Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Temmuz '13

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
259
 

Abdurrahim Karakoç

Abdurrahim Karakoç
 

~İLK ŞİİRLERİNİ BEĞENMEYİP YAKTI~   

7 Nisan 1932 tarihinde Kahramanmaraş ili, Elbistan ilçesine bağlı Ekinözü(Cela) köyünde dünyaya gelen Abdurrahim Karakoç, küçük yaşlarda şiire merak sardı. İlk yazdığı şiirlerini 2 kitap oIacak durumda iken beğenmeyip yaktı ve 1958 yılından itibaren yazdıklarını “Hasana Mektuplar” ismi altında, 1964 yılında 10.000 adet bastırdı. Karakoç'un ilk şiirleri Elbistan'da çıkan Engizek gazetesinde yayımlandı.

Karakoç, hiçbir yarışmaya katılmadı, ödül karşılığı bu tür yarışmalara da karşı çıktı İlk gençliğinde uzun yıllar çiftçilik yaptıktan sonra 1958 yılında buIunduğu Elbistan Belediyesi`nde muhasebeci olarak memuriyete başladı. 1981 yılının mart ayında ise emekli oldu. Emekli olduktan sonra Ankara'ya yerleşerek gazeteciliğe başladı. Bir ara politikaya girdi ve ayrıldı. Niçin girip, niçin ayrıldığını bir röportajda şöyle cevaplandırdı:

“Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım.”

Şairimiz evli ve 3 çocuk babasıdır.

Serdengeçti, Töre, Devlet, Ocak, Yeni Düşünce, Yenisey, Alperen yayınları olarak şimdiye kadar 12 şiir kitabı, bir tane de makalelerinden derlenen nesir kitabı çıktı.

Mücadeleci şiirlerinin çokluğu şartlardan kaynaklanmaktadır. 27 Mayıs Darbesi ve haksızlıklar hiciv şiirlerini besledi. 30'a yakın mahkemeye verildi, hepsinden beraat etti. Avukat tutmadı, hep kendi kendini savundu. Hiçbir iktidarla barışık olmadı Abdurrahim Karakoç.2012 yılında ciğerlerindeki enfeksiyon nedeniyle bir süre Konya'da tedavi gören Karakoç, 7 Haziran 2012 tarihinde, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde yoğun bakımda iken vefat etti.

 ~ABDURRAHİM KARAKOÇ'UN VASİYETİ~

Kardeşi Osman Karakoç: “Memleketimizin her yeri aynı. Orası da Müslüman toprağı burası da. Onun için ben nerede ölürsem oraya defnedin. Biz sanatçı değiliz, milletvekili değiliz, onun için arkamdan alkış vesaire istemiyorum” diye açıklamıştı Abdurrahim Karakoç`un vasiyetini.

 ~KENDİ DİLİNDEN, KENDİ TARİFİ ~

“Ebedî kudretin tek sahibinden alınan emir üzerine 1932 yılında dünyaya gelmişim. Çocukluğum şöyle böyle geçti. Kıt imkânlara, kıtlık yıllarına rağmen hâlâ o günleri özlerim. Birçok kimseye o yılları anlatsam, “Özlenecek nesi var?” diyebilirler, amma ben hep çocukluk yıllarımı sevdim. Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç şiir yazar. Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim, boşluğumu şiirle doldurmaya çalıştım. Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gittiler.

Bana gelince:

Sağolsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, 'bilimsel' cüppeliler, entellektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkağıtçılar v.s. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum.Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular.En uygun zamanda yaşadığıma inanıyorum. Yardımcılarım (!) var oldukları sürece yazmaya devam edeceğim. Allah kısmet ederse...”

~LÜTFÜ ŞEHSUVAROĞLU İLE YAPTIĞI RÖPORTAJDA~

“Sezai Karakoç`un yazdığı Mona Roza`yı buldular ve şiirde bahsi geçen hanımın bu aşktan haberi olmadığı ortaya çıktı. Peki ya Mihriban?` sorusuna –‘O biliyordu.` cevabını verdi Karakoç.

Mektuplaşmalarından da bahseden Karakoç şu şekilde ifade ediyor: “Artık unutalım bunları.” dedim “Unutmak kolay mı?” diye bir mektup geldi. “Unutmak kolay mı deme, unutursun Mihriban`ım.” diye yazdım. O belki unutmamıştır da ateş kalmamıştır... Ateşin harlı zamanı ayrı, korlu zamanı ayrı, küllü zamanı ayrıdır...`

~MİHRİBAN ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİDE~    

Bazıları “Gerçek mi?” diyor.  Gerçek diyorum. Ama adı  Mihriban değil. O gençliğimde yaşanmış bir aşktı. Ama şimdi adını deşifre etmem, ayıp olur. Benim takmış olduğum sembol bir isimdir Mihriban.

Masa başında yazılmış, hayal bir aşk, bu tadı ve lezzeti vermez. Yaşayacaksın ki,yazacaksın.

O zamanlar elektrik yoktu. Lamba ışığı altında yazıyordum. Şiire başladığımda lambadaki alev titremeye başladı. “Lambadaki alev üşüyor” çıktı.

Güzel tertemiz bir sevgiydi, tertemiz de bir ayrılma oldu.

Ne nerede yaşadığını biliyorum ne de yaşayıp yaşamadığını...

Mihriban`dan başka aşkım olmadı.

Saçı da sarı değildi...

 

~MİHRİBAN~

Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamıştın,çözülmüyor mihriban

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor mihriban

Yar,deyince kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor

Lambada titreyen alev üşüyor

Aşk kağıda yazılmıyor mihriban

Önce naz sonra söz ve sonra hile

Sevilen seveni düşürür dile

Seneler asırlar değişse bile

Eski töre bozulmuyor mihriban

Tabiplerde ilaç yoktur yarama

Aşk değince ötesini arama

Her nesnenin bir bitimi var ama

Aşka hudut cizilmiyor mihriban

Boşa bağlanmış bülbül gülüne

Kar koysan köz olur aşkın külüne

Şaştım karabahtım tahammülüne

Taşa çalsam ezilmiyor mihriban

Tarife sığmıyor aşkın anlamı

Ancak çeken bilir bu derdi gamı

Bir kördüğüm baştan sona tamamı

Çözemedim çözülmüyor mihriban 

Esma KAHRAMAN bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

:( Ruhu şad olsun...

Esma KAHRAMAN 
 27.07.2013 16:44
Cevap :
Amin.  28.07.2013 5:05
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 18
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 295
Kayıt tarihi
: 16.05.13
 
 

Pamukkale Üniversitesi / İngilizce İşletme , Yazar, Editör, Yazı İşleri Müdürü ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster