refah ve zenginliğin nasıl bir şey olduğunu görüyorum. Arka kapılarında model arabalar, önlerindeki özel iskelelerinde tekneler, küçük ama sevimli gün görmüş, geçirmiş insanlar ve evlerini hayranlıkla izliyorum önlerinde yürürken.

Hemen karşısındaki Harbour Island sahilleri, bahar ve yaz aylarında nadir görülen Mavi Balina ve Flipper’ların göçlerinin izlendiği bir bölge.

Sonra köprüden dönerek aracımızla Balboa Adasının karşısındaki geniş kumsalların yer aldığı Harbour Island’a geliyoruz. Pasifik Sahilleri sonsuzluğa uzanır gibi sisler içinde kayboluyor. İleride hayal meyâl Newport Beach’in ünlü iskelesi görünüyor.

Balboa Adası’nın arka sokakları daha salaş gözükse de, Amerikalıların tatil için tercih ettikleri ve bu uğurda AİRBNB gibi organizasyonlara gecesi 200/250 $ ödediklerini söylüyor oğlum.

Kaliforniya’nın gözbebeği olan Newport Beach şehri ve bunun gözdesi Balboa Adası, Akdeniz kıyılarının güzelliğini düşündüğümde öylesine sönük kalıyor ki, Amerika’da ilk günüm açıkçası hüsranla sona eriyor. Arka sokaklarında dolaşıp oyalandıktan sonra, Irvine’e dönüyoruz.

Las Palmas içindeki çocuk parkında Derin’in oynamasını izliyor ve hava kararırken eve dönüyoruz.

 

11 MART  2019  (  IRVINE )

Geniş yollarında akan trafiği, yemyeşil bordürler, parklar ve planlı yapıları ile Irvine, Amerika’nın en çok göç alan kentlerinden biri. Sitelerin içinde, yolların üzerinde dizili villalar ilk bakışta insana huzur veriyor, yayılan estetik gözlerini okşuyor.

Amerika’nın en eski yerleşimlerin birisi şu anda kentin kurulduğu topraklar. Arkeolojik veriler 18000 yıl öncesine kadar uzanan bir yerleşim olduğunu, kentin gelişmemiş bölgelerinde kamp yerleri ve kaya barınakları bulunduğunu gösteriyor.

2000 yıl önce bölgeye yerleşen Gabrielino Kızılderilileri, pek çok çadır köyler kurdular. İspanyolların keşifleri sırasında, 1769 yılında Gaspar de Portola Joaquin Vadisine geldi ve Kızılderili kıyımı başladı. Ardından bir sürü misyoner, çapulcu, aç ve sefil İspanyol bu topraklara aktı. İspanya Kralı’nın emriyle büyük arazi parçaları dağıtılarak “ Rancho “ denilen çiftlikler oluşturuldu.

1831’de Meksika’nın eline geçen bu çiftlikler, talep eden Meksikalılara dağıtıldı. Nasıl olduysa, Rancho Santiago de Santa Ana, Santa San Joaquin ve Rancho Lomas de Santiago çiftlikleri Meksika hükümeti tarafından bir aileye verildi ve           Irvine Ranch olarak başlayan bu gelişme bu günlere kadar geldi.

1846 yılında Amerika-Meksika Savaşı sonunda Meksika bu toprakları terketmek zorunda kaldı ve Kaliforniya ile birlikte Irvine çiftliği de ABD’ye bağlandı.

Bundan sonra, Amerikalıların tipik ticaret ve girişimciliği neticesinde iklim koşullarının değişmesine paralel olarak büyük araziler farklı bedellerle el değiştirmeye başladı. James Irvine ile birlikte iki sermayedar, 1864 yılında 50000 dönüm araziyi 18000 dolara, iki sene sonra da 47000 dönüm araziyi 7000 dolara satın alıp sınırlarını Santa Ana nehrine dayayarak, nehrin kullanım hakkını ele geçirmiş oldu.

James Irvine, 1878’de ortaklarından arazilerin tamamını 150000 dolara satın alarak New Port’ta başlayan Pasifik sahillerinden Santa Ana’ya uzanan toprakların tek sahibi oldu. Artık, sadece hayvancılık değil, tarla bitkileri, zeytin ve narenciye yetiştirmeye başlamışlardı.

Artık, bu bölgenin sahibi Irvine Company olarak geçiyordu, 1. Dünya Savaşında 60000 dönüm arazide yetişen fasulye önemli ihtiyacı karşıladı. 2. Dünya Savaşında, Tustin’de büyük bir arazi Irvine Company tarafından devlete satıldı ve bugün sosyal etkinliklerin yapıldığı iki dev hangar inşa edildi.

Torun Myford, tarımda kullanılan toprakların bir kısmını kentleşmeye açtı, 1959’da Kaliforniya Üniversitesine 1500 dönüm arazi verildi. Ardından, konut, sanayi tesisi, rekreasyon alanları ve ticaret merkezlerini içeren 50000 kişilik kent planları hazırlandı. 1970 yılında ilk kentleşme tamamlandı, bir yıl sonra daha büyüyen bir kent planları üzerinde çalışmaya başlandı.

2015 yılında Irvine kenti 250000 nüfusa sahipti ve başta Asya’dan gelenler olmak üzere büyük göç alıyor.

Oğlum da ailesi ile Irvine’da Las Palmas adında 950 aparttan oluşan bir sitede, Irvine Company’e aylık 2000 $ kira ödeyerek kalıyor. Site sakinlerinin çoğu göçmen, Meksika’lı, Hint’li, Kore’li, Vietnam’lı. Bu kozmopolit halkı en çok torunum Derin’i çocuk parkına götürdüğümde tanıştığım çocuk ebeveynlerinden anlıyorum.

Hatta, pek çok kapının önünde Hindistan Karnataka eyaletinde gördüğümüz kapı önlerine renkli motifler işleme geleneğini burada da görüyorum.

Sitenin karşısında Marketplace denilen bölgede, büyük alışveriş merkezleri, restoran, kafe, spor salonları var. Bu arada donmuş yoğurttan dondurma lezzetinde farklı ürünler satan Yoghurtland adlı bir mağaza torunumun favorisi, Derin’i anlaşılan burada kaldığımız müddetçe buraya getireceğim, zira çıldırasıya seviyor burada satılan ürünleri.

Makinelerden istediğin kadar alınan ürünü tartıp, kuruşlandırıyorlar. Derin için aldığım bir kap donmuş yoğurt 3-3.5 $ arası değişiyor.

Civardaki Best Buy, Target gibi marketleri dolaşıyor eve dönüyoruz. Bugün böyle bitiyor.

 

12 MART 2019      (   IRVINE  )

Torunum Derin, Irvine Kamu Yönetimi’nin bünyesinde Northwood Community Center  ( halk evi denebilir ) binasında açılan anaokuluna gidiyor. Sabahları yaklaşık 25 dakikalık bir yürüyüşle Bryan Avenue boyunca, ağaçların ve lükstürlerin şirinleştirdiği kaldırımda yürüyor, pek çok caddeyi geçiyor ve sonunda saat 09.00’da başlayacak eğitim için öğretmenine teslim ediyoruz.

O esnada, biz de civardaki sokaklarda dolaşıp güzelim villaları, peysajlarını ama bir o kadar ruhsuz görünen yaşamı izliyoruz.

Amerika’da var olan yaşamı izlerken içim acıyor açıkçası; 250 yıl önce, kendi ülkelerinden bu bâkir toprakları yağmalamaya gelenler zaman içinde buraları ihyâ edip dünyanın en gelişmiş ekonomisine ve ordusuna sahip olurken, kadîm kültürlerin fışkırdığı yerli halklar büyük bir jenosid hareketi ile yok edildi.

 Sadece 70 milyon Kızılderili katledildi. Beraberlerinden çiçek hastalığını getiren Avrupalı’lar steril bir yaşam sürdüren yerli halklara, Kızılderililere bu hastalığı enfekte ettiler. Daha önce bu hastalıkla karşılaşmamış Kızılderililer kitleler halinde ölmeye başlayınca, bu kez çiçek hastalığı verilmiş battaniyeler hediye ederek bu ölümleri daha da artırdılar.

Neticede, 70 milyon Kızılderili ve aç kalıp can versinler diyerek en önemli besin kaynakları olan 65 milyon bizon hayvanı özellikle telef edildi.

Amerika’da kaldığım günler çoğaldıkça, kafamı meşgul eden Kızılderili katliâmları ile daha fazla ilgilenecek ve Kızılderili Soykırım Müzeleri’ne gideceğim.

250 yıllık geçmişi ile halen derin bir kültür yaratamayan ABD, az gelişmiş ülkeleri yağmalayarak kütüphanelerini, sanat eserlerini kendi müzelerine taşıyor. Başka ülkeleri ekonomik boyunduruğa sokacak sığ politikalar uygularken, kendi halklarını da Amerikalı’lık ortak paydası altında tüketim hayalleri ile yaşayan sığ bir kültüre mahkûm ediyor.

Şimdiden not ediyorum ki; Dee Brown’ın adını bildiğim ve okumakta geç kaldığım Kalbimi Vatanıma Gömün ile Amerika kıtasının İspanyollar tarafından yağmalanışına ve korkunç katliamlara bizzat tanık olan İspanyol din adamı Bartalome de Las Casas’ın günlüklerinden oluşun Kızılderililer Nasıl Yok Edildiler kitabını okumam farz oldu.

12.00’de Derin’i alıp eve dönüyor, sonra, Tustin ve Irvıne sınırlarına yayılmış büyük alışveriş ve eğlence kompleksi Market Place’i keşfe çıkıyorum. Sekiz şeritli yollarda akıp giden trafik yoruyor başımı döndürüyor.

 

13 MART 2019   (  IRVINE  )

Sabah, oğlum Irvıne’da Woodbridge denen bölgeye götürüyor. Yapay bir gölün çevresine dizilmiş müthiş villalar ve gölün çevresine hâkim olan alımlı peysaj ile çok beğendiğim bir yer oluyor burası. Gölün çevresini yürüyor, 1975 yılında yapılmış ve hâlâ yıpranmamış ahşap köprüden geçerken çevredeki sessizliği ve doğal güzelliği sindirmeye çalışıyorum.

Daha önce bahsettiğim Irvine Company tarafından geliştirilen büyük bir proje kapsamında 1975 yılında inşasına başlanan bu bölge şimdi emlâk piyasasının gözdelerinden. Yaklaşık 10 km2’lik alanda iki büyük yapay göl, beş ilköğretim okulu, iki ortaokul ve bir lise bulunuyor. Civarında koşan ve yüzen ördekler de göle ayrı bir güzellik katıyor.

Amerika’da deyim yerindeyse 72 millet var ve bunların da neredeyse hepsine hitap eden yöresel geleneklerine uygun restoranlar ve bilhassa gıda marketleri var. Yakınımızdaki Süper Irvine, Culver Dr. 14120 Heritage Meydanında ve daha çok İranlılara yönelik gıda ürünleri satıyor, bu arada pek çok Türk ürünü de bulunuyor. Üstelik, bir köşede bulunan fırında İran gezilerimdeki o müthiş lezzeti hatırlatan pidelerden yapıyorlar.

En yaygın göçmenler Uzak Doğulu’lar olunca, onlara hitap eden ve öz vatanlarını aratmayacak çeşitlilikte devasa marketler de bulunuyor. Velhasıl, çok ulusluluk ABD’nin özünü teşkil ettiğinden, dizayn da bu potansiyele göre yapılıyor.

Öğleden sonra, Alton Parkway üzerinde bulunan Oak Creek alış veriş merkezindeki I Can Barbeque isimli bir tesise gidiyoruz. Sahibi Türk’müş. Masaların ortasına yerleştirilmiş barbekülerde dilediği et veya deniz ürününü pişirip yiyebiliyorsun. Hatta bazı günler özel programları var. Biz gittiğimizde, iki saat boyunca sabit fiyata ( 17.99 $ ) istediğin kadar et alıp pişirip tüketilebiliyordu. Doyasıya et, tavuk ve karides alıp ızgara yaptık ve dört kişi için 89.74 $ ödedim.

Tüm mağazalar müşteri çekebilmek için olmadık promosyonlar yapıyorlar. Dünyaya da bu marketing stratejileri kapitalizmin Kâbesi ABD’den yayılıyor ve halkları zehirliyor.

 

14  MART 2019   (  IRVINE  )

Derin’i Salı ve Perşembe günleri götürüyoruz ana okuluna. Pasifik kıyılarındaki bir coğrafyaya yakışmayacak kadar soğuk bir hava hâkim. Üstelik bugün çok fazla rüzgar var.

Derin’in sınıfında 72 milletin çocuklarını, çoğu birbirinin dilini anlamadığı halde kaynaşıp oynamasını keyifle izliyor ve ulus devlet tanımına bir kez daha kızıyorum.

Koreli yaşlılar, her sabah bir köşeye koydukları müzik setinden yükselen geleneksel müzikleri eşliğinde Tai Chi yapıyorlar. Ritimleri o kadar yavaş ki, hakikaten denge sorunu olanlar için sanırım oldukça yararlı.

Rutin bir gün, 12.00’de Derin’i alıyor öğleden sonra da Onunla hemhâl oluyorum.

 

15  MART  2019  (  IRVINE  -  TUSTİN  -  IRVINE  )

İki gündür ürperten bir rüzgâr esiyor. Gerçi, öğleden sonraları bazen ısı 24C’ye kadar yükseliyor ama, giyim seçerken hep ihtiyatlı olmak zorundayım.

ABD geneli de böyle olmalı, tüm ulaşım sanki özel araçlara göre dizayn edilmiş. Aslında, gördüğüm kadarıyla Irvıne’da yoğun bir belediye otobüs ağı var. Duraklarda tek tük öğrenciler görüyorum. Ancak, otobüsler ne zaman baksam içleri boş gidip geliyorlar.

Mesafeler öyle uzak ki; bir yere gitmek için otobüse veya trene binmek yetmiyor. Varmak istenen noktaya gitmek için ya taksiye binmek ya da yürümek gerekiyor.

Taksi deyince, Avrupa’da ve Türkiye’de olduğu gibi elini kaldırıp taksi çevirmek mümkün değil. UBER ve Lift ağlarından yararlanmak lazım. Bunun için de account açılıyor, kredi kartı numarası ve kimlik kartı bilgileri veriliyor. Konum atıp araç çağırıldığında şoför de binici de birbirlerinin profillerini görebiliyor. Ödemeler tamamen kredi kartı ile yapılıyor, bahşişler de bu şekilde veriliyor. Tabii, Uber ve Lift patronları ellerini kirletmeden her işlemden %20 civarındaki komisyonlarını hesaplarına aktarıyorlar.

Açıkçası, ABD’nin ne taksi sistemine, ne de genel ulaşım sistemine alışamadım. Okul saatlerinin haricinde dikkat ediyorum otobüslerde daha çok serseriler ve evsizler bulunuyor.

Ama, Los Angeles’la bağlantımı sağlayacak olan tren yaklaşık 4 km. uzaktaki Tustin İstasyonu’ndan geçiyor. Buradan geçen tren Metrolink ile güzergâhı üzerinde pek çok şehir ve kente gitmek mümkün ama daha önce söylediğim gibi, genelde istasyon ve merkez arası mesafeler fazla, tren sayısı fazla değil ve önemli olanı kafamdaki birkaç yer dışında beni cezbeden yerler yok.

Las Palmas’tan bu sabah Tustin tren istasyonuna yürüyüşe çıkıyorum. Garip hissediyorum kendimi, caddelerde kavşaklarda benden başka kimseler yok. Trafik lambalarında geçen sadece ben oluyorum. 4.1 km.lik yol 50 dakika sürüyor. Yabancı ülkelerde telefon kullanmanın konforunu ilk kez ABD’de yaşıyorum. Google Maps büyük kolaylık sağlıyor tüm güzergâhlara en kısa yoldan ve güvenle varabiliyorum.

Yol boyunca yürüdüğüm Michelle Dr. ve Mayford caddelerinde büyük sanayi tesisleri var. Ancak, görünürde ne sanayi atığı, ne duman ne de gürültü duyuluyor. Muhtemelen AR-GE merkezleri de olabilir. Aklıma geliyor, başlarda uzun uzun bahsettiğim Irvine Company, ticari ve sanayi tesisleri kiracılarından kira bedelinin haricinde, yıllık kârdan da pay alıyormuş.

Karşımda beliren ve üzerinde Tustin Station yazan dört katlı binanın zemin katına giriyorum gişeleri ve yolcu salonunu görmek amacıyla. Ama, zemin kat tamamen otopark olarak kullanılıyor. Bir üst kata, daha sonra daha yukarı çıkıyorum, koca binanın tamamı otopark olarak kullanılıyor ve ağzına kadar araçla dolu. Anlaşılan, civar kentlerde çalışanlar araçlarını buraya bırakıp trenle işlerine gidiyor, dönüşte alıp evlerine dönüyorlar.

Peki gişeler yok, bilet nereden alınıyor merakı ile dışarı çıkıp istasyon etrafında dolaşmaya başlıyorum, zar zor tren platformunun önüne konmuş otomatik bilet makinelerini görüyorum son anda. Gerçi, belki insandan daha detaylı kullanım kolaylığı var bu makinelerin.

Velhasıl, koca tren istasyonunda bir görevli yok, insan yok, soru soracak kimse yok. ABD’nin mekanik yaşamının tipik örneği ile bir kez daha karşılaşıyorum. Haydarpaşa Garı, Sirkeci tren istasyonu geliyor aklıma rengârenk cümbüşü, insan sıcaklığını ve ülkemi hatırlıyorum.

Apple ürünleri ve uygulamaları ABD’nin olmazsa olmazı. Günlük yaşamın tüm işlerini akıllı telefonlardan ve Apple ürünlerinden yükledikleri uygulamalarla çözüyor Amerikalılar.

Aynı yollardan yürüyerek Marketplace’e geliyor, Barnes&Nobble kitapevine giriyor, kitapları karıştırıyorum.

Akşam üzeri Derin’imi parka götürüyor, keyif içinde arkadaşları ile kaynaşıp oynamasını izliyorum.

 

16   MART  2019           (  IRVINE – IRVINE REGIONAL PARK )

 

Oğlum bugün 8.5 km. ilerideki Irvine Regional Park’a götürüyor. Araçla giriş 5 $. Burası, 1897'de ilk bölge parkı olan 160 dönümlük bir park. Derin’i Ponny’e bindiriyoruz ( 6 $ ).Daha önce de gelip bindiği için çok keyif alıyor. Sonra, hep birlikte parkın içinde dolaşan trene biniyoruz( 4x6 $ ).

Tatil günü olduğu için oldukça kalabalık. Tarantulalar, yılanlar, kaplan, kartal gibi pek çok hayvan bulunuyor. Derin keçileri seviyor özellikle, bir fırça ile tüylerini kaşıyor.

Saatler sonra çıkıyoruz. Bu akşamüzeri Derin’i 1.1 km. ilerideki “ kumlu park “ dediği Homestead Park’a götürüyorum. Geniş kum havuzunda gönlünce oynuyor. Cesaretle diğer kızlara sokulup İngilizce konuşmaya çalışması hoşuma gidiyor. Arkasında tenis kortları var.

Hava oldukça sıcak bugün, yaz geleceğinden umutlandım açıkçası.

 

 

17  MART  2019      (  LAGUNA BEACH - SAİNT CLEMENT – DANA POİNT HARBOUR  )

 

Bugün Laguna Beach’e gidiyoruz. Henüz öğlen olmadı ama, günlerden Pazar olduğu için yollar dolu. Las Palmas’tan sadece 24 km uzaklıkta ve Pasifik kıyılarına dik olarak inen freeway’de dur kalklarla Pasifik görünüyor sonunda.

Laguna Beach, Kaliforniya Eyaleti’nin en rağbet gören kentlerinden birisi. 23000 nüfuslu küçük bir kasaba olmasına rağmen pitoresk plajları, sörf imkânları, yürüyüş parkları ile her yıl 6 milyon ziyaretçi almayı başarıyor. Pasifik kıyılarında görülen foklar, deniz aslanları ve yunuslar kentin ilgi çekici özellikleri.

Gözlerimiz hep Akdeniz’in turkuaz renklerini arıyor. Oldum olası Okyanus kıyıları sevimsiz gelmiştir bana. Bu kadar ünü olmasına rağmen Laguna Beach de bir kere uğranıp geçilecek yerlerden birisi bence.

İleride Heisler Park var. Peysajı ve yürüme yolları güzel, Pasifik’te surf yapmak için çırpınanları seyretmek için birebir. Arada sırada gelecek iri bir dalganın sırtına binebilmek için bekleşiyor gençler suyun içinde. Bir kenarda anıt olarak konmuş demir profiller dikkatimi çekiyor, 11 Eylül saldırılarında çöken Ticaret binalarından alınmış bunlar.

Giderek yoğunlaşıyor yollar ve park, Amerikalıların imkânları dahilinde tam bir sahil, yeme içme ve eğlence beldesi Laguna Beach.

11 Eylül günü New York’taki Dünya Ticaret Merkezi binalarına yapılan uçak saldırılarında, gökdelenler harap olmuş, 2976 kişi ölmüş, 6291 kişi yaralanmıştı.

Binadan arta kalan çelik profiller ABD’nin çeşitli yerlerinde anı olarak sergileniyor. Bunlardan biri de Heisler Park’ta karşıma çıktı. Dublin isimli bir heykeltraşın kompozisyonu, parkın yoğun olmayan bir köşesine oturtulmuş. Tesadüfen, dinlenmek için banklara oturduğumuzda fark ettik.

Bastıran sıcak, yol boyu tıkanmış trafik içinden on beş dakika yürüyerek Banzai Bowl isimli bir kafeye gidiyoruz. 1997 yılında ilk mağazasını açıp, Acai denen ve çok yararlı olduğu pompalanan bir tropikal meyvenin, diğer meyvelerle karışımından oluşan kokteyllerinin satıldığı bu zincirde Laguna Beach, Huntington Beach, Costa Mesa, San Clemente, New Port, Sunset ve Haleiwa gibi Pasifik kıyısında bulunan sahillerde şubeleri var ve sağlığına düşkün Amerikalılar (! ) Acai’ye yoğun ilgi gösteriyorlar( 8 $/bardak ).

Güney batı’ya devam ederek Santa Clemente yakınlarında ki Dana Point kentinin devâsâ marinasına geliyoruz.  2500 teknenin barındığı, 50den fazla restoran ve kafenin sıralandığı çok geniş alana yayılmış Dana Point Harbor, “ Dünyanın Balina Başkenti “ olarak anılıyor.

Her ne kadar göçmen gri balinaları görme imkânımız olmasa da, civarda oynaşan fok balıklarını deniz aslanlarını uzaktan da olsa görme imkânımız oldu.

Sahilden kuş uçuşu 75 km. uzakta olan Santa Catalina Adası’na, yunus ve balina gözlemi içn kalkan teknelere büyük rağbet var ( 45$ )

Şimdiye kadar bu denli büyük marina görmemiştim, devasâ motor yatlardan şişme bot ve kanolara kadar her türlü teknenin barındığı Dana Point marinasını çepeçevre yürüyorum. Ancak; öğrendiğime göre, Pasifik Okyanusunun güvenilmez denizi pek çok Amerikalı için ürkütücü olunca, burada bulunan teknelerin çoğu palamarları çözmeden parti düzenleme ve yemek yemek, dostları ağırlama işlerinde kullanılıyormuş.

Dana Point girişinde bir tepede bulunan Chart House restoranın önünden aşağılarda görünen Dana Point Harbor görüntüsünü unutamayacağım. Bu arada, restorana lüks araçlarla gelerek doluşan türbanlı ve Fethullahçı olduğu her şeyiyle belli olan şımarık kadınlara rağmen.

Marina boyunca uzanan yol, denizin önünde daha doğrusu büyük bir dalgakıranın yanında bitiyor. Dalgakıranla kıyı arası boğazı andırıyor.  Orsa seyrindeki yelkenlileri seyrediyorum keyifle.

Bu arada, kaide üzerinde yükselen heykel dikkatimi çekiyor. Bir iskele babasına basmış, pantolon paçalarını kıvırmış Richard Henry Dana Jr. Buraya adını vermiş, aynı zamanda Dana Point kentine de. 1835 yılında Pilgrim adlı teknesi ile Kaliforniya’nın Pasifik sahillerini San Diego’dan San Francisco’ya kadar dolaşır.  1840 yılında yayınladığı “ Two Years Before The Mast “ adlı kitabında bu bölgeden öyle övgüyle söz eder ki, dört yıl sonra kamu yönetimi bu yerleşime Dana Point adını verir.

Sonra, Santa Clemente’ye geliyoruz. Upuzun palmiye ağaçları, beyaz boyalı sade evleri ile Meksika kasabalarını andırıyor Santa Clemente, beğeniyorum.65000 nüfuslu kent, sahilindeki uzun iskelesi, boardları ile rüzgâr bekleyen sörfçüleri ile bir Pasifik kenti.

Yine okyanusun öfkesinden korumak için inşa edilmiş, uzun ayaklı ve uzun iskeleler, her Pasifik kentinde olduğu gibi burada da yerel halkın ve ziyaretçiler başlıca mekânı.

Kumsalda dolaşıyor, isteksizce birkaç fotoğraf çekiyorum. Irvine’e dönüyor, Costco’dan yiyecek, et

şarap alıp Las Palmas’ın havuz başındaki barbekülerinde ailece nefis bir ziyafet hazırlıyoruz.

 

18 MART  2019     (  IRVINE  )

Bu coğrafyaya gelmişken, Meksika’ya Yukatan yarımadasına gitmek istiyorum. 2017 yılında Küba’dan Yukatan’a geçmek istemiştim, ancak, sayılı olan günlerime kıyıp gelememiştim.

Önce, Santa Ana’daki Meksika Konsolosluğuna gittim, gerekli evrakları yanıma alarak. Sıram gelince görevli pasaportuma dikkatle baktı, bir yerlere telefon etti ve Amerika vizesi olanların Meksika’ya vizesiz girebileceğini söyledi. Böylece hem beklemekten, hem de 30$ vize harcı ödemekten kurtulmuş oldum.

Akşamüzeri, Derin’i kumlu park’a ( Homestead Park ) götürdüm. Sonra, çok sevdiği Yogurtland’a gittik. Dönüşte Marketplace’deki Barnes&Nobles’tan artık garanti olan Meksika gezim için Lonely Planet’in Yucatan&Cancun&Cozumel isimli kitabını aldım.

Meksika gidiş/dönüş uçak bileti aramalarımı yoğunlaştırdım ve Skyscanner’dan yaptığım araştırmalarda en uygun uçuşun biletlerini aldım ( 330 $ ). Meksika gezi notlarımda, bu aktarmalı uçuşları, zorluklarını yaşadıklarımı yazacağım.

Yaptığım programa göre 5 Nisan’da gidip, 16 Nisan’da döneceğim, yani 60 günlük ABD gezisinin 10 günü Meksika’da geçecek.

 

19  MART  2019  (  IRVINE  -  HUNTİNGTON  BEACH  -  IRVİNE  )

Bugün, Derin’in okul günü, sabah Northwood’a gittik. Hayli güneş vardı, 12.00’ye kadar beklerken güneşte çarpılmışım. Eve döner dönmez uyudum. Oğlum akşam üzeri Huntington Beach kentinin sahiline getirdi.

Huntington Beach, sadece Orange County’nin değil, Kaliforniya’nın gözde sahil kentlerinden biri. Irvıne ile mesafesi sadece 20 km, 200000’e yakın nüfusu var. Pasifik iskelelerinden burada da var ve bence diğerlerinden daha şirin.  Pasifik sahillerinin kızıl gün batımını çekmek mümkün olmayacak, Irvine’den çıkarken tertemiz olan hava 20 km. sonra puslandı ve kirlendi. Acuweather, bugün akşamüzeri Huntington Beach’te çok rüzgarlı ve sörf dalgasının yüksek olacağını yazıyordu, Gerçekten de sert ve soğuk bir rüzgar hüküm sürüyor bu akşamüzeri Huntington Beach sahillerinde.

8 km.lik sahili, Akdeniz tadını bilmeyenler için mükemmel deniz olanakları sunuyor, sörf, kum ve deniz üçlüsü her sene yöreye milyonlarca insanın akmasına neden oluyor.

Orange County’nin en iyi şehri olarak seçilen Huntington Beach aynı zamanda “ Sörf kenti “ olarak isimlendiriliyor. İskelenin sonuna kadar yürüyor, ellerinde oltaları ile balık yakalayamayan balıkçıları izliyor, rüzgârdan serseme dönmüş bir halde kumsalın kuytusuna sığınıyorum.

Sahilin bir arka sokağında festival var, yollar kapatılmış. Hediyelik eşya ve gıda tezgâhlarının etrafı yoğun, her adımda yapılan canlı müziğin sesleri birbirine karışıyor.

Kaliforniya’nın gözbebeği Huntington Beach’ten rüzgârın ve yüksek volümlü müziğin verdiği bezginlik ile ayrılıyor park ettiğimiz yerden arabamızı alıp Irvine’e dönüyoruz.

 

20 MART 2019    (  IRVINE  )

 

Çok garip, Türkiye’de sorunsuz kullandığım kredi kartım, burada hele özellikle sürekli alış/veriş yaptığım yerlerde geçmiyor. Las Palmas’a en yakın market Target, yürüme mesafesinde. Costco için 15/20 dakika yürümek gerekiyor, hacimli şeyler alınacaksa yürüyerek gidip gelmek imkânsız.

Akşamüzeri evin ihtiyaçları için,  Costco ve Walmart marketlere gidiyoruz. Amerikalılar için en büyük haz kaynağı alışveriş yapmak olmalı. Önlerinde zorla ittikleri market arabalarının ardında, zafer kazanmış yüz ifadeleri ile yürüyorlar devâsâ marketlerin içinde. Alışageldiğimiz halk pazarı, hele köylü pazarı aramak beyhude, zira, Amerika’da her türlü tüketim ürünü tekellerin, tröstlerin elinde.

Bol miktarlar içeren ambalajlı ürünler, olmadık marketing teknikleri ile arz ediliyor. ABD zaten, tüketim dininin Kâbesi. Dikkat ediyorum, pek çok yiyecek ürününün üzerinde USPA logosu var, bu organik ürün olduğunun sertifikası olduğu anlamına geliyormuş. Sertifika güvenirliğine iman etmiş Amerikalılar genelde USPA logolu ürünleri tercih ediyorlar.

Amerika’da pozitif ırk ve pozitif cinsiyet ayrımcılığı uygulandığını söylerler. Dünya ekonomisine hükmeden baronların sertifikasyon konusunda bypass yollar bulabileceği mümkün olamaz mı?

Oysa, burada yaşayanlardan öğrendiğim kadarıyla, aynı işi yaptığı halde kadınlar erkeklerden daha az ücret alıyorlarmış?

Kuzey Kore için kapalı ülke derler, ABD de oligarşinin perdelediği bir türlü gerçek var anladığım kadarıyla.

Orange County, hele Irvine, ABD’nin en çok alan bölgelerinden. Sarı ırk daha çoğunlukta, zenci neredeyse hiç görmüyorum. ABD’nin pek çok eyaletinde zencilerin hâlâ eşitlik ilkesinden nasibini almadığını söylüyor oğlum.

 

21/22/23/24  MART  2019   (  IRVINE  )

 

Derin’in insan sıcaklığı ile çocuklara sokulması, yarı Türkçe yarı İngilizce konuşarak diyalog kurmaya çalışması hoşuma gidiyor. Tabii ne dediğini anlayamayan çocuklar pür dikkat dinliyorlar.

Giderek Amerikan monotonluğuna ayak uydurduk anlaşılan, burada günler birbirine benzemeye başladı. Eşimle, haftada iki gün Dern’i Nortwood Community Centre’e götürüp, 09’dan 12’ye kadar bekliyor, sonra yanı başımızdan 70 mil ( yaklaşık 112 km/h ) hızla akıp gittiği caddenin yanındaki peyzaj arasından keyifle yürüyerek evimize geliyoruz.

Akşamüzeri, Derin’i ya Homestead Park’a ya da Las Palmas’ın parkına götürüyorum. Parklar tam olarak ABD’yi yansıtıyor, her milletten her ırktan çocuk var. Bazen, aileleri ile sohbet ediyorum.

Genellikle, park dönüşü Marketplace’deki Yogurtland’a gidip Derin’ime dondurma alıyorum, alınan miktara göre 2.4/4.3 $ ödeme yapıyorum.

Onur bugün Irvine Spectrum Centre’a götürdü. ABD’de revaçta olan alışılagelmiş monoblok bir bina içinde AVM dizaynı yerine, geniş bir alanda, özenli peysaj uygulanmış cadde üzerine dizilmiş çoğu zincir markaların mağazaları bulunuyor.

Türkiye ve Avrupadaki ambiansı yüksek kafe ve restoranlar için geçerli bir gelenek vardır. Eğer deniz kenarı veya merkezi bir yerde ise hele ünlü bir marka ise, içeri girdiğimizde nasıl bir hesap ödeyeceğimizi bilemeyiz ve sonunda da başımıza gelene razı oluruz. Oysa, burada fiyatlar vasat olanlara göre 3-5 $ mertebesinde fazla oluyor.

Irvine Spectrum Center’a girdiğim andan itibaren havuz seramiklerinden başlayarak bir Şark sanatının sergilendiğini fark ediyorum. İlerledikçe Mağribi bezemeler stüko işçiliği ve nihayet El Hambra Sarayındaki Aslanlı Havuz’un bir taklidi ve yanında tepesinde hilâl bulunmayan bir geleneksel Arap camii ile karşılaşıyorum.

Bir meydanda kocaman bir giantwhell yani dönme dolap bulunuyor. Cadde isimlerinin çoğu Endülüs ve İspanya kentlerini çağrıştırıyor.

Daha sonra, Laguna Niguel Regional Park’a gidiyoruz. Burası da, diğerleri gibi özel mülkiyetin planlı yapılaşmasına tipik bir örnek. Laguna Niguel'in üçte birinden fazlası açık alan olarak belirlenmiştir. Bu önemli miktarda açık alan kentin karakterini ve kentsel biçimini tanımlayan en önemli özelliklerden birisi. Şehirde iki topluluk parkı, 23 mahalle parkı, üç mini park, bir köpek parkı, iki ilçe bölge parkı, iki küçük ilçe parkı bulunuyor. Adını bir Kızılderili köyü olan Nigueli’nde alan kent 19.000 dönüm arazi üzerinde ve yıllar boyu, Moulton Company, Laguna Niguel Corporation, Victor Gruen gibi özel şirketler elinde çok konforlu, doğaya saygılı bir kent olarak gelişmiş ve 1989 yılında referamdum ile Orange County’e katılarak 29. Şehri olmuş.

Laguna Niguel Regional Park’ta kentin gelişime bağlı olarak sürekli geliştirilmiş, sahibi olan şirketler park oluşumu için mülkiyetlerinden önemli araziler bağışlamışlar ve bugün, altı tane piknik kapalı mekânı, ortasından akan bir dere, tuvalet, balık tutma iskeleleri, balık temizleme mekânı, amfitiyatro, çocuk parkları, voleybol sahası ile halkın tatil günleri akın ettiği nefes aldıran mükemmel bir doğa hazinesi olmuş.

Yemyeşil çimenler, piknik masaları, barbeküler, 2000’den fazla ağaç ile muhteşem bu yerden ayrılmak istemiyorum. Üzeri kapalı mekânlarda insanlar tanıdıkları ile toplanmış, kahkahalar içinde kendi getirdikleri yiyecekleri yiyip sohbet edip dinleniyorlar. Ortadan akan incecik bir derenin ortasındaki taşlara basın karşıya geçerek, sevinç çığlıkları atarak oynuyorlar.

Tertemiz banklarda, göz alabildiğine yeşillliği seyrederken, ülkemde park ve yeşil alan bilincine kaç asır sonra varılabileceğini düşünüyorum.

Yakındaki Sulphure Creek Reservoir, 180 dönümlük bir göl ve Orange County’nin balık amatörleri için çok önemli.

Buradan 9 km. ileride Mission Viejo’ya gidiyoruz.  Bu kentte, büyük bir alan outlet mağazaları barındırıyor. Bir alışveriş merkezinde Tesla’nın showroom’una uğruyoruz. Tesla, malûm Elon Mask’ın ürettiği elektrikli araçların markası. Musk, teknolojiye düşkünlüğü, AR-GE çalışmalarına verdiği önemle dünyanın yakından takip ettiği biri.

Musk’a göre uzayın keşfi insanlığın bilincini, korumak için değilse de, genişletmek için önemli bir adımdır. Onun deyişiyle çok gezegenli hayat insan ırkının hayatta kalmasını tehdit eden şeylere karşı bir önlem olabilir. “Bir asteroid veya büyük bir volkan bizi yok edebilir, ayrıca dinozorların hiç görmediği risklerle karşı karşıyayız: mühendislik ürünü bir virüs, yanlışlıkla oluşturulmuş bir mikro karadelik, küresel ısınma ya da sonumuzu getirecek henüz bulunmamış bir teknoloji. İnsan ırkı milyonlarca yıldır evrimleşmekte, fakat son 60 yılda atomik silahlar kendimizi tüketmek için bir potansiyel oluşturdu. Er ya da geç hayatı mavi-yeşil topun ötesine genişletmek zorunda kalacağız – ya da soyumuz tükenecek.”

Elon Musk, Tesla Motors’un ortak kurucularından biri ve ürün tasarımı başkanı. Musk’ın elektrikli araçlara olan ilgisi Tesla’nın ortaya çıkmasından çok daha öncesine dayanıyor. Tesla Motors ilk olarak elektrikli bir spor araba olan Tesla Roadster’ı üretti ve 31 ülkede yaklaşık 2500 adet sattı. Amerika’da Tesla’lar çok yaygın ve hemen her köşede Tesla’nın showroom’u bulunuyor. Yarın, 11.30 için, Tesla deneme sürüşü için randevu alıyoruz.

 

26 MART 2019  (  IRVINE - MISSION VİEJO – NEWPORT BEACH )

Dün randevu aldığımız showroom’a Tesla testine gidiyoruz oğlumla. Yanımıza bir görevli verdiler, direksiyona oğlum geçti. Model X ile yollara çıktık. Elon Musk’ı anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. ABD’nin AR-GE ikliminde yetişmiş bir dâhi veya deli. İlk digital cüzdan çalışmalarının ardından X.com ( daha sonraki adıyla PayPal ) kendisine güven getirecek ilk kârlı işi oldu. Daha sonra, Solarcity, SpaceX ve Tesla firmalarını kurdu.

Dünyanın mavi ve yeşil tonun ötesinde uzay araştırmalarına girmesini, uzaydan gelecek saldırılara hazır olması gerektiğini söylüyor ısrarla. Tesla’nın şu anda ABD’de satılan, ModelX, Model3 ve ModelS büyük ilgi görüyor. Elon Musk, 10 yıl sonra yeryüzünde kullanılan araçların %40’nın elektrikle hareket edeceğini söyleyerek yarınlara dönük ARGE çalışmalarına servetini harcıyor.

Model X bütün NHTSA güvenlik testlerinde 5 yıldız alarak en güvenli SUV ünvanını kapmış. Model ‘te olduğu gibi pilin aracın tabanında olması yapısal dayanıklılık kazandırırken önde motor yerine boşluk olması çarpışma anında şiddeti emerek hayat kurtarıyor. Ayrıca aracın yapısal dayanıklılığı haricinde “Aktif Güvenlik Özellikleri” adı altında çarpışma önleyici birçok teknolojik özellik mevcut. Bu özellikler otoban hızlarında bile çarpışma önleyici frenleme ve manevra kabiliyetlerine sahip.

Bunlar dışında günümüz şehirlerinin kirliliği de düşünülerek ModelX kabini de çok güvenli hale getirilmiş. Normal araçlardan 10 kat daha büyük hava filtresi kullanılması haricinde araçta “Biyolojik Silah Koruması Modu var. Bu, aracın içinde artı basınç yaratarak her türlü mikrobun, bakterinin içeri girmesini engelliyor. Bu herhangi bir otomobilde ilk ve öyle ki olası bir biyolojik savaş modunda aracınıza girerek hayatta kalabiliyorsunuz.

 

Tesla’nın finansal başarısının asıl nedeni EPA testinde tek şarj ile 426km gidebilen üst sınıf sedan Tesla Model S oldu. Model S’in üretimi Haziran 2012’de başladı, başlangıç fiyatı 69.900$ idi, Consumer Reports tarafından 100 üzerinden 99 puan verildi.Model S’in tanıtımında Musk özellikle 20 yıl sonra üretilecek her iki arabadan birinin elektrikli olacağını söyledi. Hatta bunun üzerine iddialara bile girmeye hazırdı.

Ama en iyimser analistlerin öngörüleri bile Musk’ın tahmininin tutmayacağını söylüyor. Ama bu Tesla CEO’sunu korkutmuyor, gerçeği süsleyip güzelleştirerek değiştiriyor.Elon Musk dünyanın petrole bağımlı hale geldiğine inanıyor. Bu bağımlılık iklim değişikliklerine ve sürekli jeopolitik gerginliklere sebep oluyor. Elektrikli motorlara karşı içten yanmalı motorların reddi bir fark yaratabilir. Bu sebeple Tesla Motors Musk için sadece bir iş değil.

Musk New York Times köşe yazarı John M. Broder ile Model S’in test sürüşü ile ilgili bir polemik başlatarak kamu ilgisini devam ettirmeyi başardı. Belirtmeli ki bu basın atışmaları 2013’ün ilk yarısında yapıldı ve o zaman satılmış 10,500 adet Model S vardı.

9 Ekim 2014’te Tesla Motors takımı Model S 85D ve P85D’yi tanıttı. Çift motora sahip ilk elektrikli araba. Model S P85D’nin 691 beygiri var ve “deli modu” 0-100km hızlanması sadece 3.2 saniye. Bunu üzerine araba devrimsel bir “otopilot” sistemi ile donatılabiliyor; ileri bakan kamera, radar ve aktif olarak etrafı tarayan 360 derecelik ultrasonik sensörler. Otopilot sistemi ile birlikte Model S otomatik olarak şerit değiştirebiliyor, yayaları tanımlayabiliyor, çarpışmaları engelleyebiliyor, hız limiti tabelalarını algılayıp hızı ona göre ayarlayabiliyor. Hepsinin üstüne yeni Model S’in daha iyi pil performansı var. Bütün bunların başlangıç fiyatı 79.900$. Ancak görsel olarak arabanın Model S 60’dan çok farkı olmayacak. 2013, 2014 ve 2015 yılının Şubat aylarında Consumer Reports üç kez üst üste Model S’i dünyadaki en iyi araba seçti.

Önce ModelX’e biniyoruz. Kartal kanadı kapıları, 500 km.ye varan enerji kullanım menzili, sessizliği ve güvenliği ile muhteşem bir araba. Araçlar konusunda pek meraklı ve bilgili olmasam da anlıyorum ki, Elon Musk araç konusunda gerçek bir devrim yapıyor.

Ardından Model3’e biniyoruz, Elon Musk, bu aracın tanıtımı esnasında daha önceki araçlardan daha mükemmel bir araç olmayacağını söylemesine rağmen, tam 500.000 ön satış yapıyor.

Neyse, ben araçların konforunda lüksünde değilim. Önemli olan konvansiyonel sistemlerin yerine ikâmet edilecek yeni enerji sistemleri konusundaki AR-GE ve üretimin ABD’den çıkmış olması. Ayrıca, tüm dünyaya batarya satacak olan Gigafactory fabrika inşaatı da Nevada’da tüm hızıyla sürüyor.

Tahmin ettiğim gibi, asıl sorun test sürüşlerinden sonra Tesla ofisine geldiğimizde başlıyor. Satış görevlileri öylesine ısrarlı ve ikna edici davranıyorlar ki, bir türlü sadece test amaçlı geldik diyemiyoruz. Oğlumun bunaldığını görünce ben devreye giriyorum ve; “ ben Türkiye’den geldim, niyetimiz var ama önce hazır olmam lazım, sonra almak için yine geleceğiz. “ diye kestirip atıyorum ve dışarı çıkıyoruz.

Belki sık sık aynı konuya geliyorum; ABD’de rahat, lüks ve her şeye erişim kolaylığı var. Oturulan villalar, peysajlar, araçlar ve imkânlar dünya ortalamasının çok üzerinde. Tabii, evsizler konusu ayrı ki, buna ileride daha detaylı değineceğim. Buna rağmen, mekanik bir yaşam tarzı seziyorum, insanlarda ve ailelerde. Acaba, bizim dünyaya geldiğimiz coğrafyada yaşadığımız acılar, hayata daha bir anlam ve renk mi katıyor.

Akşamüzeri, Newport’a gidiyoruz. Sahil boyu uzanan ve airbnb gibi sistemlerle kiraya verilen evlerin önünden başlayan kumsal 150 m. ileride denizle buluşuyor. Önce Lido Adası’na gidiyoruz. Burası, Newport limanının içine inşa edilmiş yapay bir ada. Zenginlerin evleri ve kıyı boyunca uzanan kafe ve restoranları var, ikâmet eden sayısı 2000 civarında.

Sahilde ilk kez gördüğüm, büyükçe bir şamandra otel olarak kullanılıyor ve kiralanıyormuş. Anlaşılan düğün tekneleri de çok rağbet görüyor, pembe donnımlarıyla. Felâket bir soğuk var. Lido’nun gölge alanlarından çıkıp Newport’un Pasifik sahillerine geliyoruz, kısmen de olsa güneşin ısısı ile kendimize gelebilmemiz için.

Newport Pier yani iskele yine artık kanıksadığımız okyanus iskelelerinden, tekdüze ve heyecansız. Hava oldukça rüzgârlı, dalgaların arasında çırpınan gençler sabırla dalgaların üzerine binecekleri anı kolluyorlar.

 

Kumlara yayılmış, çoğu tombul Meksikalı’lar örtülerinin üzerindeki yiyecekleri tüketmeye çalışırken, hırsız martılar fırsat kollayıp kaptıkları parçalarla havalanıyorlar. Torunum Derin’le denize doğru ilerliyor, ıslak kumların üzerinde, giderek sararan bir Pasifik günbatımını izliyorum.günbatımını izliyorum. Pembe prensesim mutlu, kumlarla oynuyor.

Karşı kıyılarda, Hiroşima’da, Nagazaki’de buharlaşarak öl(dürül)en kız çocukları geliyor aklıma, bir bulutun öldürdüğü 140000 yoksul insan geliyor. Newport sahillerinde huzursuzum.

 

“ Denizde bir bulutun öldürdüğü 
Japon balıkçısı genç bir adamdı. 
Dostlarından dinledim bu türküyü 
Pasifik'te sapsarı bir akşamdı...”
( Nâzım Hikmet )

Şimdiye kadar gördüğüm Pasifik sahilleri gibi Newport Beach de aynı dokuda, aynı ruhta, daha doğrusu aynı ruhsuzlukta.

 

27  MART  2019    (  IRVINE – LOS ANGELES – HOLLYWOOD – SANTA MONİCA -  IRVINE  )

 

Bugün Hollywood’a gidiyoruz. Pik saatlerde çıkmadığımız için trafik iyi akıyor. Santa Ana, Anaheim, Buena Park, Norwalk, Santa Fe Springs, Comerce derken Los Angeles down town’ın gökdelenleri görünmeye başlıyor. Trafik de yavaşlıyor sonunda kilitlenir oluyor.

Orange County’e bağlı şehirlerin çoğu yeni ve plânlı olduğu halde, Los Angeles County ( Los Angeles da buraya bağlı bir şehir ) daha eski, hattâ Amerika’yı keşif yıllarına kadar dayandığından yıpranmış, yorgun ama ekonomik göstergeler anlamında daha canlı.

Bu topraklara İspanyollar gelmeden önce 30.000 Kızılderili yaşıyordu. 1542’de Portekiz’li Juan Cabrillo ilk ayak basan Avrupa’lı oldu. 1769’da Fransiskan rahipleri ile birlikte Kaptan Gaspar Portola San Diego’dan Los Angeles’a uzanan geniş bölgede kurdukları misyonlarla Kızılderililer’e kan kusturdular, katlettiler, inançlarını değiştirdiler. Kurulan 21 misyon yaklaşık 1000 km. uzaklığında bir alanı kapsıyordu ki, bunların bazıları halen işlevseldir.

 Bugün 5 milyonluk nüfusu ile milyonlarca turisti ağırlayan, Holywood gibi ünlü lokasyonları ile cazibe merkezi olan Los Angeles, ABD’nin lokomotif kentlerinden birisi.

Evsizleri, kentin kaosu ve yoğun trafiği yüzünden doğrudan Hollywood’a gitmek istiyoruz. Daha doğrusu, nedendir bilinmez popüler eğilimlere uzak durduğum halde, Santa Monica dağlarının uzantısı Moonth Lee tepesinde, Beachwood kanyonunun yanı başında yükselen ünlü  HOLLYWOOD yazısının altında ailece fotoğraf çektirmek istiyorum. 15 metre yüksekliğindeki bu harflerin etrafına girmek yasak. Fotoğraflarından alışılagelen fotoğraf mekânının Lake Hollywood Parkı olduğunu anlıyoruz sonunda

Uzaktan, ABD’nin ( nedendir bilmem ) en pahalı evlerinin bulunduğu sokaklara giriyorum, daracık yolları izleyerek. Buranın başka bir çılgınlığı da Hollywood Walk of Fame ( Hollywood Şöhret Kaldırımı ) denilen yer. Müzik ve eğlence sektöründe ünlenmiş kişilerin onuruna yapılmış 2500 civarında bronz ve mozaik yıldızın işlendiği kaldırımlar 5.5 km. uzunluğundadır. Hayranlık duyduğu sanatçıların yıldızlarına secde eden pekçok fanatik görmenin mümkün olduğu bu çılgın güzergahta bir yıldıza sahip olmak için çekilecek kuraya katılmak ve 15.000$ ödemek gerekiyor.

Bu yıldızların en ünlüleri Marilyn Monroe, Charlie Chaplin ve John Wayne. Anlaşılan o ki, Hollywood Ticaret Odası’nın Hollywood’un unutulan şöhretini geri getirmek için harcadığı milyar dolarlık yatırım işe yaramış ve her yıl 20 milyon ziyaretçi sayısına ulaşılmıştır.

Tabii; Türk Lirası olarak kazanan bizler, !’e 6 oranında hükmen mağlup olarak dolaştığımız ABD’de pek çok yer gibi buradaki ünlü gazino, restoran ve alışveriş mekânlarını uzaktan seyretmekle yetindik.

Kaldırımları bile marketing başarısı ile paraya tahvil eden ABD kapitalizminin en zekî örneğini görüyorum Hollywood Walk of Fame’de.

Yoğun trafiğe girmemek için Google Map’te sakin rotaları takip ederek kendimizi Los Angeles dışına atıyor ve 25 km. uzaktaki Santa Monica şehrine geliyoruz.

100.000 nüfuslu Santa Monica, uğursuz keşif yılları din adamlarının ağızlarından düşürmedikleri azize Santa Monica’nın adını taşıyor. Bu isimden ne kadar mutlu bilemem ama;  1930 yıllarında poker salonları, teknelerde iş tutan randevu evleri ve kumarhaneler azizenin ruhunu yaralamuş olsa gerek.

1870’lerde kurulan Santa Monica, gördüğüm sahil kentleri arasında bugün itibarı ile çok daha parıltılı ve hareketli geldi bana.

Pasifik sahillerinde doku değişmiyor, ince ama yer yer  siyah yapışkan bir kum, denizde üzerine binecekleri dalgaları bekleyen sörfçüler ile her bakışımda yurdumun Akdeniz’in güzelliğini anımsatan manzaralarla karşılaşıyorum. Santa Monica’yi diğer sahil kentlerine göre daha bakımlı ve konforlu buluyorum. Mağazalar, caddeler ve peysajları daha alımlı.

Aracı park edecek yer arıyoruz, cadde otomatları dolu, zaten ABD’de boş yer buldum, yanaşım da park edeyim demek mümkün değil. En ücra yerlerde bile parkomatlar var, üstelik bazılarında zaman sınırlaması var.

2. caddede çok katlı bir otoparkın en üst katına tırmanıyor ve yer bulabiliyoruz park etmek için. Binaya girdiğimiz andan, ödeme yapıp çıktığımız ana kadar bir tek görevli ile karşılaşmıyoruz. İnsan faktörünü kaldırmışlar oysa az sonra caddelerde göreceğimiz evsizler bize çok şeyler anlatıyor.

3. caddede trafiğe kapalı alan, etraftaki pahalı mağazaların önünde uzanmış, ağaç diplerinde banklarda düşüncelere dalmış evsizlerle dolu. Yanlarından geçerken bakımsızlığın verdiği ağır bir koku yayılıyor.

Bir şeyler yemek için Mcdonalds’a giriyoruz. Burada da insan sayısı en aza indirilmiş, sadece ürünleri hazırlayıp tezgâha bırakan 3/5 personel çalışıyor. Girişteki büyük ekrandan, tüm detayları ile tercihinizi yapıp siparişi online gönderene kadar insanın açlığı geçer inanın.

Biliyorum, gerek kent merkezinde gerekse kırsalda köpek ve kedi besleyen dostlarımı kızdıracağım ama, karşıma çıkan istatistikler de beni kızdırıyor açıkçası. Sermayenin cenneti Amerika’da geçen yıl, evcil hayvan mamasına 50 milyon dolar harcanmış. 50 milyon kişinin sokaklarda yaşadığı Amerika’nın yardım kuruluşları bu zavallı insanlar için 20 milyar dolarlık bir bütçe oluşturabilmişler.

Dünyada 1 milyardan fazla insan açlık sınırında yaşıyor, sokaklarda yatan insanlar ve savaşlar nedeniyle yurtlarından olan göçmenlerin sayısı çığ gibi artıyor ve sermayenin ahlâksız saltanatının üzerine yürüyorlar. Görünen o ki, önümüzdeki yılların gündemi göçmenlerin protestoları olacak.

Santa Monica Pier yani iskele ise tam bir cümbüş. İskele üzerine kurulan dönme dolap ve lunapark oyunları, bizde de kentin en güzel yerine kurulan panayır yerleri gibi absürd kaçmış. Meksikalılar ve Uzak Doğu’lu göçmenler yine kumlara uzanmış, gürültülü yeme içme işlerine dalmışlar.

Dolu bir günün sonunda Hollywood, Los Angeles ve Santa Monica’yı gezerek, akşam trafiğinin yoğunlaştığı saatlerde, 83 km. lik yolu iki satte aşarak Las Palmas’a geliyoruz. Toplam 196 km. yol yapmışız bugün.

 

28   MART   2019   (  IRVINE  )

 

Derin’i Northwood’a götürüyoruz yine bu sabah. Ne var ki, bir anlaşılma olmuş, veliler bugün çocuklarını doğrudan Culver Drive üzerindeki Trader Joe’s isimli markete götüreceklermiş. Gittiğimizde sınıfı boş buluyoruz. Durumu sekreterden öğreniyorum, Trteder Joe’s yürüyerek yarım saat, biz gidene kadar 9.30 olacak, çocuklar saat 10’da tekrar sınıflarına dönecekler. Bahçede, kale park’ta oynuyor vakit geçiriyoruz Derin’le.

Öğretmenleri Mis Tammy bizi bekler görünce, özür diliyor.  Saat 12.00’ye kadar sınıftan çıkmalarını bekliyoruz. Hava çok sıcak bugün, tişörtlerle geziyoruz.

Akşam Derin’le oynarken gözlüğüm kırılmıştı. Bugün, yakınlardaki Home Depott’tan Loctite alıyor ve pamukla birlikte sağlam bir harç yaparak yapıştırıyor, hiç olmazsa şimdilik kullanılır hale getiriyorum.

Sonra, Süper Irvine markete gidiyor, çok sevdiğimiz İran pidelerinden alıyoruz, döner fırının önünde bekleyerek. İran’da gezdiğim günleri hatırlıyorum Super Irvine’e her girişimde, zira daha çok İran’lılara hizmet veriyor.

 

29  MART  2019   (  IRVINE  )

Saat 11.00’de Derin’i Homestead Park’a götürüyorum. 14.00’de dönüyoruz. Öğleden sonra, Target ve Barnes&Nobles kitabevine gidiyor ve Derin’e oyuncak alıyoruz. Bu arada biyografi kitaplarına bakıyorum, Obama kitabındaki fotoğraflar çok ilginç.

Hava kararırken Las Palmas’a dönüyoruz, Meksika gezim için çalışıyorum.

                      

 

 30 MART 2019  (  IRVINE  -  IRVINE RANCH HİSTORİCAL PARK   )

 

Bugün Las Palmas’ın yakınlarındaki Irvine Ranch Historical Park’a gidiyoruz eşim ve Derin’le. Irvine Bulvarı ile Myford bulvarının kesiştiği yerde Saint Thomas Kilisesi’nin yanında eski bir çiftlik görüyordum gelip geçerken, Old Myford Road 13109 adresindeki bu alanda geleneksel ranch ( çiftlik ) evlerini görüp merak ediyordum.

Kısa bir yürüyüş mesafesinde, halka açık. Bölgenin daha doğrusu Irvine Ranch’ın tarımsal geçmişinden hâlâ izler taşıyan 16.5 dönümlük bu alanda 24 adet orijinal çiftlik yapısı bulunuyor. Faal olduğu dönemde ( 1876 yıllarında açılmış ) dünyanın en büyük Valencia portakalı yetiştiricisi imiş.

İşçilerin barındığı ranzalı yatakhaneler, ustabaşlarının lojmanları, ahırlar zamana yenik düşse de özenli bakımlarla yaşatılıyor.

Bu parkın en güzel binası, Katie Wheeler Kütüphanesi, Irvine ailesinin tüm üyelerini barındıran malikane 1965 yılında yanmış, ancak bu otuz odalı, üç katlı beyaz konak tam bir kopyası olarak inşa edilmiş ve 2008 yılında halka açılmış..

Orijinal evde, çiftliğin patronu James H. Irvine’ın Katie isimli torunu 1920 yılında doğuyor ve dört gün sonra annesi ölüyor. Ayrıca, intihar olayları ve pek çok trajedinin yaşandığı konak için Amerikalı’lar ülkenin 10. Perili Evi ünvanını takmışlar.

Geniş avlulu evler, portakal ağaçları ve çevredeki dingin peysaj ile burası tam bir sessizlik vahası. Tabii ki, Amerikan mentalitesi her fırsatı paraya tahvil etmeyi sevdiği için çiftliğin pek çok köşesi otopark abonelerine ayrılmış ve pek çok yerde otopark için uyarı levhaları var.

Salonda ve üst katta kitaplarla dolu raflar, girişte geniş koltukların arkasında bir şömine, bahçede çiçekler içinde pergole ve bina girişindeki ahşap süsleme ile gerçekten çok güzel. Ama; görevliler özellikle sabahları içeride hayaletlerin dolaştığı iddiasındalar, bilemem geçmişin izleri ne kadar temiz, ne kadar lânetli. Gördüğüm kadarıyla debdebeli ve doğal olarak da sömürüye dayanan bir hayat yaşanmış buralarda.

 

31 MART 2019   (  IRVINE  )

Bugün Türkiye’de yerel seçimler var. İlk defa seçim sonuçlarını gündüz izliyorum canlı olarak. İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, Ankara’da Mansur Yavaş ve İzmir’de Tunç Soyer AKP’nin saltanatını sallayacak gibi görünüyor anketlere bakılırsa.

Her seçim neticelerinde olduğu gibi AKP’nin ezici üstünlüğünü ifade eden sayılarla başladı sandıklar, İstanbul’da Ekrem İmamoğlu 48.7 oranına ulaştığında Anadolu Ajansından veri akışı durdu.

Seçim heyecanı nedeni ile evden çıkmadık bugün.

 

1 NİSAN 2019   (  IRVINE  ) 

 

Anadolu Ajansının tam 16 saat veri akışını durdurup neticeleri aktarmaması sorun oldu. Sonunda İmamoğlu kazandı, AKP hile yapıldığını iddia ederek geçersiz oylar üzerinden seçim sonuçlarına itiraz etti. YSK Başkanı Sadi Güven de, bu sürecin bir ayı bulabileceğini söyledi.

Amerika’da Başkanlık seçimleri haricinde yerel seçimlerin çok sakin ve fazla propaganda yapılmadan geçtiğini duydum.

 

2 NİSAN 2019   (  IRVINE

Havalar ısındı, az sonra Las Palmas içerisinde bulunan havuza gideceğiz. İçerisinde spor salonu, doküman, kopya merkezi, spor salonu ve iki adet havuz bulunan Las Palmas, daha çok göçmenlerin kaldığı bir site ve 950 adet farklı büyüklükte daire olmasına rağmen sürekli sessizlik hüküm sürüyor. Ayrıca, havuzların yanında sıcak sulu spa yani jakuzi var ki, giderek müptelâsı olacağım.

 

3 NİSAN 2019  (  IRVINE  )

Meksika’ya yapacağım gezi günü yaklaşıyor. Konaklama rezervasyonlarımı yapıyor, bilgiler derliyorum. Bu arada 400$’a Costco’dan Gopro Hero 7 aldım, Meksika’da kullanmak için.

 

5 NİSAN 2019 / 16 NİSAN 2019 TARİHLERİ ARASINDA MEKSİKA’NIN YUKATAN YARIMADASINDA, MERİDA, VALLADOLİD, TULUM, LAGUNA BACALAR VE CAMPECHE KENTLERİNİ GEZDİM VE BUNLARI “ MEKSİKA GEZİ NOTLARI “ ADLI AYRI BİR DOSYADA YAZDIM.

 

 

19 NİSAN 2019 (  IRVINE – ANAHEİM – IRVINE  )

 

Bu akşam Anaheim kentine, Disneyland’a gidiyoruz. Anaheim, Kaliforniya eyaleti’nin 10. ABD’nin 54. en kalabalık kenti. Amerikan yaşam tarzına göre, bu kenti çok popüler kılan Disneyland Resort’un bulunması. Bu eğlence endüstrisinin kente ne denli katkısı var bilinmez ama, 400000 nüfus içinde bu sektörden ekmek yiyenlerin hiç de az olmadığını tahmin ediyorum.

ABD’de park otomatların bulunduğu her yere park edilebildiği için, müsait bir aracı bırakıp, aşırı yoğunluğa girmeden Disneyland’a yürüyerek gitmeyi tercih ediyoruz. Geniş caddeler boyu dizilmiş lüks oteller, gelişmiş turizmin habercisi. Ferah, modern bir yaşam, ABD rüyasının daha belirgin hissedildiği bir kent olduğu gece saatlerinde de olsa anlaşılabiliyor.

Disneyland’a giriyoruz. Disneyland Resort'ta iki eğlence parkı bulunuyor: Disneyland Park ve Disney California Adventure. 1955'te açılan ve Walt Disney’in ilk eğlence parkı olan Disneyland Park, 8 tematik “bölgeye” ayrılıyor: Main Street USA, Tomorrowland, Fantasyland, Mickey's Toontown, Frontierland, Critter Country, New Orleans Square ve Adventureland. Artık, ayrı bir dünyada yaşıyor Disneyland’dan içeri girenler. Umutlar, fırsatlar ve ümitler dünyası olarak pompalanan Disneylan’da çocuklarınızın hattâ eşlerin ısrarlarına dayanamayarak, her adımda yeşil dolarları bitip tükeniveren smart jetonlara aktararak ayrılırken hafiflemiş olmanın burukluğu ile karışık Disneyland’da zaman geçirmiş olmanın yoz gururunu taşıyor insanlar.

Fiyatlar 2019 yılı itibarı ile 97$’dan 350 $’a kadar farklı paketler var. Meraklısı fiyat listelerinin karşısında gönlüne göre seçim yapıp, gönlünü eğlendirebilir.

Gece yarısı 02.30’da geleneksel havai fişek gösterileri varmış. Herkes gibi bizler de ( oturacak herhangi bir şey olmadığından ) yerlere oturarak, bizim düğünlerde sergilenen gösterilerden biraz hallicesini izledikten sonra aracımıza binerek Irvıne’e dönüyoruz. Anaheim-Irvine arası 30 kilometre.

 

( 22-23-24 Nisan 2019 tarihlerinde yaptığım Las Vegas gezisini “ LAS VEGAS GEZİ NOTLARI “ nda yazdım.

 

27 NİSAN 2019  ( IRVINE  )

Las Vegas’tan geldiğimiz günden beri torunumla Las Palmas ( kaldığımız site ) SPA ve yüzme havuzunda geçiyor günlerim. Torunumun pembe flamingosunun üzerinde güneşin okşayışlarına teslim oluyorum havuzun henüz ısınmamış sularının üzerinde.

Jumbo karides, havuz kenarında barbeküde ızgara ve Costco’dan ( eve en yakın market ) aldığım beyaz şarap, Kızılderili tarihi ve katliam okumaları ile tam bir tatil modundayım bugünlerde.

Torunumu, 2.5 kilometre ilerideki Homestead Parka götürüyorum, yaşıtları ile oynamasını seyrediyorum keyifle.

Homestead Park’tan sonra daha ileride Tustin’de bulunan Citrus Ranch Park’a gitmeye başladık. Allahtan torunumu, bebek arabasına oturtuyorum, zira bu yol uzak, ama; yan yollarda yayalara ayrılan patikalar ve ortam içindeki peysaj o kadar güzel ki, keyifle gidip geliyorum. Las Palmas ile arasında 3.5 km. var ve yürüyerek bir saate yakın sürüyor.

Günler geçiyor,  arada bir Meksika gezisini de çıkartmış oldum. Yavaş yavaş ülkemize dönüş yaklaşıyor. Hava kapalı, sinsi bir soğukta nasıl giyineceğimizi şaşırıyoruz. Anlaşılan bir müddet daha havalar böyle devam edecek.

 

28 NİSAN 2019  (  IRVİNE  )

İstanbul’dan oğlumun arkadaşı olan Araslar’la buluştuk bugün Settlers Park’ta. Yıllar sonra sohbet imkânı bulduk. Sonra, İranlıların çok rağbet ettiği Panini Kebap salonu’na gittik. Günlerden Pazar ve İran’lı aileler burada buluşuyor uzun ve geniş masalarda sohbet edip, eğleniyorlar.

Düşünüyorum; Humeynî Devrimi olmasaydı, İran’da bu kadar rahat ve huzur içinde yaşayabilecekler miydi?

 

30 NİSAN 2019  ( IRVİNE – TUSTİN   )

Irvine’a geldiğimden beri Irvine’in doğusundan Los Angeles’a kadar devam eden Santa Gabrie3l dağ silsilesine çıkmak istiyorum. Oğlum her seferinde, Türkiye’deki gibi değil, burada ancak parklara girilebiliyor, her istediğin dağa çıkamazsın diyordu. Bugün bu dağlara paralel devam eden bulvar boyunca yürüyerek durumu anlamaya çalıştım.

Gerçekten de yolun hemen yanından yükselen tepelere 50 m. kadar sonra muntazam tel çekmişler. Citrus Park’ı geçiyor Jamboree Bulvarı boyunca yürüyorum. Artık Tustin’deyim. Tustin Ranch ve civarında Protestanların Salvation Army ( Selâmet Ordusu ) okulları, eğitim merkezlerinin bulunduğu geniş bir alandayım.

Yine çepeçevre duvarlar ardında pergoleli, güzel peysajlı ama ruhunu bitirmişçesine yalnız duran villaların oluşturduğu sitelerin önünden geçerek geri dönüyorum.

1 MAYIS 2019  (  IRVİNE – TUSTİN  )

Derin geçen ay, yönetim takvimini kaçırdıkları için Norhwood Community Center kreşine gidememişti. Mayıs ayı itibari ile tekrar başladı bugün. Sabah okula götürdüm. Yorulmasın diye çocuk arabasına oturtuyoruz, o da kır çiçeklerinin yanından geçerken uzanıp koparmayı çok seviyor.

11.30’da Sevim geliyor, eve geri götürme işini üstleniyor ben de Tustin Heritage Park tarafına yürümeye başlıyorum. Heritage Way yolundan yaklaşık yirmi dakika yürüdükten sonra pek çok, izole bir yaşam içine hapsolmuş ruhsuz sitelerin villaların önünden geçtikten sonra Tustin Heritage Park’ın önüne geliyorum,

Kütüphane girişinde dışarıda bir kitap standı ile karşılaşıyorum. Herkes istediği kitabı alabiliyor, okuduğu kitapları da buraya getiriyor. Kütüphaneye giriyorum, tahminimden daha büyük bir salonda, serin sessiz masalarda gençler ders çalışıyor, yaşlılar kitap gazete okuyor. Bir bankoda güleryüzlü görevli isteklilere cansiperâne yardımcı oluyor.

Irvine kenti, daha önce de yazdığım gibi Orange County’e bağlı, County’ler de Los Angeles eyaletine bağlanıyor. OC Design isimli bir dergi dikkatimi çekiyor sehpanın üzerinde, bakıyorum Orange County’nin yayınladığı bir dizayn ve yaşam dergisi bu, nerelerdeyiz, dünya liginin nerelerindeyiz diye acı acı düşünüyorum.

Dışarıda güzel bir kameriye, yapay gölde ördekler, su kaplumbağaları, çepeçevre oturma bankları ile tertemiz bir kültür ve dinlenme vahası Orvine’de. Sonra, aynı kompleks içinde Fine Arts Centre’a giriyorum. Duvarlarda asılı fotoğraf ve resimlerle küçük bir sergi var.

Civardaki sokaklara girip çıkıyorum, kimi bakımsız, kimi peysajları ile keyifli villaların önünden geçiyorum. Çoğu birbirinin benzeri, giderek bir tekdüzelik hissediyorum, ilk günler hayranlıkla gezdiğim Irvine sokaklarında.

Sonra Bryan Park’a doğru yürüyorum. Geniş arazi, halkın yararlanması için her şey düşünülmüş. Diğer parklarda olduğu gibi burada da doğalgaz ile çalışan barbeküler, banklar ve masalar var.

Parklarda her gün çalışan Meksikalılar görüyorum, bu çalışmaların sonucunda tertemiz caddeler, parklar, muhteşem bir şehir peysajı ve yemyeşil çimenler çıkıyor ortaya.

 

3 MAYIS 2019    (  IRVINE  )

Havalar birkaç gündür sıcak. Ben de torunumla yüzme havuzuna gidiyor, Derin’in pembe flamingosunun üzerinde miskinlik yapıyorum. Akşamüzeri 18.00’e kadar oyunlar oynadık, eğlendik Derin’le.

                                                                        

4 MAYIS 2019  ( IRVİNE –  SOUTWEST MUSEUM – CHİNA TOWN – LİTTLE TOKYO – LA DOWN TOWN )

Amerika’ya geldiğimden beri Kızılderili müzelerine gitmek istiyorum. Fakat, çoğu o kadar uzak ki, tren otobüs ve yürüme derken günün yeteceğinden bile endişe duyuyorum. Bu ülke, otomobil ile ulaşıma göre akord edilmiş. Bir yerden bir yere gitmek, mesafeler uzun olduğu için zaman alıyor.

Los Angeles yakınlarındaki Southwest Museum of American İndian’a gidebilirdim. O da sadece Cumartesi günleri açık. Daha önce yazdığım gibi, en yakınımızdaki tren istasyonu Tustin Station, 45-50 dakika yürüme mesafesinde. Akşam, Apple uygulamasından Metrolink tren hattı bileti aldım ( 10$ ). ABD’de yaşam Apple uygulamaları, elektronik ve smart katlar, kredi kartları ile geçiyor. Yarın Tustin’de trene bindiğimde açılan bilet sayfasında bileti aktive edeceğim. Çıkacak QR kodunu okutarak, tren ve Metrorail, metro ve tramvay hatlarında ücret ödemeden dolaşabileceğim. Aldığım Weekendpass biletinin böyle bir özelliği var.

Los Angeles’in merkezi sayılan Downtown ve yakınındaki China Town’ı ( Çin Mahallesi)  dolaşmış olacağım.

Oğlum, sabah Tustin Tren İstasyonu’na bırakıyor. Oceanside’dan gelecek tren 09.14’de Tustin’de olacak. Los Angeles yönüne giden trenin duracağı 1 nolu peronda bekliyorum. Kötü bir ayaz var. Burnuma marihuana kokusu geliyor, bakıyorum az ileride kılıksız bir genç sabahın köründe saldırıyor marihuanaya. ABD’de, daha doğrusu Los Angeles’ta marihuana serbest.

Az sonra, kaykayı ile bir genç geliyor, hızını alamayıp peronda da bir oraya bir buraya kaykayı ile gidip geliyor. Sonra, peronun tenha bir köşesine çekiliyor. Cebinden çıkardığı çubuğa marihuanayı doldurup, hasret çekercesine ciğerlerine dolduruyor dumanını.

Özellikle araç içinde trafikte ilerlerken, öndeki aracın camından çıkan marihuana kokusunu bir anda burun deliklerinde hissedebiliyor insan ABD’de.

San Francisco tarafına çalışan Amtrak trenleri de Tustin’den geçiyormuş. Hem de öyle süratli geçiyor ki, uçmasın diye sırt çantamı sıkıca kavrıyorum.

Peron giderek doluyor, yolcuların çoğunun yoksul olduğu giyimlerinden anlaşılıyor, sarı ırktan olanlar çoğunlukta. Tren tam dakikasında 09.14’de peronda duruyor. Elekronik biletimi aktive ederek, pencere önünde bir koltuğa oturuyorum. Metrolink hattı Los Angeles’a gidene kadar pek çok kentten geçiyor. Santa Ana, Orange, Anaheim,Fullerton, Bueno Park, Norwalk ve Commerce, Los Angeles’in konut ve endüstride yopğğun olan kentleri ve Metrolink sırası ile hepsinden geçerek Los Angeles Union Station’a geliyor.

Birbirinin içine girmiş gibi duran yine de hemen hepsinin bahçesi olan yüksek duvarlar arasına sıkışmış Orange evlerinden geçtikten sonra endüstri tesisleri başlıyor. Her tesisin deposuna yanaşmış TIR’lar, konteynerler görüyorum. Bitmez bilmez TIR katarlarından sonra anlıyorum ki, şimdiye kadar bu kadar TIR ve konteyneri bir arada görmemişim. ABD, gerçekten çok dinamik ve hareketli bir ülke.

10.30’da, yani yaklaşık 1.5 saatte Tustin’den Los Angeles’a geliyor tren. Los Angeles Union Station, ABD’nin en hareketli istasyonlarından. Buraya bağlantılı trenler ve Metrorail metro’ların yön ve hareket saatleri çok güzel işaretlenmiş. Kimseye sormaya bilgi almaya gerek yok. Southwest Museum durağına gidecek olan Metrogold istasyonunu buluyor ve turnikede telefonumdaki QR kodunu okutarak gelen metroya biniyorum. 7 kilometrelik yolu yürümeyi düşünmedim değil ama sonrasında gezeceğim yerler olduğu için zamanı harcamak istemedim.

Heritage Meydanından sonra Washington Dağına doğru tırmanıyor tramvay ve Müze ile aynı adı taşıyan durakta iniyorum. İstasyonda karşıda yükselen kulesi ile müzeyi tanıyorum.

Yolun karşısına geçip, müzeye ulaştıran tünelin önüne geliyorum. Uzunca bir tünelin içinde kısmen aydınlatılan yolu geçerek bir asansörün önüne gelip, ikinci kata çıkıyorum.

Görevli bir form doldurtuyor ve 16.50’ye kadar müzeyi gezebileceğimi söylüyor.  Southwest Museum of American İndian, Los Angeles’a 7 km. uzakta Washington Dağı eteklerinde bulunuyor. 1907 yılında Charles Lummis adında ABD’li bir gazeteci öncülüğünde kuruldu. Kızılderili hakları ve tarihi aktivisti olan Lummis aynı zamanda fotoğrafçı, arkeolog şair ve etnograf özellikleri ile Amerika değerlerine aykırı bir entelektüel idi. Müze girişinde, önemine atfen hayli açıklayıcı bilgiler ve kitaplarının tanıtımı bulunmakta.

Bünyesinde bulunan Kızılderili buluntularının ekserisi 19. yy’a tarihlense de, İÖ  2500-500  yıllarına tarihlenen Guetemala’da bulunmuş ve Mayalar’a ait vazo ile Peru’da İnkalar’a ait İÖ 1500-500 yıllarına tarihlenen Karaf bence bu müzeyi çok önemli kılmaya yetiyor.

Dikkatimi çeken, Kızılderililerin kültürüne ve etnografik değerlerine ait hiçbir obje ve bilgi yok. Çoğu 19. yy’a tarihlenen fırınlanmış toprak ürünlerine ait. Oysa, Kızılderili halklarından olan Aztekler, İnkalar ve Mayalar tarih ve kültürleri ile hayranlık uyandırmaya devam ediyorlar.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Kızılderili soykırımı,ABD’nin resmi devlet politikası idi.

ABD resmi olarak Kızılderili kellesi getiren vatandaşına her kelle başına 5 dolar veriyordu. Birtakım insanlar tarafından kafatası avcılığı meslek haline getirilmişti. Devletin resmi binalarının birçoğu Kızılderili kafataslarıyla dolmuştu.

İlk biyolojik silahı Kızılderililer üzerinde denediler. Sürgüne gönderilen Kızılderililere yardım amacıyla dağıttıkları battaniyelere çiçek mikrobu bulaştırarak birçok insanı öldürdüler. Sırf Kızılderililer yemesin, açlıktan ölsünler diye başlıca yiyecekleri olan bizonları toptan öldürmeleri, yöntemlerine ilginç bir örnektir.

 Bartolome de LasCasas tarafından yazılan Amerika kıtasının nasıl ele geçirildiğini anlatan ve birçok dile çevrilen ‘ Kızılderililer Nasıl Yok Edildi ’ adlı tarihi eserinde, zulmü şöyle anlatıyor:

“Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm. Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar...”

“Amerika kıtasının yerli halkının, gerek Kolomb'a gerekse ondan sonra gelen diğer Avrupalılara karşı gösterdiği misafirperver ve cömert tavır onları adeta büyülemişti. "

Kızılderili katliamlarının bizzat tanığı olan ve İspanyol sömürgecilerle beraber misyonerlik yapmak üzere Amerika ‘ya basmış olan Cizvit Piskopos’u Bartolome de LasCasas’ın “ Kızılderiler Nasıl Yok Edildi “ isimli kitabı tüyler ürperten katliâmlara tanıklığın ifadeleri ile dolu.

Kızılderililerin cesetleri köpeklerin önüne yem olarak atılıyor. Kadınları sıra halinde direk ve ağaçlara, çocukları da onların ayaklarına asılıyordu.

Fakat bu sevecenliklerine ve misafirperverliklerine karşı hem Kristof Kolomb, hem de ondan sonra gelen Avrupalılar düşmanlıkla, ihanetle ve alçaklıkla cevap verdiler.

Yakaladıkları Kızılderilileri ya öldürüyor, ya köle olarak ağır işlerde çalıştırıyor ya da satılmak üzere

Avrupa’ya gönderiyorlardı.

Kızılderililer, kendi vatanlarında ezildiler, köle oldular, öldürüldüler ve soykırıma uğradılar.

Soluk benizli adamlar ülkelerini talan etti, ocaklarına ateş düşürdü, insanlarını kan ve gözyaşına boğdular.

O tarihten 1886 yılına kadar süren katliamda, milyonlarca Kızılderili ortadan kaldırıldı. 20 ile 70 milyon arasında farklı kaynaklarda, farklı rakamlar telaffuz edilmekte.

Kızılderili Katliâmını en iyi anlatan kitaplardan biri de Dee Brown’ın ‘ Kalbimi Vatanıma Gömün ‘ adlı eseridir ve şiddetle tavsiye ederim.

Belki uzun bir bilgi olacak ama, tam da yeri gelmişken bizzat yaşanmış ( ekşi sözlük, diesel1907 ) bu bilgileri aktarmadan yapamazdım;

abd'nin çeşitli eyaletlerinde toplam 362 tane kızılderili bölgesi var ve bu bölgelerin toplam büyüklüğü 250 kilometrekare yani türkiye'nin üçte biri kadar. bu bölgelerde kızılderililer'in kendi yöneticileri, kendi kanunları, kendi polis gücü ve devlet kurumları işliyor. mesela burada bir cinayet olursa abd polisi bu cinayete karışamıyor. bu topraklarda kızılderililere ait oteller, müzeler, parklar ve diğer tesisler mevcut. her sene en az bir kızılderili toprağını ziyaret etmeye ve yaşayışlarını incelemeye çalışıyorum. bu benim için "hac" gibi bir şey halini aldı.

aslında kızılderililer deyince akla bir tane millet ve ırk geliyor ama sırf kuzey amerika'da devlet tarafından tanınan 567 farklı kızılderili milleti ve bunların konuştuğu 100'den fazla dil mevcut. zaten beyaz insan amerika'yı işgal ettiğinde kolayca ele geçirebilmesinin en büyük sebeplerinden biri kızılderililerin sürekli birbirleriyle savaş halinde olması. adamlar kendi aralarında sürekli savaştığı için avrupalı işgalcilere karşı birleşmeleri ve toprakları savunmaları mümkün olmamış.

hayatımda ilk kez bir kızılderili toprağına gittiğimde çok şaşırmıştım. beni şaşırtan iki şey vardı. birincisi, adamlara verilen toprakların kalite olarak oldukça kötü durumda olmasıydı. örneğin abd'nin kuzey batı eyaletlerinden washington ve oregon'u ele alalım. bu eyaletler yemyeşil, dört mevsim ağaçlarla dolu, inanılmaz derecede verimli ve her türlü tarım ürününün en kaliteli şekilde yetiştiği topraklar. bu iki eyalette de kızılderililere ait topraklar mevcut ve bu toprakların bu eyaletlerle alakası yok.

adamlara olabilecek en kurak, çorak, hiçbir şeyin yetişmediği, en dandik toprakları vermişler. mesela oregon’daki yerli kabileleri ziyaret etmek istiyorsunuz. önce portland’dan yola çıkıyorsunuz ve ilk yola çıktığınızda etrafınız muhteşem güzellikle uçsuz bucaksız ormanlarla dolu ve ormanları kesen verimli nehirler, göller, yeşil ova ve vadiler gözlerinizi kamaştırıyor. daha sonra siz yolda ilerledikçe ve kızılderili alanına yaklaştıkça ağaçların giderek azaldığını, tarlaların giderek küçüldüğünü görüyorsunuz. birden bire yükselti artıyor ve kendinizi dağların eteklerinde buluyorsunuz. biraz daha ilerlediğinizde ağaçların sayısı daha da azalıyor ve toprağın rengi giderek daha da kızıla çalıyor. bir süre sonra kaktüsler ve irili ufaklı kayalıklar görmeye başlıyorsunuz. sonra da western filmlerinden alışık olduğumuz o kızıl kayalar ve çorak topraklar başlıyor. tam o sırada “rezervasyona hoş geldiniz” tabelasını görüyorsunuz. sonra da bu başınıza bir çekiç gibi vuruyor ve “onca topraktan adamlara vere vere bunu mu verdiler” diye düşünüyorsunuz.
 

adamların elinden en verimli, sulak, üretken toprakları alıp çorak ve dandik toprakları vermişler. (gerçi bunun istisnaları da var, mesela twilight filmindeki kurt-adama dönüşen washington’daki quinault kabilesine direkt okyanus kıyısında muhteşem güzellikte bir toprak verilmiş ama bu tabi ki istisnai bir durum). burada western film çekmek dışında ne yapılabilir ki? peki bu nasıl böyle olmuş? buna geleceğiz ama yukarıda kızılderililerin topraklarında beni şaşırtan 2 şey olduğunu söylemiştim ama bu bahsettiğim henüz ilk şey.


beni çok şaşırtan ikinci şeye gelince o da kızılderililer’e ait müzeler

hayatımda ilk kez bir kızılderili müzesini ziyaret edeceğimde beklentilerim çok farklıydı. aynı yurtdışındaki ermeni veya yahudi müzelerinde olduğu gibi sürekli katliam, soykırım, kan ve vahşetten bahseden öğeler görmeyi bekliyordum çünkü kızılderililer’in geçmişi gerçekten korkunç olaylarla ve haksızlıklarla dolu. mesela bugün batı ülkelerinde bir ermeni müzesine giderseniz göreceğiniz şeylerin %90’ından fazlası katliam ve soykırımdan bahseden öğeler olacaktır. bunun haklı mı haksız mı olduğuna hiç girmiyorum ama durum böyle. hayatımda ilk kez bir kızılderili müzesine girdiğimde adamların uğradığı katliam ve haksızlıklardan bahseden hiçbir şey görememek beni oldukça şaşırttı.

müzede büyük ölçüde kızılderililerin yaşayış tarzı, inançları, avlanırken kullandıkları silahlar, giyecekleri, kültürleri ve felsefeleriyle ilgili öğeler bulunuyordu. sanki adamların yaşadığı katliamlar ve haksızlıklar hiç yaşanmamış gibiydi. müzedeki görevlilerden birine bu durumu sordum ve bana “geçmişte yaşanan şeyleri değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. geçmişte takılıp kalmanın da kimseye faydası yok. bu yüzden daha pozitif olup kültürümüzün güzel yönlerini kutlayıp iyi hatıralarla anmak ve geleceğe bakmak daha önemli” mealinde bir şeyler söylediler. adamların uğradıkları onca haksızlığa rağmen hayata bu kadar pozitif bakmaları beni şaşırtan ikinci şey oldu.

şimdi de olayların nasıl buraya geldiğini kısaca özet geçeyim

ama dediğim gibi bunu hakkını vererek anlatmak için çok daha uzun ve ayrıntılı bir entry yazmam gerekiyor. avrupalılar amerika kıtasına ilk ayak bastığında amerika kıtasında toplam 20 milyon kızılderili varmış. bunların yaklaşık 12 milyonu güney amerika’da, 2 milyonu orta amerika ve bugünkü meksika’da yaşarken 6 milyonu da kuzey amerika’da yani bugünkü abd ve kanada’da yaşıyormuş.

avrupalılar kuzey amerika’ya ilk göç ettiğinde doğudan ingilizlerle fransızlar, batıdan ve güneyden ispanyollar geliyor. ingilizlerle fransızlar en başta doğu kıyılarına koloniler kuruyorlar. ispanyollarla ingiliz ve fransızların kızılderililer’e bakış açısı çok farklı. ingilizler kızılderililer’in topraklarını satın alıp el koymaya çalışıyor, fransızlar kızılderililer’e ticaret yapmayı öğretip onlarla ticaret yapmak istiyor, ispanyollar da onları katolikleştirip onlardan vergi almak istiyor. yalnız üç tarafın da hesaba katmadığı bir şey var o da amerika’daki insanların avrupa’daki hastalıklara ve mikroplara karşı hiçbir bağışıklığı yok. daha avrupalılar amerika’ya ayak basıp yerlilerle el sıkışır sıkışmaz yerliler birer birer ölmeye başlıyor. birkaç yüzyıl önce veba salgınında nüfusunun 3’te 2’sini kaybeden avrupalılar önce durumun neden kaynaklandığını anlamıyorlar ve kızılderililer de olayın bir lanet olduğunu düşünüyor. zaten beyaz adam amerika’ya ayak basmadan çok kısa bir zaman önce amerika’da bir kuyruklu yıldız gözüküyor ve bir güneş tutulması oluyor. bunu bazı garip doğa olayları izleyince kabileler ortada bir lanet olduğunu düşünüyor.

böylece daha bismillah demeden yayılan hastalıklar yüzünden kızılderililer telef olmaya başlıyor. ilk 50 yılda beyazlarla tanışan kızılderili kabilelerinde nüfusun %80’inden fazlası telef oluyor. öyle ki daha 1700’lü yıllara yeni gelindiğinde kuzey amerika’daki kızılderili nüfusu 6 milyondan 1 milyona düşüyor. zaten amerika'ya sonradan tarlalarda çalıştırmak üzere afrika'dan milyonlarca köle getirilmesinin sebebi de bu. avrupalılar bir yandan kızılderililer’den boşalan topraklara yerleşiyor, bir yandan da onlarla ticaret yapıyor. yalnız ticaret anlaşmaları genelde tek yanlı ve kızılderilileri kazıklama üzerine kurulu. mesela kızılderililere alkol verilip onlardan hayvan derisi alınıyor ve sonra bu deriler gemilerle çin’e götürülüp inanılmaz yüksek fiyatlara satılıyor.

o dönemde kızılderililer’de özel mülkiyet yok ve sahip olunan topraklar tüm kabileye veya millete ait olarak kabul ediliyor ve avrupalılar buna şiddetle karşı çıkarak kızılderililer’e özel mülkiyeti dayatmaya çalışıyor. özel mülkiyet avrupalılar için önemli çünkü bir toprak parçası tüm kabileye verildiyse kabilenin nüfusunun düşmesi kabilenin toprak miktarını azaltmıyor. halbuki özel mülkiyet sisteminde her kabile üyesine belli bir toprak veriliyor ve kabile üyesi ölürse veya toprağını satarsa kabilenin toplam toprakları azalmış oluyor. bu sırada avrupalılar yeni bir taktik geliştiriyor. kızılderililere kredi sistemini öğretiyorlar. en başta kızılderililer’e para karşılığı avrupa’da ürettikleri ürünleri satan avrupalılar bir süre sonra kızılderililerin parası bitince borç ve kredi karşılığı ürün satmaya devam ediyor. kızılderililer en başta avrupalılar’ın kendilerine parasız mal verdiğini görünce onların enayi olduğunu düşünüp avrupalılar’ın kendilerine verdiği tüm dokümanları imzalamaya başlıyorlar. ne ingilizce ne de avrupa hukuku konusunda hiçbir bilgisi olmayan ve kendilerini savunacak bir avukatları da olmayan yerlilerin imzaladığı bu belgeler bir zaman sonra ellerindeki toprakların çalınmasına sebep olduğunda iş işten geçmiş olacaktı.

bu arada yukarıda bahsettiğim gibi 500’den fazla kızılderili millet vardı ve bunların birçoğu birbiriyle savaş halindeydi. avrupalılar gelince bazı kabileler ingiltere’yle, bazıları fransa’yla, bazıları da ispanya’yla ittifak kurdu. kabilelere tüfek ve modern silah satışı gerçekleşti ve bu da kabilelerin kendi aralarındaki savaşları daha da çetinleştirdi. eskiden okla ve yayla yapılan kabileler arası savaşlarda 15-20 kişi ölürken artık tüfeklerle ve mermiyle yapılan savaşlarda her seferinde 100-200 üye ölebiliyordu. bu da zaten hastalıklardan dolayı giderek azalan Kızılderili nüfusunun daha da hızla azalmasına sebep oldu.

kızılderililer arasında belli bir birlik yoktu

öyle ki ilerleyen yıllarda beyazlarla kızılderili bir kabile arasında savaş çıktığında diğer kabileler beyazların yanında kendi milletlerine karşı savaşacaktı. bazı kabileler arasında öyle bir düşmanlık vardı ki topraklarını çalıp kendilerini katleden beyazlar bile onlara bu kabilelerden daha sevimli gözüküyordu. mesela abd'yi baştan başa dolaşarak kızılderili kabilelerle görüşen lewis & clark'ın günlüklerinden anladığımız kadarıyla bazı kabileler beyaz insanın amerika'ya gelmesini iyi bir şey olarak görüyordu. mesela bugünkü güney ve kuzey dakota'da yaşamakta olan mandan kabilesinin şefi "beyaz insan bu topraklara barış ve huzur getirecek. sonunda yıllardır kabileler arasında yaşanan savaşlar son bulacak" demişti ama maalesef yanılmıştı.

avrupalılar kuzey amerika’ya 1500’lü yıllarda ayak basıyor ama ilk büyük beyaz-yerli savaşları 1800’lerden sonra yaşanıyor, yani ilk 300 yıllık dönemde kabileler daha çok kendi aralarında savaşıyor ve avrupalılar giderek topraklarını arttırırken nadiren tepki veriyorlar. 1700’lerin sonlarına doğru bağımsızlığını elde eden abd 1800’lerde yayılmacı bir politika izlemeye başlıyor. bu yüzden 1800’lerden itibaren abd ile kızılderililer arasında çatışmalar yaşanıyor. 1800’lerin başında kuzey amerika’da toplam 600 bin kızılderili kalmış ve sayıları giderek azalıyor. abd defalarca kızılderililerle antlaşma yapıyor ama her seferinde antlaşmaya uymamazlık ediyor.

mesela bir antlaşmada mississippi nehrinin batısı kızılderililer’e bırakılıyor ve nehrin doğuşu beyazlara veriliyor. bir süre sonra bazı beyazlar nehrin batı tarafına geçip burada boş buldukları arazilerde çiftçilik yapmaya başlıyor. buna yerliler tepki gösterince abd devleti araya giriyor ve yerlilere saldırıyor. böylece yerliler biraz daha batıya itiliyor. her savaştan sonra yerlilerin sayısı azalıyor, geri kalanlar göçe zorlanıyor ve verimli topraklara beyazlar yerleşirken kurak ve çorak topraklar yerlilere veriliyor.

yerlilerin topraklarından geçen nehirlere baraj kuruluyor, bazı toprakları su basarken bazı topraklara giden su yolları kesiliyor. bazı yerlerde yerliler kasten hastalıklara maruz bırakılıyor. bir kabile abd’ye savaş ilan ettiyse kabilenin toprakları abluka altına alınıp tarlaları yakılıyor ve üyeleri açlığa mahkum ediliyor.

1800’lerin sonlarına doğru yerlilerin sayısı 250 bine düşüyor ve artık dayanacak güçleri kalmadığı için savaşlar da bitme noktasına geliyor

bundan sonra 1900’lerin başında yaşanan birkaç çarpışma dışında bir şey yaşanmasa da kızılderililer’e karşı yürütülen baskılar devam ediyor. mesela 1924 yılına kadar kızılderililer’e abd vatandaşlığı verilmiyor ve abd seçimlerinde oy kullanmalarına izin verilmiyor. daha da acısı kızılderililer’in kendi dinlerine air ritüelleri yapmaları (örneğin yağmur dansı) yasaklanıyor ve kızılderililer’in yaşadığı bölgelerde açılan okullarda zorunlu hıristiyanlık dersleri okutuluyor. abd’nin kurulduğu günden bu yana laik, seküler ve din özgürlüğünü anayasal bir hak olarak gören bir devlet olduğu düşünüldüğünde kızılderililer’e karşı uygulanan din yasağı ve hıristiyanlık dayaması gerçekten çok acı ve bildiğim kadarıyla abd tarihinde bunun başka bir örneği yok (en azından bu kadar bariz bir örneği yok).

günümüzde kızılderili kabilelerinin en büyük gelir kaynaklarından birisi kumarhane ve otel gelirleri

bu da 1980’lere dayanıyor. normalde abd’de birkaç eyalet hariç hemen hemen tüm eyaletlerde kumarhane açmak ve işletmek yasak veya çok nadiren verilen özel izinlere tâbi. bununla birlikte kızılderililer’e ait topraklar kendi kanunlarına tabi olduğu için buralarda kumarhane açılabiliyor. 1980’lere kadar bu kural boşluğundan (loophole) faydalanmak kimsenin aklına gelmemiş. daha sonra bir kabile bunu akıl ederek bir kumarhane açıyor ve olay anayasa mahkemesine kadar gidiyor. anayasa mahkemesi kızılderililer’in lehine karar verince bir anda ülkenin dört bir yanında yüzden fazla kumarhane açılıyor ve 2010 itibariyle bu kumarhanelerin toplam cirosu 30 milyar doları geçiyor. kızılderililer geç de olsa yeni bir gelir kapısı elde etmiş oluyorlar.

günümüzde kızılderililer’in nüfusu 3 ile 5 milyon arasında değişiyor

eğer anne ve baba tarafının ikisi de kızılderili olan insanları sayarsak bu rakam 3 milyon ama en az atalarından biri kızılderili olan (2 dede, 2 nineden en az biri, yani en az dörtte bir) kişileri sayarsak rakam 5 milyona çıkıyor. günümüzde kızılderililer’in çoğu abd standartlarının oldukça altında yaşıyor ve alkolizm başta olmak üzere bir çok problemle boğuşuyorlar.

yalnız adamlar hallerinden hiç şikayet etmiyorlar. rezervasyonda kiminle konuşsak türk esnaf gibi “buna da şükür abi, bunu bulamayan da var” havasında dolaşıyor. adamları zamanında öyle bir bastırmışlar ki adamlar şikayet bile edemeyecek hale gelmiş. geçenlerde adamlardan birine "bu topraklarda hiç meyve sebze yetişiyor mu" diye sorduk, adam bize gülümseyip "1 saat kadar ötede bize meyve sebze satan beyaz çiftçiler var, meyve sebze bulmak sorun olmuyor" dedi.

abd kızılderililer’e karşı yaptıklarından dolayı hiçbir zaman özür dilemedi ve ülkenin tarihçileri yaşananları bir soykırım olarak kabul etmiyor. en son obama başkanlık yaparken abd’nin özür dilemesi gündeme gelmişti ve 2010 yılında yazılı bir özür gerçekleşti ama bu çok korkakça bir özür dilemeydi. obama televizyona çıkıp milyonların önünde özür dileyebilirdi ama bunun yerine meclisten geçen bir 63 sayfalık bir bütçe tasarısının (h.r. 3326) 45. sayfasında satır arasında 2 satırlık bir özür cümlesiyle iş sessiz sedasız bir şekilde geçiştirildi. işin daha da ilginci aynı gün geçirilen başka bir kanun sayesinde bu özürden dolayı kızılderililer’in abd devletini mahkemeye vermesinin önüne geçildi. yani kısaca “size karşı yaptıklarımızdan dolayı özür diliyoruz ama sakin ola ki tazminat koparmaya çalışmayın” denmiş oldu.

2004 yılında Washington’da açılan National Museum of the American Indian da Los Angeles’ta ziyaret ettiğim Southwest Museum of American İndians gibi, kısıtlı objelerle Amerika yerlilerini neredyse itibarsızlaştırmıştır.

Teksas eyaletinin Houston kentindeki müze, daha işlevseldir ve Kızılderili halklarının ve kabilerinin soykırımına dair iddialı belgeleri gözler önüne serme gayretindedir. Örnek vermek gerekirse, Amerikan askerleri tarafından çiçek hastalığı enfekte edilerek Kızılderililere dağıtılan battaniyeleri göstermek mümkündür.

Aradığımı pek de vbulamanın huzursuzluğu ile müzeden ayrılıyor aynı adı taşıyan metro istasyonuna geliyor ve Los Angeles, Down Town’a komşu China Town’ı dolaşmak üzere, yine aynı adı taşıyan durakta iniyorum.

Yaklaşık iki aydır ABD’nin tekdüze, mekanik yaşamından ne kadar sıkıldığımı China Town sokaklarında yürüdükçe anlıyorum. Yerlere tezgâhını sermiş sokak satıcıları, kamyonetin kasasında portakal satan Çinli satıcı, şapkalarının arasında kaybolmuş şapka satıcısı Çin’li kadın, mangolar, tropik bitkiler, her adımda Uzak Doğu’nun baharat kokularının sokaklara taştığı baharat dükkânları ile rengârenk, kıpır kıpır bir dünyada buluyorum kendimi yüzüm gülüyor.

Irvine’de 10$’a satılan markalı şapkaların benzerini sadece 2$’a alıyorum. Tekrar tekrar dolaşıyorum Çin kokan caddeleri sokakları.

Los Angeles’ta North Broadway’in1000 bloğuna yayılan China Town, ABD kültürü ile entegre olmuşsa da kendi öz yaşam biçimlerini ve kültürlerini koruyabildiklerinin hârika bir göstergesi.

Los Angeles, Meksikalıların keşfettiği, petrol ve altın yataklarından dolayı da oldukça göç alan bir şehir olunca, ingilizce aslında şehrin ikinci dili haline gelmiş. Los Angeles şehri de ispanyolca “melekler şehri” “City of Angels” anlamına geliyor ki; gençlik döneminde izlediğim bu filmin harika müzikleri hala kulağımdadır. Şimdi izlesem filmi sever miyim pek emin değilim ama müzikleri hala büyüler ona eminim. Bir sahne var ki filmden aklımda kalan; o da Meg Ryan’ın Jimi Hendrix dinleyerek ameliyat yapmasıydı.

İleride yükselen gökdelene doğru yürüyorum. City Hall yani Belediye Binası burası. Amerika’daki pek çok şehir binalarının Barok yapılı (kubbeli) olmasından dolayı diğerlerinden farklı bir yapıya sahip. 1920’lerin sonundan beri depremlere rağmen dimdik ayakta kalabilmiş bu küçük gökdeleni gözüm bir yerden ısırıyor, hatırlıyorum, Süperman’ın atladığı bina bu.

Los Angeles 1700’lerin sonunda Meksikalılar tarafından keşfedildiğinde yapılan ilk ev Olvera Cadesinde kuruluyor. Bu cadde şehrin en eski caddesi The birth place of Los Angeles  / Los Angeles’ın doğduğu yer olarak tarihe geçmiş ve koruma altına alınmış bir yer. Meksikalılar için çok büyük önem taşıyan bu cadde, ufak müzesi, kilisesi, Meksika Restoranları, turistik eşya satan dükkânlarıyla Los Angeles’ın göbeğinde ufak bir Meksika sanki.

North Spring boyunca yürüyorum, karşıda City Hall ve yanında Court House ( Adalet Sarayı ) yükseliyor. Ben, binaların heybetine bakarken dalmış olmalıyım, yanımda renkli objeler dikkatimi çekiyor. Bakıyorum, çadır bunlar. Dünyanın ünlü kentlerinden Los Angeles, Belediye Binası ve Adalet Sarayı’nın yanı başında evsizler çadırlarda kalıyorlar.

Los Angeles’in göbeğinde evsizleri görünce, ABD’nin genelinde yaşanan evsizlik problemi düşüyor aklıma.

ABD’nin Chicago kentinde 80 binden fazla kişinin sokaklarda yaşadığı tahmin ediliyor. Kentte dondurucu kış aylarında sokaklarda evsizlerin yoğunluğu dikkat çekiyor.

Yetkililer, evsizlerin donarak hayatını kaybetmemeleri için kış aylarında kentin farklı bölgelerinde çok sayıda sığınağı hizmete sokarken, bazıları da düzenledikleri yardım kampanyalarıyla bu kesime destek olmaya çalışıyor.

Chicagolu evsizler arasında öğrenci ve gaziler çoğunluğu oluşturuyor.

Araştırmalara göre, Chicago'da 19 binin üzerinde evsiz öğrenci olduğu tahmin edilirken, bu kişiler barınaklarda veya geçici aile konutlarında hem öğrenim görmeye çalışıyor, hem de yaşam mücadelesi veriyor.

Uluslararası yardım kuruluşu The Salvation Army'nin araştırmasına göre, dünyanın en büyük ekonomisi olan ABD'de evsizliğin temel nedenlerinin başında işsizlik ve yoksulluk geliyor.

Ülkede işini herhangi bir nedenle kaybeden veya iş bulamayanlar, konut kredisi, sağlık sigortası masrafları, kişisel borçlar ve tüketici kredileri altında ezilirken zamanla ev taksitlerini veya kiralarını ödeyemiyor ve sokağa atılıyor.

Araştırmaya göre, bu kişilerin büyük bir oranı evsizler için hizmete sunulan düşük maliyetli konutlarda yer bulmakta sorun yaşıyor.

Federal ve yerel hükümetlerde evsizler için ayrılan bütçelerin son derece düşük olması nedeniyle yeni evsizler söz konusu konutlardan faydalanabilmek için bazen yıllarca beklemek ve sokakta yaşamak zorunda kalabiliyor.

Araştırmada, ayrıca, ABD'de evsizliğin nedenleri arasında fiziksel ve ruhsal bozukluklar, psikolojik sorunlar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, kumar alışkanlığı, aile içi şiddet, bireyin sosyal ilişkilerinin bozulması gösteriliyor.

Los Angeles hiyerarşisinin zirveleri olan ve devlet ucubesini yansıtan heybetli City Hall ve Court House’ın yanından hafif tiksinti ile geçerek sadece 350 metre mesafedeki Little Tokya’ya doğru ilerliyorum. Diasporadaki Japonlar, çalışanı ve emeklisi ile vatan özlemlerini aratmayacak bir Japonya yaratmışlar. Restoranlar, kafeler, marketler ve kırmızı Japon fenerlerinin asıldığı sokaklarJaponya’nın karınca misali dolaşan insanları ile dolu.

Çin Mahallesinde başlayan ferahlamam Little Tokyo Districht’te de devam ediyor, demek ki Asyalı, oluşumuz bu kültüre bu coğrafyaya ait oluşumuz müşterek değerlerimizi getiriyor beraberinde.

Kaldığım Irvıne kentine dönmek için Los Angeles’in kaotik hattâ ikonik tren garı Union Station’a  yöneliyorum. Cumartesi olduğu için Down Town’a hayat veren devlet daireleri ve holding binaları kapalı. Bu nedenle devâsâ gökdelenlerin önündeki caddelerdeki ıssızlık yadırgatıyor beni.

Union Station, eyalet ve ülke bazında demiryolu taşımacılığının merkezi durumunda, faaliyete geçtiği 1939 yılından beri her gün 60/70000 yolcuya hizmet veriyor.

Gerçekten kalabalık ama bir o kadar da anlaşılır düzenlemeler yapılmış. Dev panolardan, bineceğim trenin saatini, peron numarasını görüyor ve yine iyi dizayn edilmiş işaretlemelerle kimseye bir şey sormadan trene binip koltuğuma yerleşiyorum.

 Karşımda oturan rengârenk giysiler içindeki adam, heyecanla bana bir şeyler anlatmaya başlıyor. Önce, dikkatle dinlemeye çalışıyor kıt kanaat İngilizcemle, sonra kayda değer şeyler olmadığını anlayınca pencereden dışarıyı seyretmeye başlıyorum. Ancak; bu olay bile, ABD’de yaşayanların ne denli izole ve yalnız bir hayat yaşadıklarının işareti sayılabilir bence.

Tam saatinde kalkan Amtrak treni, 58 dakika sonra, sabah bindiğim Tustin istasyonu’na geliyor ve iniyorum.

Sonra, yaklaşık dört kilometrelik yolu, pek çok önemli kuruluşların üretim, ARGE ve idarî binalarının önünden geçerek Las Palmas’a geliyorum. Tekrar fark ediyorum ki,  ticari ve sanayi kuruluşlarına ayrılan arazilerde hiçbir aykırılık, ilave veya çirkin bir görüntü yok. Daha önce de yazdığım gibi, tüm konut sitelerinin ve bu kuruluşların genelde sahibi Irvine Company ve ticari kuruluşlarla yaptıkları kira sözleşmelerinde, kira bedelinin yanında şirketlerden kâr payı da alıyorlar.

 

5 MAYIS 2019 ( IRVINE )

Torunum için Target Market’ten uçurtma alıyor ve Sweet Shade Park’a gidiyoruz. Parkın civarında çok bakımlı ve lüks evler sıralanmış.  Kanter içinde kalıncaya kadar koşturuyor uçurtmamızı havalandırıyoruz. Torunumla çocıklar gibi eğleniyorum.

Sonra, Marketplace’de “ Total Wine “ adlı alkollü ve alkolsüz içkiler satan mağazaya gidiyoruz. Dünyanın her yerinden içkiler satan büyük bir mağazalar zinciri burası. Tabii, raflarda Efe rakımızı görmek hem gurur hem de sevinç vesilesi oluyor, envanterimize dahil ediyoruz.

Kore-Amerikan sermayeli H mark marketler zincirini hep duyardım. Gerçekten çok zengin gıda maddeleri ve yemek servisi olan mağazadaki çeşit zenginliği şaşırtıyor. Sade ABD’de 62 mağazası bulunan H mark’ın müşterileri doğal olarak Uzak Doğu kökenliler. Dev akvaryumlar içindeki deniz ürünlerini canlı olarak almak mümkün. Fiyatlar da ABD standartlarında hiç de yakıcı değil.

Sırada, Foothill Ranch’de sushileri ile ünlü Ozen Sushi var. İlk defa sushi deneyecek ve yiyeceğim. Ozen Sushi lezzetinden midir, yoksa tüm sushiler böyle güzel midir bilemem ama ben çok beğendim. Yemekten bahsetmeyi sevmem ama, dört tabak yani 24 parça sushi için 43$ ödedik.

Evimizin bulunduğu Lowers Peters Canyon’un hemen sağ tarafında oldukça bakımlı Pasific Crest isimli bir site var.  Yanında da, çok bakımlı, iyi düzenlenmiş bir çocuk parkı var ki, şimdiye kadar burayı keşfetmediğimize üzülüyorum. Torunum burayı çok seviyor.

 

7 MAYIS 2019   (  IRVINE  )

Bugün yine Las Palmas havuz kenarında barbekü partisi veriyoruz, yanımızda saygıdeğer bir konuğumuz var; dün Total Wine’dan aldığımız Efe Rakı. Giderek, dönüş heyecanı, Fethiye’ye ve evimize kavuşmamızın tatlı huzursuzluğu sarmaya başladı.

 

9 MAYIS 2019  ( IRVINE -  WARŞOVA  )

Bugün anavatana dönüş günümüz. Torunumu bugün okula götüremiyorum, annesi götürüyor. Arkasından bakmaya doyamıyorum, iki aydır ne güzel alışmıştık birbirimize. Akşam çantalarımız hazırlandı, son kontrollar yapıldı. Öğlen 12.00’de oğlumuzla LAX Havaalanına gitmek üzere evden çıkıyoruz, son kez Las Palmas’ın palmiyelerine bakıyorum. Yol her zamanki gibi yoğun. Dur kalklarla havaalanına geliyoruz. Biletler, pasaport kontrol ve güvenlik kontrolü derken uçağa bineceğimiz 135 nolu salondayız. ABD havaalanlarında bir kez güvenlik kontrolü yapılıyor, ama hakkını vererek. Döner kanatların arasında âdeta insanın röntgenini çekiyorlar. Uçak 16.35’de Polonya Warşova Havaalanına gidecek, buradan İstanbul’a aktarma yapacağız. Şaşılacak şekilde LOT Havayollarının uçağı iki dakika erken havalanıyor.

Çok geçmeden Los Angeles’i bir set gibi Mojave Çölü’nden ayıran San Bernardino Dağlarının üzerinde uçuyoruz.

 

10 MAYIS 2019  (  WARŞOVA  -  İSTANBUL  )

Polonya saat itibarıyla 12.48’de Warşova’ya iniyoruz. Issız ve ürkünç transfer bölümünden geçerek, iki ay önce aktarma için konuk olduğumuz salona geliyoruz tekrar.

İstanbul’a gidecek uçağın hareketine sekiz saat var. Ucuz bilet bulmanın cilveleri de havaalanlarında bu beklemeler oluyor. Her şey gibi bu saatler de geçiyor bir şekilde, uçuşlar azalıyor, şımarık turistlerin boş kahkahaları kendileri gibi çekilip gidiyor bekleme salonuna sessizlik çöküyor bu arada. 20.55’de havalandığımızda altımızda ışıklar içinde parıldayan Warşova’yı seyrediyoruz.

İki saat 50 dakika sonra, yeni İstanbul Havaalanı’na iniyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 80
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 6507
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster