Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Haziran '13

 
Kategori
Güncel
 

Acı kaybımız!

Acı kaybımız!
 

Gezi Parkı Direnişi hepimizi hazırlıksız yakaladı. Gezi Parkı’nın yıkılıp yerine “tarihi” Topçu Kışlası replikası yapılmasına karşı çıkan ve bunun için yaklaşık bir buçuk-  iki yıldır mücadele eden Taksim Platformu da, 27 Mayıs sabahı onlara müdahale eden polis ve emri veren Başbakan da, bugün Direnişin yanında ya da karşısında yer alanlar da işlerin bu noktaya geleceğini asla tahmin edemezdi. Neticede bu eylem, gücü ve etkisi sınırlı bir çevreci grubun Gezi Parkı’nın park olarak kalması için verdiği mücadeleden başka bir şey değildi. Görünüşte de öyleydi, gerçekte de… Başka bir zaman olsa muhtemelen bugüne kadar da öyle kalır, hatta birkaç gün konuşulduktan sonra gündemin gürültüsü içinde kaynayıp giderdi. Ancak ilk müdahaleyle hemen hemen aynı günlere denk gelen iki gelişme Gezi Parkı Direnişini basit bir kent&çevre duyarlılığı eyleminden toplumsal ayaklanmaya dönüştürdü.
 
Bunlardan biri, içki satışı ve kullanımına çeşitli kısıtlamalar getiren düzenleme, diğeri ise İstanbul Boğazı’na yapılacak üçüncü köprüye “Yavuz Sultan Selim” adının verilmesiydi. İçki kısıtlaması düzenlemesinin kendisinden ziyade Başbakanın “iki sarhoşun çıkardığı kanunlara uyuyorsunuz da dinin emrettiği şeye niye karşı çıkıyorsunuz?” sözleriyle dile getirdiği gerekçesi uyumakta olan derin bir toplumsal fay hattını harekete geçirdi. Bu fay hattı, ta Refah Partisi’nin 1994 yerel seçimlerinde kazandığı zafer günlerinde laik kesimde oluşan “bunlar yaşam tarzımıza müdahale edecek, ülkeyi teokratik bir rejime sürükleyecek” endişesiydi. Bu kesimde bu endişe hep vardı; ancak buna inananlar bile Refah Partisi ve ardılı olan AKP’nin istese bile bunu yapacak gücünün olmadığını biliyordu; doğrusu AKP de bu endişeleri haklı çıkaracak icraatlardan uzak durmaya çalışıyordu. Erdoğan’ın içki kısıtlamasını savunma gerekçesi sözünü ettiğimiz kesimin endişelerini güçlendiren en somut kanıt oldu. Çünkü artık Erdoğan, elinde sınırlı yetkileri olan bir belediye başkanı, askeri vesayet altında bir başbakan, her an kapatılma tehdidiyle yüz yüze, rejimin üvey evladı bir partinin lideri değil, bütün erki elinde toplamış bir muktedirdi. Elindeki iktidarla istediği şeyi hayata geçirebileceğini kanıtlamış, açığa vurduğu niyetiyle de yapmak istediği şeylerin pek hayra alamet olmadığını göstermişti. Bu vaziyet o ana kadar “endişeli modernler”e alay ve istihzayla yaklaşan benim gibi birçok kişiyi de endişeye sürükledi.
 
Üçüncü köprüye Yavuz Sultan Selim adının verilmesi ise Alevi-Sünni fay hattını harekete geçirdi. Alevi kesiminde Yavuz adının nasıl bir çağrışımı olduğunu bilen bilir. Kısaca belirtmek gerekirse, Aleviler Yavuz'u döneminde 50 bin Anadolu Alevisini öldüren padişah olarak bilirler. Köprüye Yavuz adını uygun görenlerin niyeti ne olursa olsun, Aleviler bunu kendilerine karşı yeni bir ayrımcılık, yeni bir yok sayma, yeni bir meydan okuma olarak algıladı ve sokağa döküldüler. Örneğin, Gazi Mahallesi’nde, Hatay’da, Adana’da günlerce süren protesto ve direniş eylemlerinin asıl tetikleyici sebebi Gezi Parkı’ndaki ağaçlardan ziyade “Yavuz” meselesiydi. 
 
Başbakan, icraatları ve sözleriyle, bilerek ya da bilmeyerek toplumun en tehlikeli gerilim alanlarını harekete geçirmişti. İşte Gezi Direnişi böyle bir momente denk geldi ve direnişçilerin de onların düşmanlarının da asla öngöremeyeceği bir boyut kazandı. Bir yandan Başbakanın Gezi direnişiyle ilgili ilk günden itibaren ettiği sözler, bir yandan protestoculara uygulanan polis şiddeti ateşi harlayan birer körük işlevi gördü; insanları öfkelendirdi, tepkinin boyutunu ve şiddetini daha da arttırdı. Böylece, normalde bir park evreninde olup bitecek bir olay, iktidarın nobranlığı ve kışkırtması sonucu toplumsal bir ayaklanmaya dönüştü.
 
Durum böyleyken, toplumsal tepkinin sebepleri ve dinamikleri ayan beyan ortadayken Başbakan ve çevresi direnişi önce “üç beş çapulcu”nun marifeti olarak yaftalayıp küçümsedi; o “üç beş çapulcu”yu bastırmakta başarısız olunca da bu defa “faiz lobisi”, “uluslar arası komplo”, “dış mihrak” öcülerine sarıldı. Bu çok tanıdık bir tepkiydi. Başbakan, yenilgiye uğrattığı eski statükocuların dilini benimsemişti.
 
Başbakanı biraz tanıyan herkes onun bu kötücül potansiyele sahip olduğunu bilir. Burada beni asıl şaşırtan, hayal kırıklığına uğratan, entelektüel namusuna ve vicdanına güvendiğim, Gezi süreci öncesi çok konuda hemfikir olduğum bir kısım yazar, gazeteci ve akademisyenin ve bunların daha ünsüz benzerlerinin Gezi Direnişi’ne karşı tavrı oldu. Taraf gazetesinden ayrılan grup başta olmak üzere, iktidara yakın çeşitli gazetelerde yazan ve genellikle “liberal”, “özgürlükçü solcu”, “muhafazakâr demokrat” kimlikleriyle tanınan bu kişiler bir anda vicdan sahibi özgür birer beyinden, korkularının, komplo teorilerinin kördüğümünde eli ayağı dolaşmış zavallı birer iktidar apolojisti haline geldiler. Gözümüzün önünde günden güne Yalçın Küçük’ün, Banu Avar’ın, Ergün Poyraz’ın karşı kutuptaki taklitlerine dönüştüler.
 
Gezi Direnişi’ne en hazırlıksız yakalananlar bunlar oldu. İlk günlerde herkes gibi onlar da ne olup bittiğini anlayamadılar. Eylemde ilk dikkatlerini çeken şey solcu, sosyalist, ulusalcı sanatçı ve aktörlerin Gezi Direnişi’ne destek vermesi oldu. Gezi’ye ilk tepkileri de Memet Ali Alabora gibi isimleri karikatürleştirip dalga geçme şeklindeydi. Eylemler yukarıda bahsi edilen diğer iki faktörün etkisiyle yaygınlaşıp kitleselleştikçe bu defa direnişin bileşenlerine odaklandılar. Her biri kendi hesabıyla direnişe katılan veya daha doğru bir tanımla “yamanan” CHP, İP-TGB gibi partilerin ve devrimci fraksiyonların flamaları Taksim’de görününce asıl aradıkları “marker” de ortaya çıkmış oldu. Haklılık hissiyle derin bir nefes alıp “tarafsız” pozisyonlarının doğruluğuna emin oldular. İlk savunma hattını da Gezi direnişinin bileşenlerine bakıp “bunlar ulusalcı darbeciler; bunlar arkaik, şiddet bağımlısı devrimciler; bunlardan iyi bir şey sadır olmaz” teziyle bu noktada oluşturdular. Ne de olsa kendileri ne devrimci ne ulusalcıydılar; onların yer aldığı bir eyleme destek vermemelerinden doğal ne olabilirdi? 
 
İlerleyen günlerde yaygınlaşan, “Tayyip İstifa” sloganı ve 28 Şubat’ın ışık açıp kapama eylemini hatırlatan tencere-tava eylemleri, bu kişilerin direnişe karşı yeni bir savunma hattı inşa etmelerine yardımcı oldu. Gezi direnişinin arkasında darbe tertibi vardı! Asıl amaç da Tayyip Erdoğan’ın şahsında demokrasiyi yok etmekti! Dolayısıyla, direnişe direnmek darbeye direnmekti! (Bkz. Yıldıray Oğur: “Diren Demokrasi”) Artık direnişe açıkça tavır almak namuslarına halel getirmezdi! Nasılsa ortada darbe tehlikesi falan yokken, “darbe karşıtlığı” gibi risksiz bir pozisyonla elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan üstün bir konumda kalma lüksü vardı.
 
Direniş uzayıp yaygınlaştıkça “tarafsız” duruş kiminde utangaç bir direniş karşıtlığına, kiminde pervasız bir iktidar savunuculuğuna dönüştü. Bu dönüşüm de “üç beş çapulcu” küçümsemesinin yerini “faiz lobisi”, “OTPOR”, “dış mihrak” öcülerinin almasıyla birlikte gerçekleşti. Direniş uzayıp boyutlandı ama buna karşı darbe girişimine dair de herhangi bir emare belirmedi. Darbe tezi de inandırıcılığını kaybetti. Böylece “direnişe karşı direniş” barikatına daha sağlam, daha kullanışlı malzemeler lazım oldu. Çoğu Yiğit Bulut gibileri kadar kayışı koparmadıkları için “telekinetik suikast” tezlerini pek telaffuz etmediler ama komplo teorilerinin komplo teorisi gibi görünmeyen daha inceltilmiş, daha akla yatkın versiyonlarına yöneldiler. Örneğin, birden bire Gezi direnişinin aslında Kürt sorunu çözüm sürecini, barışı hedeflediğini “keşfettiler”. Bu anlamda hiçbir kanıt sunamamalarına, çözüm sürecinde İmralı heyetinde yer alan BDPli Sırrı Süreyya Önder’in Gezi direnişinin fitilini ateşleyen isim olmasına, Gezi Parkı işgaline bireysel olarak BDPlilerin de destek vermesine rağmen âlemi kör herkesi sersem yerine koyup bu tezi seslendirmeye başladılar. Bu da görünüşte tıpkı darbe karşıtlığı gibi ahlâklı bir duruştu! Yalnız ufak bir kusuru vardı: Direnişçiler arasında Kürt barışını dinamitlemek isteyen pek kimse görünmüyordu!…Tek tük öylesi şaşkınlar çıksa bile onlara ilk tepki yine direniş içinden geliyordu.
 
Gezi direnişi bu kesimin elinde adeta istedikleri zaman istedikleri şekli verebildikleri bir oyun hamuru olmuştu. “Ulusalcı ünlülerin gösteri alanı”, “darbe tertibi”, “demokrasiyi ve seçilmiş başbakanı yeme girişimi” ve son olarak “barış sürecine sabotaj”! Başlangıçta Gezi Parkı eylemindeki bazı göstergelere bakarak koydukları hatalı teşhis onları her adımda daha büyük bir hata yapmaya zorladı ve giderek ahlaki bir çıkmazın içine girdiler. Direnişin kötülüğünü ve kendi pozisyonlarının haklılığını kanıtlama adına pespaye birer yalancı, arsız birer iktidar borazanı haline geldiler. İktidarın dayatmacı anti-demokratik politikalarını, polis şiddetini, yok yere ölen, sakatlanan, yaralanan insanları görmezden gelip bir de sözüm ona demokrasi ve barış savunucusu pozu edindiler. Bunlara göre, Gezi direnişinin ana gövdesini oluşturan partisiz gençler, sol örgütler, çevreciler, demokratlar, “Yavuz” hoyratlığına itiraz eden Aleviler, yaşam tarzı özgürlüğünü savunmaktan başka arayışı olmayan “modern” kentliler vs işi gücü bırakıp demokrasiyi ortadan kaldırmak ve barışı sabote etmek için ölümü göze alarak direnişe geçmişti!
 
Kendilerini öyle sıkıntılı bir pozisyona hapsettiler ki böylesi iler tutar yanı olmayan akıl dışı tezleri bile savunmak zorunda kaldılar. Örneğin bunlardan biri, “Gezi’de komplo yok diyorlar; komplo yok demeleri komplo olduğunun kanıtıdır” gibi kargaları güldürecek bir şeyi dahi söyleyebildi. İş öyle bir noktaya geldi ki artık bu insanlarla Gezi Direnişi’ni akıl mantık ve terbiye sınırları içinde tartışma imkânı kalmadı.
 
Gezi Direnişi’nin sayısız toplumsal, politik sonucu oldu; daha da olacak. Benim için en acı sonuçlarından biri, daha bir ay öncesine kadar her konuda anlaşamasak da fikren, vicdanen kendime yakın bildiğim bu insanların böylesi bir noktaya savrulmaları oldu. Direniş, koca bir entelektüel mahalleyi de ıskartaya çıkarıp tarihin hurdalığına attı. En azından benim nazarımda...
 
 
Toplam blog
: 431
: 3853
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..