Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Ağustos '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
667
 

Acı bir düş

Acı bir düş
 

Acısıyla, tatlısıyla sadece bir düştü.


Son yaşadığım ayrılık kaderimin değişmeyeceğine olan inancımı iyice artırmıştı. Seval ile olan ilişkimiz bir sene gibi bir süre sonunda yerini acılara ve kırgınlıklara bırakmıştı. Günün birinde anladık ki ne o benim hayal ettiğim kadın tipiydi, ne de ben onun arzuladığı erkek tipiydim.

Ayrılığımız çok zor günler geçirmemize neden olmuştu, ama gene de durumu kabullenmek zorundaydık. Önceleri karşılıklı suçlamalar yapılmış, daha sonra bu yerini bir kayıtsızlığa bırakmıştı. Dolmuş durağındaki beraberliğimizin noktalanış anında sadece birbirimize “iyi günler” dileyebilmiştik. Sonra da arkamızı dönerek iki yabancı gibi oradan uzaklaşmıştık.

Galata köprüsünün üzerinde yürürken bir yandan heyecan içinde avlarını bekleyen amatör balıkçılara bakıyor, bir yandan mavi denizin kubbesini karartan vapur dumanlarını seyrediyor, bir yandan da bunları düşünüyorum.

Bazen Tanrı’ya yalvarıyor, bazen de isyan ediyordum. İçimi kavuran, adeta beni mahveden bir acı, bu gibi dengesizlikleri zaman zaman bana yaptırıyordu. Düşüncelerimin net olduğu söylenemezdi, kafamın içinde sürekli bir uğultu vardı. Bu bir mutsuzluk değil, ondan da ileri bir şeydi. İkide bir:

-Kahpe felek, lanetlenmiş kader... deyip duruyordum.

Seval ile yaşadığım mutluluk ve sevinç dolu anılar yer yer zihnimi işgal etmiyor değildi. Onları zihnimden kovuncaya kadar çektiğim azabı Tanrı’dan başkası bilemezdi. O anılar sanki beni ömrümün sonuna kadar kovalayacaktı. Adeta affı olmayan bir suç işlemiştim. Hayır, hayır suç değil, günahtı bu yaşantı parçacıkları... <ı>Nefret, iğrenme ve utanç duyuyordum. Bu duygu karmaşası daha ne kadar sürecekti? Bundan tam anlamıyla kurtulmam mümkün müydü? Hiç sanmıyordum, ama gene de denemek gerekti.

Farkında olmadan Karaköy’deki turnikeden geçmiştim bile. Önce vapurun üst tarafına çıktım; tıklım tıklım doluydu burası. Alt kata indim. Orası da doluydu. Lüks mevkii ise bomboştu, oraya girdim. Sırtımdaki paltoyu çıkarıp kucağıma aldım, çantayı da ayaklarımın arasına sıkıştırdım. Oturduğum koltuktan bir müddet dışarısını seyrettim. Galata köprüsüne baktım, koşuşan insanlar ufacık görünüyorlardı. Bir insan seli vardı. Kafaları, ruhları, davranışları değişik değişik insanlar... Tek bir ortak yanları olmalı diye düşündüm, o da: hepsinin gözlerinin, zihinlerinin arkasına gizlenmiş olan “amaca ulaşma” isteğiydi.

Biraz sonra vapurun motorlarının sesi duyuldu, mavideniz köpüklerle birleşerek yeşillendi. Tatlı bir yeşillik sardı vapurun etrafını, sonra ise ahenkli sesler çıkararak gitmeye başladı.

Görevli memur lüks mevki farkını almak için yanıma geldi. Parayı verdim. O gidince ellerimi önümdeki masanın üzerine koydum, başımı iki elimin arasına sıkıştırdım ve düşünmeye başladım. Aslında bilinçli olarak ne düşündüğümü de bilmiyordum. Düşünmek için düşünmek gibi bir zihin fukaralığı ile karşı karşıya olduğumu anladım.

Etraftaki insanları incelemeyi neden sonra akıl edebildim. Bir masanın etrafında üç kişi oturmuştu. Bunların birbirleriyle fiziksel bir yakınlıktan başka bir bağları olmadığı anlaşılıyordu. Masadakilerden bir bayan süslü püslü bir şeydi, elindeki hakiki deri çantasının kulpuyla oynuyordu. 17-18 yaşlarında bir genç bir mizah dergisini okuyordu, arada bir gülümsemesi bundan hoşlandığını anlatıyordu. Orta yaşlardaki bir adam ise ağızlığına sigara yerleştirmeye uğraşıyordu.

Kafamı yukarıdaki can yeleklerinin bulunduğu yere kaldırdım. Bir kaç dakika “Can yelekleri tavandadır. Adedi: 204” yazısına bakakalmıştım. İçin için bozuk bir plak gibi bu yazıyı tekrarladım. Bundan kendimi kurtardığımda çıkış kapısının yanındaki masada oturan bir genç kıza takıldı gözlerim. Şu ana kadar onu fark etmeyişime şaşırdım.

Kızı belki de önce iş olsun diye incelemeye başladım. Ayağında kahverengi bir pantolon vardı. Pantolonun üzerine fıstık yeşili, boyunlu bir kazak giymişti. Saçları kısacık mı kısacık kesilmişti. Arkasındaki askılığa asılmış manto onun olmalıydı. Ufacık, narin elleri vardı. Hiç mi hiç iş görmemiş, yıpranmamış sanısını veriyordu insana.

Saçları siyahtı, göz kapaklarının üzerine yeşil far çekmiş, tırnaklarındaki oje de uzaktan kahverengi yeşil karışımı bir renk görüntüsü veriyordu. Muntazam bir burnu, incecik dudakları vardı. Belli belirsiz bir ruj sürmüştü dudaklarına.

Parça parça incelemeyi tamamlayıp, bir bütün halinde baktım bir kez de kıza. Bu bakış beni heyecanlandırdı, garip duygular hissetmeye başladım içimde. Ona bakarken vücudumun her tarafını tatlı bir sarhoşluk sarmaya başladı. Bir an bakışlarımız çarpıştı. Şaşkındım, bakışlarımı nereye saklayacağımı bilemiyordum. Yüzüm kızarıyor, ellerim titriyor, zihnimde deliler tepişiyordu sanki. Bu ruhsal atmosferde aciz olduğumu hissettim. Acizliğim utanmama rağmen bakışlarımı onun üzerinden alamamamdan da belliydi. Bir ara bana gülümsedi gibi geldi. Sanki anlamlı gözlerinin içinde bir ışık parlıyordu. Aslında güldüğünden emin değildim, zaten bunun için bir neden de yoktu.

İrademi zorlayarak gözlerimi ondan ayırdım ve dışarıya bakmaya başladım. Kız Kulesi’nin yanından geçiyorduk. Aklım oradaydı hep, o güzel kıza takılıp kalmıştı. Benliğimi sihirli bir şekilde kendine çekmiş ve kendi benliğinde hapsetmişti.

Adı mutlaka Hülya idi... Hayır, hayır Neşe olmalı, yok, belki de Betül’dür. Ama en güzeli Hülya... Bu güzel yaratığın bana ait olmasını isterdim, bunun için neler vermezdim! Evet belki de hayatımı bile ortaya koyabilirdim. Dört dakika önce gördüğüm, adını bilmediğim, hiç tanımadığım bir kız için hayatımı ortaya koyabileceğimi söylemek mantıklı olmayabilir, saçma gelebilir; ama burada “yıldırım aşkı” denilen ölümcül duygunun anlatılamaz gücü vardı.

Arkadaşlığı, dostluğu samimidir, diye düşündüm. Dudaklarının arasından çıkan kelimeler şiir gibi olmalıydı, şırıl şırıl akan bir dere gibi insanın içine huzur ve mutluluk doldurmalıydı.

Her meziyetini güzellik ve büyüleyicilik ölçütlerine göre yapacak olursak, bir erkeği her yönden doldurabilecek ve tatmin edebilecek bir kadındı o. Sevdiğine ruhsal, bedensel, cinsel her türlü doyumu verebilirdi.

İşte yıldırım aşkı dediklerinin bu olduğuna iyice inanmaya başlamıştım. Şu anda kabul etse ona evlenme bile teklif ederdim ve ömrümün sonuna kadar bundan asla pişmanlık duymazdım. Onunla kötülüklerden, çirkinliklerden uzak, sadece ama sadece sevgi ve mutluluğun egemen olduğu bir yaşam sürdürmeyi çok isterdim. Herkesin imrendiği bir yuvada onunla birlikte yaşamanın tarifi imkansız bir zevki olmalıydı.

Saf, berrak, temiz, sevecen bakışları vardı ve keşke bu bakışlar tüm yaşam boyunca benimle beraber olsaydı! Yaşamak, mutlu olmak, haz duymak bu muydu acaba?

Bakışları üzerimdeydi. Gözünü bile kırpmadan, cesurca bakıyordu. Benim korkaklığım onda yoktu. Bu bakışlar bir değil çok şey anlatıyordu. Bir an, belki de saniyeden bile kısa bir süre devam eden bıçak gibi keskin bir acı bakış, bu gözlerden gözlerime çarptı. Olamazdı, olmamalıydı, o bakışlara en ufak bir gölge dahi düşmemeliydi. Neyse ki kısa sürmüş ve geçmişti. İşte tekrar aynı bakışlar vardı..

Bu anın hiç bitmemesini diliyordum. Şunu da biliyordum ki güzel olan şeyler, çirkinlik ve kötülüklerden daha kısa ömürlüydü. Fakat bu sefer tersi olacağına inanıyordum. Yanılmıştım çünkü vapur Kadıköy iskelesine yanaşıyordu. İskelenin kenarındaki lastiklere sürtünen vapurun çıkardığı ses oldukça rahatsız ediciydi. İnsanlar inme hazırlığına başladılar. Bir kaç kişi oradan ayrıldı. Genç kız da ayağa kalkmış ve mantosunu almıştı askıdan. Telaşlı bir şekilde mantoyu omzuna attı, çıkışa doğru yürüdü.

Ne pahasına olursa olsun onunla konuşacaktım. Burada her şey bitemezdi. Aramızda kurulan bu telepatik köprü yerini kalıcı, sürekli bir ilişkiye , beraberliğe bırakmalıydı. Kararım kesindi, ancak ne diyeceğimi, nasıl diyeceğimi, söze nasıl başlamam gerektiğini bir türlü kestiremiyordum.

Vapurdan çıkarken hemen önümdeydi, iskeleden sağa döndü evlendirme dairesinin bulunduğu tarafa doğru yöneldi. Bu sırada bana olan uzaklığı on metreyi bulmuştu. Parkın içinden geçti, oradaki çayhaneye girecekmiş gibi yaptı, girmeyip yönünü Moda’ya doğru çevirdi. Arkasına hiç bakmamıştı, ama bir yüz metre daha yürüyünce durdu ve geriye dönüp baktı. Gülümsüyordu. Tekrar yürümeye başladı, artık çok yavaş gidiyordu.

Bu bakış beni cesaretlendirmişti. Adımlarımı hızlandırdım ve ona yetiştim. Yan yana yürümeye başladığımızda da bir şey söyleyemedim. O ise arada bir yüzüme gülen, biraz da mahcup bir ifade ile bakıyordu. Neden sonra bir gayretle:

-Sizi rahatsız etmek istemiyorum, böyle anladı iseniz sizden özür dilerim. Niyetim kötü değil. O nedenle beni bir sokak serserisi gibi değerlendirmeyin lütfen! dedim. Daha bir sürü şeyler söyledim, belki de saçmaladım.

Sözümü “Beni anladınız mı” diye bitirdiğim zaman sadece başını salladı. O zaman bana kızmadığını anladım ve rahatladım. Biraz daha birlikte yürüdük. Bu sırada ne ben ne de o konuştu. Moda’ya çıkan yokuşun yarısından fazlasını yürümüştük. Orada yolun kenarındaki bankların üzerine oturmayı teklif ettim, elimle işaret ederek. Kabul etti, oturduk.

Biraz sonra “Denizi, dalgaları sever misiniz?” diye sordum, sormuş olmak için. Ağzını açtı, bir şeyler söyler gibi oldu, ama ne dediğini anlamadığımdan sorumu tekrarladım. Yine dudaklarını oynattı, ancak konuşma değil de acayip bir ses çıkıyordu dudaklarından. Bir kez daha, bir kez daha sordum ve her defasında aynı sesleri duydum. Kulaklarıma inanmak istemiyordum, fakat ortada bir gerçek vardı, o da, bu güzel kızcağız maalesef dilsizdi...

Gözleri fal taşı gibi açılmış, bir şeyler anlatmak ve belki de söylemek için çabalıyordu. Bütün çabası boşunaydı...

Vurulmuşa döndüm, şaşkındım. Yüzüne bir kez daha baktım, sapsarı kesilmişti. Dudakları titriyordu.

Aklıma gelen ilk şey oradan kaçmak ve uzaklaşmak oldu. Koşar adımlarla yokuş aşağı sanki uçarak gidiyordum. Yokuşun bitiminde nefes nefese kalmıştım. Birden durdum, derin bir nefes aldım, arkama dönüp baktığımda onu hâlâ o bankın üzerinde otururken gördüm.

Başını ellerinin arasına almış hıçkıra hıçkıra ağlıyordu... Çok uzak olmasına rağmen hıçkırıklarını sanki hemen yanı başımdaymış gibi duyabiliyordum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1066
Toplam yorum
: 217
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 825
Kayıt tarihi
: 30.07.10
 
 

Uzun yıllar çeşitli sitelerde Oruç Yıldırım adı ile yazı yazdım. Dört tane romanım ve çokca da de..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster