Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Şubat '08

 
Kategori
Kişisel Gelişim
Okunma Sayısı
497
 

Abdullah benim akrabam

“Bugünüm pek iyi geçti diyemem, tüm işlerim ters gitti.” Durun, durun.. Bunu diyen ben değilim. Bu sözleri bizim Abdullah’ın günlüğünden aldım. İyi ama, size şimdi Abdullah’ın kim olduğunu da anlatmak gerek... Nasıl? Dinlemeye hazır mısınız?

“Hayır, ” deme şansınız yok, ben anlatmaya başladım bile... Yalnız öncelikle bir dileğim olacak... Abdullah engelli bir gencimiz, ben yetmişin üstüne çıkmış bir ihtiyarım.. Bizi anlamaya çalışın, sakın ola ki, halimize acımayın.

Evet, sözüme kulak vereceklere şimdi gönül rahatlığı içinde bizim Abdullah’ı anlatmaya koyulabilirim. Bizim diyorum; çünkü akrabayız. Her ne kadar birbirimizin varlığından haber almakta bir iki on yıl geciktik ama akrabayız.

Abdullah’ın günlüğünde daha sonra şu satırlar yer alıyor:

“Yarın bir arkadaşımın doğum günü. Bugün onu arayıp hatırını sordum. 'Bu akşam bana uğrar mısın?' dedim. O da 'Tamam, ' dedi. Doğum günü için aldığım hediyeyi paket yaptım ve beklemeye başladım. Belki erken gelir diye de hızlı hareket ettim.”

Abdullah’ın soyadı Ünal. Onunla ortaklaşa bir kitap yazıp yayınladık. “Biraz Daha Işık” Belleğinizi boşuna yoklamayın. Kitabımızı görmüş olamazsınız. Kimseye göstermemiz kısmet olmadı ki. İnsanlar ya “aşk meşk” kitaplarına bakıyorlar, ya da kimin kiminle yattığını anlatan kitaplara... Eee, ben yetmişinde ihtiyar, ayakta durmakta zorlanıyorum. Abdullah yirmi yedisinde ayağa kalkamıyor. Bizim neyimizi okuyacaklar?

Oysa, kitabımızın sadece yazılış öyküsü bile kendi başına ilgi çekiciydi. Ben Kopenhag’tayım, Abdullah İstanbul’da. Birbirimizi Internet aracılığıyla buluyor, tanışıyoruz. Bir ortak kitap yazmaya birbirimizi görmeden karar veriyoruz. Birbirimize Internet üzerinden binlerce mektup yazarak kitabımızı oluşturuyoruz.

Kitap elimizde kaldı.

Ben Kopenhag’ta Abdullah İstanbul’da. Kitabı ara sıra biz kendimiz okuyoruz.

Abdullah Ünal’ın günlüğüne dönelim mi? Şöyle demiş:

“Ne oldu dersiniz? Tabii ki arkadaş gelmedi. Çok kızdım. Gelip gelmemesi önemli değil, benim asıl kızdığım nokta bana geleceğini söyleyip de gelmemesi oldu. Yani sözünde durmadı. Son anda işi çıkabilir veya gelmemeye karar verebilir, bunu normal karşılarım. Ama bana telefon edip gelemeyeceğini söyleyebilirdi. İşim çıktı diyebilirdi.”

Evet, bizim Abdullah’ın günlüğünden satırlar bunlar. On yıl öncesine kadar herkes gibi koşup yürüyebilen delikanlımız askere gideceğine üç ay kalmıştı ki, şanssızlığın kurbanı oldu. Biraz şanssızlığın biraz da ihmalin.. Buna korkunç bir ihmal de diyebiliriz.

Başında pek büyük bir ağrıyla hastaneye koştuğunda doktor onun beyin kanaması geçirmekte olduğunu akıl edebilseydi, Abdullah’ımız elinden ve ayağından özürlü hale gelmeyebilecekti. Ama onu yirmi iki saat oyaladılar. Olan olduktan sonra analarının hayrını göresiler.. Başka ne denilebilir. O şimdi tekerlekli sandalye ile yaşamını sürdürüyor.

Böyleyken dünyaya ve dünyalılara küs değil. Bakınız arkadaşı için doğum günü hediyesi hazırlıyor. Gidip de veremez ki. Onun gelmesi gerek.. Ama gelmiyor. Gelemeyeceğini de bildirmiyor.. Ah, bilmeden ve farkına varmadan ne gibi yanlışlar yaptığımızı bir bilebilsek..

Arkadaşının bu vurdumduymazlığı karşısında onun aklına gelenler şunlar:

“Ya beni önemsemedi ya da unuttu.”

Görüyor musunuz? Bir söz verip de gelmeyişin ucu nerelere kadar gidiyor..

Şöyle yazmış günlüğüne:

“Burada kaybeden ben mi olurum. Olmam. Zaten arkadaşlık ve dostluk dendiği zaman ben hiçbir zaman hiçbir şey kaybetmem. Her zaman kaybeden karşımdaki olur. Bu kadar da büyük konuşuyorum... Benim prensiplerim vardır. Doğum günümde bana hediye alınmasını istemem. Alınırsa da kesinlikle karşılığını veririm. Bu arkadaş bana doğum günümde hediye aldı. Bilgisayarıma telsiz mause (fare) aldı. Ben de ona doğum gününde sarılar ve pembelerden oluşan 30-40 santim boyunda bir oyuncak tavşan aldım...”

“Bu olayı çok büyütüyorsun, ” diyecekler varsa onlara yanıtı var:

“Biliyor musunuz, bu olay karşısında ben ne kadar çok üzüldüm. Eğer bu hediyeyi ona ulaştıramazsam ne kadar zora düşeceğim, onun karşısında, biliyor musunuz?”

Abdullah’ın canı bir başka olaya daha sıkılmış. Şöyle dile getiriyor:

“Bugün gelişen bir başka olay da şu: Bir konu hakkında bilgisayarda yardıma ihtiyacım oldu ama bugün değil, üç dört gündür yardıma ihtiyacım var. Bir arkadaşımı çağırdım yardım etsin diye. Birinci defa telefon ettim, işin yoksa gelsene diye. İkinci defa telefon ettim gelsene diye. Üçüncü defa telefon ettim gelsene.. Üçünde de gelmedi. Gelip gelmemesi sorun değil ama “Geleceğim, ” dediği halde gelmemesi bana zor geliyor.”

Buyurun işte.. Biz insan olarak neyiz ve nasılız, gözlerinizle görün. Arkadaş geleceğini söylüyor ve gelmiyor. Gelip gelmeyeceğini de bildirmiyor. Cebinde telefonu var. Abdullah’ın telefonu masasının üzerinde duruyor. Onun pantalonunda cep olsa ne işe yarayacak?. Hangi eliyle neyini cebine koyacak? Tanrı sadece bilgisayarının tuşlarına dokunabilme gücünü geride bırakmış. Elini kolunu, kullanması ona işkenceden beter geliyor.

Abdullah Ünal boş adam değil. Bakınız yakınırken kullandığı dile..

“Ben insanlara tohum veriyorum, ekip büyütsünler diye. Ama hiç kimse o tohumları ekip büyütmüyor. O tohumun ne gibi bir filiz, ne gibi bir ürün vereceğini bilmiyorlar. Eğer benim verdiğim tohumları eken olsaydı, onlara verdiğim tohumun vereceği ürün filizlendiğinde yeryüzünde sevgi, saygı, şefkat, arkadaşlık, dostluk ve aşk diye bir şeyler olduğunu anlayacaklardı. Beni anlamıyorlar. Sonunda da hep onlar kaybediyorlar.”

Nasıl yüreğiniz burkuldu mu? Ve Abdullah Ünal insanlardan ne istediğini de belirtiyor:

“Yanlış anlamayın, onlardan bir şey beklemiyorum, beni önemsesinler, yeter”

...

Abdullah Ünal İstanbul’da Zeytinbunu’nda oturuyor. Annesi onun koruyucu meleği. Babası da onun üzerine titriyor. Her gün akşamlara kadar Abdullah bilgisayarının başında zaman zaman Internet’te gezinerek vakit öldürüyor. Yaz günlerinde ara sıra tedavi için hastaneye yattığı oluyor ama, o her zaman küçücük odasında, kendi kendisiyle başbaşa..

Arayanı, soranı oluyor ama pek seyrek. Bir de böyle söz verip de gelmeyenler var.

Abdullahın günlüğünden öğreniyoruz ki, arkadaşına hediyesini üçüncü gün verebilmiş.

“Yine gece, yine sıcak, yine vefasız insanlar, yine adaletsiz insanlar... Bugün 16 Haziran ama, dün doğum günü olan arkadaşa bugün hediyesini verdim. Ne kadar zormuş ama başardım. Biliyorsunuz ben, zorlukları başaran biriyim. Bu konuda da yılmam.”

Sonra gelen satırlara bakıyoruz, Abdullah Ünal mutlu.

“Neyse, bu akşam üstü ondan telefonuma bir mesaj geldi ve yine gönlümü aldı. Mesajda, hediye için çok teşekkür ediyor ve “Çok şirin bir şey, ” diyor. Gönderdiğim hediyenin rengi dikkatine takılmış. “Benim sevdiğim renk olduğunu nasıl öğrendin?” dedi. “Ben bir insana önem veriyorsam, onun hakkında her şeyi öğrenirim, ” dedim.”

Abdullah’ın ne demek istediğini arkadaşı anlamış mıdır dersiniz?

Beyhan BiÇKİN KOZANOGLU bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Zamane gençliği işte. Anlasa da, anlamazlıktan gelir. Ama söz verildi mi tutulmalı ve özür kavramı kafalara yerleşmeli. Abdullah'a da sabır ve esenlikler dilerim. Saygılarımla...

Ayten Dirier 
 15.12.2008 15:47
 

Bir akraba Abdullah. Baskasinin kirilip kapris yapacagi pek cok konuda, kendince bahaneler bulup yine de darilmaz arkadaslarina ve doneklik yapan ben gibi akrabalarina ( vallahi hala fenerbahceliyim) Demek istedigim, ben ce arkadasi anlamadi hala ne demek istenildigini, belki pek cogumuz sonunu dusunmeden sozler veriyoruz ve tutmuyoruz oysa o tutmadigimiz sozler nerelerde ne umutlarin sonen isigi oluyor..

Beyhan BiÇKİN KOZANOGLU 
 22.02.2008 22:09
Cevap :
Beyhanım, teşekkür ederim. Abdullah'ın Fenerbahçeli olduğunu unutmuşum. Sevgiler. Benim kızım olduğunu kimseye söylemeyelim. "Bunlar blog üzerinden haberleşiyorlar," derler.  23.02.2008 17:09
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 49
Toplam yorum
: 73
Toplam mesaj
: 40
Ort. okunma sayısı
: 743
Kayıt tarihi
: 19.11.06
 
 

Ben uzun zamandır yazıyorum. Türkiye'den epey uzakta oturuyorum. Üç çocuğun babası ve pek çok çocuğu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster