Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Mart '20

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
236
 

ACIKLI BİR ÖYKÜ

 

 “ Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun.

Belki şarkı söyleyen bir kuş gelir konar.”

Lao TZU

Tarihi kaynaklardan edindiklerime göre: Süleymanlı (Eski adı Zeytun); Kahramanmaraş’ın batısında, Ceyhan Nehri ile Göksun Çayı arasında, yüksek dağlarla çevrili dar bir vadi içinde yerleşimli ormanlık bir bölge olarak belirtilir.

Zeytun adını, burada uzun süre yaşayan Ermeni kralının kızı “Zeytune Hatun”dan aldığı söylenir. Halk dilinde “Zeytin” olarak geçer.

Uzun süre Ermenilerin yaşadığı bu belde, 1923-1924 yıllarında Yunanistan’ın Selanik iline bağlı olan Ayvalık ve Karaferya kasabalarından mübadele ile gelerek bu bölgeye yerleştirilen Balkan Türklerini barındırır.

Tam yedi yüz yıllık geçmişi olan bu yerleşim merkezi, kimi tarihi eserleriyle görüntü oluşturur. Selçuklular döneminden kaldığı varsayılan; Soğuk Çeşme, Kanlı Köprü ile Tarihi Hamam en önemlileri olarak sayılır.

Ermenilerin kurduğu “Zeytun Fedai Alayı” adlı çeteyle savaşırken şehit düşen Maraş Jandarma Bölük Komutanı Binbaşı Süleyman Bey’in adına saygıyla “Süleymanlı” olarak değiştirilmesi kararlaştırılır.

Bir süre nahiye (bucak) merkezi konumunda olan Süleymanlı, Kahramanmaraş’ın büyükşehir olması sonrasında şimdilerde Onikişubat ilçesine bağlı bir mahalle olarak kayıtlarda yerini alır.

Eşinin Katili ile Evlendirilen Kadının Acıklı Öyküsü

Güvenilir kaynaktan edindiklerim ışığında; yukarıda adı geçen Zeytun yöresinde 1956 yıllarında gerçekleşen, tüyler ürperten ve insanın içini acıtan bir vicdansızlık olayı yaşanır. Yargıya intikal etmez, yerinde üstü örtülür. T.C. sınırları içinde olan, kent merkezine 69 km uzaklıktaki uygarlıktan da uzak yerleşim yerinde gerçekleşen olay! Filmlere senaryo olacak nitelikte denebilir!

Burada verilen kişi adlarının tümü gerçek adları olmayıp birer simgedir. Muhtar Mahmut, Faysal adlı iri yarı, güçlü kuvvetli birisini bekçi olarak görevlendirir. Faysal, ormanlık alana evlerinin yakacak ihtiyacını karşılamaya giden kadınlar üzerinde kimi yöntemlerle etkili olur, onları kendisine bağlar.

Öykümüzün odağındaki Havva, uzun boyu ve köyün en güzeli olan evli bir kadındır. Hicran, Bekir ve Leyla adlı üç çocuğu var. Aşkın adlı, narin ve sanat ruhlu elinden oyma ve yazma gibi uğraşlarda başarılı nezih bir eşi var. Cezmi, Havva’nın kayın pederi…

O yıllardan bugünlere sarkan, acısı yüreklerden bir türlü silinmeyen ve belleklerde derin ve trajik iz bırakan olayı, anlatmaya çalışalım mı? Öyleyse dikkat buyurunuz, derim.

Havva, kimi zaman evinin gereksinimini karşılamak amaçlı ağaçlık alana yakacak odunu kesmeye gider. Bekçi Faysal, kendisinden on bir yaş büyük olan Havva’ya göz koyar. Rahat bırakmaz, zamanla istediğini gerçekleştirir. Kendisine bağımlı kılar.

Öyle zaman olur ki; Faysal ile Aşkın tarla sınırı konusunda anlaşmazlığa düşerler. Köylülerin toplandığı bir ortamda tartışırlar. Faysal, cahil ve kabadır. Aşkın’a hakarette bulunur ve küfür eder. Aşkın, onuruna yediremez. Eve gelince eşi Havva’ya ‘yarın kente giderek mahkemeye başvuruda bulunacağını’ söyler.

Tanyeri ağarmasında Aşkın’ın yola çıkacağı haberini alan Faysal, atıyla Ceyhan nehri köprübaşında Aşkın’a ulaşır ve heybesinden çıkardığı satırla arkadan vurarak nehre düşürür! Aşkın’ın o yağız atı acı acı kişneyerek eve gelir! Aşkın eve dönmeyince durum bir şekilde anlaşılır! (Aylar sonra cesedi Ceyhan nehri aşağı havzasında bulunur.)

Birey, kendisine verilen yetki ve yetenekleri tahrip için kullanırsa, dünyanın en zararlı yaratığı haline gelebilir. Dünyada en tehlikeli varlık, öfkesi ve şehveti aklının önüne geçen insandır. Öfkenin ve kaprisin sınırı yok, denebilir.

Birkaç gün sonra Faysal, Havva’yı saçlarından sürükleyerek kendi evine götürür ve kendisine karı yapar! Ufak tefek ses çıkarmalarına karşı Muhtar Mahmut, sulh yolu için aracılıkta bulunur. Faysal’dan alınan belli miktarda para ve arazi ile Cezmi Dede’yi ikna eder, susturur. Olay kapatılır.

Olan olur, ama asıl olan küçük yavrulara olur! Faysal istemez, ana çocuklarını götüremez. Çocuklar, yakınlarının yanında kısa süre kaldıktan sonra Muhtar’ın çabasıyla Maraş’a götürülerek dokuz yaşındaki Hicran Selman’a, bir yaşındaki gülen yüzlü o güzelim Leyla, Öğretmen Rafet’e evlatlık verilir. Bekir’de yetiştirme yurduna yerleştirilir.

Leyleğin yuvadan attığı örneği evlatlarına sahip çıkmayan ve onurunu kaybeden Havva, Faysal’dan altı çocuk yapar. Artık Hava iyice mankurtlaştırılmıştır. O üç çocuğunu, hiçbir zaman arayıp sormaz! Dahası mı? Faysal, yıllar sonra genç bir kadın ile nikâhsız birlikteliğini sürdürür. Altı çocukta ondan yapar. Katil ruhlu ve sadist kişiliğe sahip olan Faysal, çocukları tarafından da yergiyle anılır!

Zaman olur, Hicran ve Leyla da büyürler, evlendirilerek çoluk çocuk sahibi olurlar. Bir bakıma aile yaşamına dönüş başlar. Bekir, yaşamını yitirir! Nasıl mı? Askerden geldikten sonra evlenir. Çoluk çocuk sahibi olur. Ne ki moralsiz yaşam sürdürdüğü günlerinde traktör altında kalarak can verir!

 

Hesapsız yaşamın karanlığında

Zalimlik, sadistlikten beslenir,

Aşkın, seherde tuzağa düşürülür

Onur ve vefa beyni terk eder,

Zevke karışan acı, çığlığa dönüşür

Vicdansızlık, acımasızlık kulvarında

Anadan koparılan evlatlar,

Kişisel yoğunluklu iç acılarında

Yazgının rüzgârıyla savrulup

Erken ev bark ortamına sürüklenir.   

                          

Ne ki yıllar geçse de bu acı olay unutulmaz!  İğrençlik ve şaşkınlıkla dillerde dolaşır. Gizli, saklı konuşulur. O yıllarda orada yaşayan kimseler, olayı anlatmaktan da kaçınırlar. Oysa acılar, paylaşılmakla azalır!

Hele hele küçük bir olay, hiç mi hiç unutulmaz. Öğretmen Rafet’in evindeki bir yaşında olan sevimli ve güzel Leyla’nın soğuk mu soğuk bir kış gününde içindeki psikolojik yangıyla bağırarak ağlamasına karışan sözcükleri, şimdilerde bile duyarlı kulaklarda yankı yapar, vicdanları kanatır!

Ne mi demiş Leyla’mız? Buyurunuz okuyalım: “Açın kapıyı, çok sıcak yanıyorum! Biraz da dışarı ısınsın!” Anlamlı ve düşündürücü değil mi? Söyleyeni belli olmamakla birlikte deneyimin süzgeçlediği kimi sözcükleri buraya aktarmayı uygun buldum: “Yaranın yerini sorsalar gösteremezsin ama dinlediğin şarkılar ve türküler, gözleri kapalı buluyor yarayı…”

***

O ortamdan dönüş yaparak şiirlere ve ezgilere konu olan empatik dizeleri içselleştirerek okuyalım, bir yandan da ‘Ruhumdaki Sızı’yı dinlerseniz örtüşür, kanısındayım.

 

Ruhumda Sızı

 

Bu nasıl bir derttir dermanı yoktur

Bedenimde değil ruhumda sızı

Görünmez bir yara acısı çoktur

Bedenimde değil ruhumda sızı oy oy

Ruhumda sızı oy oy ruhumda sızı

 

Kurşunsuz, hançersiz kansız bir yara

Hiç bir tabip buna bulamaz çara

Keşke Mansur gibi çekseler dara

Bedenimde değil ruhumda sızı oy oy

Ruhumda sızı oy oy ruhumda sızı

 

Doktoru lokmanı yok, ilacı yok

Görünmez göz ile hiç bir izi yok

Saplandı sineme görünmez bir ok

Bedenimde değil ruhumda sızı

Ruhumda sızı oy oy ruhumda sızı

 

Didelerim nemli kan ağlar gözüm

Ruhum yara aldı sızlıyor özüm

Bu halimden vakıf tek cura sazım

Bedenimde değil ruhumda sızı oy

Ruhumda sızı oy oy ruhumda sızı 

 

Yeter Nesimi bu feryadın yeter

Biliyom yanıyon Kerem’den beter

Her ah eyledikçe dumanın tüter

Bedenimde değil ruhumda sızı

Ruhumda sızı oy oy ruhumda sızı…

 

Nesimi Çimen

***

Dünya Şairi Nazım Hikmet: “Yok, öyle umutları yitirip karanlıkta savrulmak… Unutma, aynı gökyüzü altında bir direniştir yaşamak…”  demiştir. Elbette ki,  boşuna dememiştir. Yaşama direnmek gerekir.

*

 

 

 

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 693
Toplam yorum
: 483
Toplam mesaj
: 45
Ort. okunma sayısı
: 1357
Kayıt tarihi
: 18.08.08
 
 

Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu'nu, İzmir Buca Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü, İstanbul Çapa M..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster