Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Temmuz '15

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
510
 

Acılarla geçen yıllarımız.

Yaşar AKÇAL       

15.Temmuz.2015

Biz, şimdikilere göre, yaşımızın ilerlemiş olmasından dolayı, eski nesil insanları sayılıyorduk. Çocukluk ve gençlik yıllarımızın geçtiği dönemlerde, çektiğimiz acıları, fakirliği, sefaleti ve hüznü bir biz, birde bizim yaştakilerden bu sıkıntıları yaşamış olan insanlar bilirlerdi! Benden iki sınıf küçük ve okuldan arkadaşım olan Yaman, bakın ne anlatıyordu. Gözleri yaşlanarak biran durdu ve dedi ki;

Canım ağabey, sizde biliyorsunuz ki biz, biri kız olmak üzere, beş kardeştik. Annem ve babamla birlikte bu sayı yediyi buluyordu.Yani sizin anlayacağınız, “pederşahi” bir aileydik. Babam ve annemin, ailemizin mutluluğunu sürdürebilmesi için, nelere katlandıklarını ve neler çektiklerini yakinen biliyor ve görüyordum. Bunları size anlattığım zaman da, inanın çok üzülecek, hatta moraliniz bozulup bu konuya da nereden girdik be kardeşim, diyecek olabilirsiniz! Siz de haklısınız tabii, takdir sizlerindir.

İkinci dünya savaşını en acımasız sürdüğü yıllar(1939-1945). Bu savaş, uzun yıllar böyle sürüp gider de, buna bir dur diyen biri çıkmazsa, dünyanın nasıl bir kaosla karşılacağını varın siz düşünün! Bu savaşlar nedeniyle, kimsenin mali gücü kalmamıştı! Olanlar bile, ne yapacaklarını şaşırmış durumdaydılar. Bu olaylar aslında, bu savaş değirmenin azılı taşları arasında kendini bulmuş, büyük veya küçük aileleri öyle korkunç biçimde öğütüyordu ve işte bunu, görmezden gelemezdik.Bizim gibi diğer bütün aileleri de yavaş yavaş öğütecekti. Korkumuz buydu ve öyle ise ne yapmalıydık? Hepimiz gece gündüz bu kötü talihimize çareler arıyorduk. Babam orta halli bir esnaftı. Kendi çapında tacirlik yapan, dürüst çalışan, hileye hurdaya pek itibar etmeyen bir kimse idi. 1939 yılında başlayan ve sonrasında da devam eden bu korkunç ekonomik kriz, babamın da elinde avucunda ne varsa alıp götürmüş, alacaklarını dahi toplayamaz hale getirmiş ve elinde avucunda beşkuruş dahi bırakmamıştı. O da çaresizlik içerisine düşmüştü. Bu durumda annem, elinden gelen maddi ve manevi destekle babama her zamanki gibi arka çıkıyor, “üzülme, kara gündür, bu da gelirde-geçer ” diyordu. Evimizdeki sıkıntılar ise,yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Ailemin, bu konudaki umutsuzluklarını yakından görüyor ve hissediyordum.

Üzüntüm, inanın çok büyüktü. İçimi bir kapkara bir hüzün dalgası kaplamıştı. Diğer kardeşlerim de ne olacak ağabey bu durum, diye hem korkuyorlar, hem de hep gelip bana, sığınıyorlardı. Ağabey olmanın güzel tarafları olduğu kadar, sorumluluk arzeden tarafları da vardı. Babam, hafta sonları bize verdiği harçlıktan da çokca kısıtlama yoluna gitti. Annem olmasa, halimden anlayacak kimsem de olmayacaktı. Verilen parayı kardeşlerime nasıl pay edeceğimi, bende bilemiyordum. Para miktarı az olunca, pay etme işleminde adeta ben de zorlanıyordum.

Kardeşlerimi bir odaya çekip, sıkıntılarımızı bir bir anlattım. Bakın sizler, üzülmeyesiniz diye, ben, kendi harçlığımı bile, sizlere adadım ve hep sizlere veriyorum. Şu an için cebimde beş kuruşum dahi yok. Kaldı ki ben sizin ağabeyinizim!

Bundan sonra harçlıklarınız biraz azalacak ama, babam parası olduğunda yine de artıracaktır, dedim. Diyeceksiniz ki babam bizlere, çok mu para veriyordu, pek tabii ki hayır. Ama gençlik dönemlerinde kendisi de paradan yana sıkıntılar çekmiş, parasızlığın ne denli kötü bir etken olduğunu görmüş ve yaşamış biri olduğundan, bu konuyu çok iyi bilenlerdendi.

Ben evin en büyüğü olduğum için, aman oğlum kardeşlerini sık sık kontrol et, cepleri parasız kalmasın haa derdi. Parasızlık insanı her kötülüğe itebilirmiş.(!) Bu bakımdan verdiğim harçlık sen hariç diğerlerine yetip artardı bile, dedi. Çünkü her kötülüğün başlangıcı, bu çocuk yaşlarında başlarmış.Ama sana gelince; Biliyorum verdiğim paranın pek kıymeti yoktur, bu konudaki sıkıntılarımı ve dertlerimi, ancak sana anlatabilirken, kardeşlerine bunu anlatamazdım. Bu sıkıntılı durum elbette geçer, bir bakarsınız herşey de normale döner. Bak oğlum, bu gayretlerin içinde sana teşekkür ederim, dedi.

Babamın bu duygusal çıkışı beni parasız kalmaktan, daha çok yaraladı. Kimseciklere görünmeden, için için ağlıyordum. Günahımız neydi bizim, diyordum. Sıkıntılı durumumuz bir türlü bitmek bilmedi ve bitmeside çok zaman aldı. Bir türlü normale dönemeyince, paramızında son noktasına geldiğini bildiren babam, bundan sonra ipek böceği besleyip, kozasını satıp, ailemizin nafakasını öyle temin edeceğiz, dedi.

Bu konuda bir bilgimiz ve bir deneyimimiz de yoktu. Nasıl beslenir? Nasıl büyütülür? Nasıl kozaya döner ve nasıl toplanıp, nasıl satışa sunulur, hiç bir şey bilmiyorduk. Babama bunu bir arkadaşı tavsiye etmişti. Cebine de sonra ödenmek üzere üç-beş kuruş koymuş ve iki, üç ay sonra elinize bir miktar nakit geçer, biraz rahatlarsınız demiş. “Larva” şeklinde olan bu böceklerin beslenebilmesi içinde, dut ağacı yaprağı gerekiyormuş.

Bizim de ne bahçemizde ne de tarlamızda böyle dut ağacımız falan yoktu. Beslenme için hem aşılı dut yaprağı, hem de genç ağaçların yapraklarından olacakmış. Karadut yaprağı veya yaşlı ağaçların yaprakları olamazmış. Zira, böcekler yaşlı ağaçların yaprakları çok sert olduğundan onları yiyemezlermiş. Babamla birlikte, evimize yakın, böyle ağaçları olan bahçeleri tespit ettik. Kozanın satımında ödenmek üzere, pazarlıklarını yaptık. Bazı komşular para falan istemez derken, bazıları da ciddi rakamlar istediler. İyi ama, önceleri küçük yapraklarla beslenilen ipek böceklerine, daha sonraları, dallı yapraklar verilecekmiş. Böcekler en iyi bu şekilde beslenirlermiş. Bize öyle dediler. Yaprak verdiğimiz böcekler, dallardan beslenirken hafif bir hışırtı da duyuluyor ve bu yemleme işlemi yarım saat kadar böyle devam ediyordu. Peki ama bunlara verilecek günlük yaprak dallarını, nasıl temin edecektik. Haydi ağaç dallarını kestik diyelim. Peki eve nasıl getirecektik? Kestiğimiz dalları, kendi aramızda taksim edip, sırtlayıp birkaç defa evimize getirdik. Bizim bu durumumuzu gören, Hüseyinbey amca babama, bu böyle olmaz, kendini de, bu çocukları da yazık edersin, sana ne zaman yaprak dalları gerekirse, al bizim merkeplerden birini, götür. Ben evdekilere tembih ederim demiş. Allah var ya buna da ailece çok sevinmiştik.                    

Biz ağaç dallarını keseduralım, komşunun merkeplerini de bu zaman zarfında aç bırakmamaya gayret ediyor, ayni zamanda otlatıyorduk da. İsmailbey amcanın bu teklifi bizi hem rahatlatmış hemde işimizi kolaylaştırmıştı. Kendisine şükran borçluyduk. Koza yapmaları için de ayrı bir sergi platformunu da hazırlamak gerekiyormuş. Eğer böyle yapılmaz ise böcekler koza yapmazmış. Tırtıl şeklindeki böcekler bir müddet sonra platforma konan sarıotlara koza yapmaya başladılar. Kozaların toplanmasını müteakip,ham ipek ipliği ve ibrişim durumuna getiren kimselere, yani “kazaz” lara verdik. Kozalardan elde ettiğimiz ipek, artık satılır duruma gelmişti.

İş şimdi, tüccarların vereceği fiyata, kalmıştı. Babam da zaten çokta yüksek bir fiyat, beklemiyorum çocuklar dedi. İnanın adeta şoke olmuştuk. Neden ama dedik. Hepimizin de bu işte bir iş gücü , emek gücü ve maddi manevi hizmeti vardı. Sonra da bunun için çok önemli beklentilerinin olması da doğaldı. Ama böyle bir durumu düşünmek bir yana, uygulamada dahi, bunu beklemiyorduk. Bu durum, bir yer de fiyasko demek değil de acaba ne idi? Babam piyasanın hareketsiz olduğunu, yetkili kişilerden de öğrenmişti. Görücüye çıkan malımız için sabırsızlıkla beklemeye başlamıştık. Bu hal böyle devam ederken, tüccarlar babamla konuşmuşlar ve nakit yönünden olumsuz görüşler beyan etmişlerdi. Babam’a malınız çok güzel, iyi ama(!) demişler, “ya düşük fiyat nakit para, ya da yüksek fiyat uzun taksitle,” alabiliriz önerisini getirmişler. Piyasada yaprak kıpırdamaz iken, biz de paralarımızı, ilerisini göremediğimiz bir piyasaya yükleyemeyiz? Bunun için bizi de çok görmeyin! Böyle durumlar hem bizi riske eder hemde sizi,diy.orlar. Sana nasıl yüksek para verelim demişler. Babam da biraz daha derin düşünebilmek amacı ile kendilerinden, iki- üç günlüğüne bir süre istemişti. Eve geldiğinde hır desek ağlayacak bir durumda idi. Meseleyi, bizlere etraflıca ve sabırla anlattı.

Aslında parasal durumumuz , had safhadaydı. Satış için iki seçeneğimiz vardı! Ya taksitle satış, yada peşin, yani “düşük fiyat’”a satış yapacaktık. Taksitle vermesine vereyim ama, ya paramızı ödemezlerse, sonra ne yaparız edişesi hakimdi, babamda. Bu endişesi babamı, gerçekten bir hayli sarsmıştı. Peşin satışı tercih ederim diyeyim ama, bu seferde bunca emeği, bunca sıkıntıyı, bunca çileyi, öyle ise biz neden çektik diyordu. Kısacası, sizin anlayacağınız, babam da ne yapacağını bir türlü bilemez durumdaydı. Öyle bir ikilemle başbaşa kalmıştı ki bu durumda siz olsanız ne yapardınız? Diye sormak geçiyordu içimden. Babam, nihayet kararını verdi. “Peşin para düşük fiyatı kabul etti.” Korkulu rüya görmektense, uyanık yatalım daha iyi, dedi. Aslına bakarsanız, bu işten pek karlı çıktık da sayılmazdı.

Ama hiç yoktan eve bir huzur ve dinamizm gelmişti. Yani, satış şartlarını tam bilemediğimizden, istediğimiz kazancı da tam elde edemedik. Biz ipek böceği işine böyle girdik ve bir kaç yıl daha ayni minval üzere devam ettik. İpek böceğinden artan zamanlarda da, kimseye muhtaç olmamak üzere, başak da topladık. Yaptığımız iş, başak toplamakla birlikte, harman yerindeki hububatın taş ve toprakla karışık kalıntısınıda topluyorduk. Babam buna hep “afara”cılık derdi. Buradan elde ettiğimiz afaranın, taşını toprağını ayıklayıp, buğday ve arpa tanelerini değirmende öğütmek, suretiyle, kendi ekmeğimizi, bir yerde, taştan çıkarmış olduk. Erkek kardeşlerim için sorun yoktu ama kızkardeşim ne olacaktı. Babam ve annem okutmak taraftarı değildiler. Ancak, ben bastırıyordum okutalım diye. Hiç olmazsa liseyi bari bitirtelim diyordum. Babam da, utana sıkıla üzülerek, imkanlarımız el vermiyor oğlum, dedi. Bir baba olarak içim, içimi kemiriyordu benim. Bunu ancak siz ileride evlat sahibi olunca, daha iyi anlarsınız. Ben arzu etmezmiyim hiç, kızımı şöyle bir devlet kapısında görmeyi? Benim için büyük onur olurdu ama, olmadı işte. Diğer erkek kardeşlerimde ilkokul sonrası birer birer bakırcı ,demirci ve yorgancı da çalışmaya başladılar. O günün geçerli meslekleri bunlar kabul ediliyordu. Onların babama verdikleri haftalıklarla da tam olmasa bile, babam biraz daha rahatlamıştı. Bunada şükür deyip idare edip gidiyorduk. Ama kardeşlerime verilen ücretlerin düşük olması hepimizi üzüyordu.

Yıllar sonra bir ara kapımız çalındı. Arkasından da, bir surprizle karşılaştık. Komşularımızdan biri olan  Hasanbeyler, bize geleceklermiş. Hayrola dedik. Bayram değil, seyran değil, acaba ne iştir demeye kalmamıştık ki, mesele anlaşılmıştı? Kardeşim, Oya için geliyorlardı.Kız evlat! Annemin babamın eli ayağı olan has evlat. Hayatı ülkemin geleneğine, kurban edilen kız evlat. Yaşı 15’ i doldurdu mu,ver kocaya gitsin, diyorlardı büyüklerimiz. Çevremdekiler de, annem de bu yaşlarda evlenmişlerdi hep. Zihniyet bu olunca bizi kim dinleyecek kim teselli edecekti ki? Kendi kendime kahroluyordum. Acaba diyordum, daha düne, kadar öff bile demediğim anne ve babamla ters mi, düşecektim! Bir kez daha kardeşim için aileme ricada bulundum, söz vermeyin, gelin okutalım dedim. Kendimizi zor doyuruyoruz baksana, nasıl idare ederiz, nasıl okuturuz, dediler. Ama Nuh dediler peygamber demediler. Karşı aile varlıklı ve hatırı sayılan ailelerden biri olunca iş koptu ve körpecik kız kardeşim için söz kestiler!..

Ahh ahh, nereden nereye gelmiştik Şöyle bir olup bitenleri, gözümün önüne getirdim. Küçümsenmeyecek bir yaşam tarzımız vardı. Sonra ne oldu? Savaş yıllarının ekonomik krizi, ipek böcekçiliğine geçiş, sonra başak toplama, daha sonrada kardeşime söz kesme! İşte olanlar buydu! Daha da ne olacağımızı önceden bilemeden hayatın yürek burkan “acılarla geçen günler”ini yaşıyorduk?

“Hayat bu, herkes için bilinmeyenlerle dolu”. Gelecek günlerin, kime ne getireceğini, kimden ne götüreceğini hiç kimse önceden bilemezdi ki! diye düşünüyordum! Bu konuda, babama hak vermiyor da değildim ama, kızkardeşimi okutmalıydık bence. Bunu bir türlü içime sindiremiyordum. Çünkü çok zeki ve çok çalışkan bir öğrenciydi! Hocaları dahi, kızınızın yüksek bir başarı durumu var, aman yazık etmeyin diyorlardı. Babama gelince; bu çetin şartlarda, tek başına yedi nüfusa bakmak kolay iş de değildi. Gene de bravo diyordum. Ama kız kardeşime her pahasına olursa olsun söz kesmiyecekti. İşte bunu bir türlü hazmedemiyordum.

Adamcağız bunun altından kalkabilmek için nelere katlanmıyordu ki. Biz olsak ne yapardık acaba? Günlerce hep bunu düşündüm. Büyüklerimizin üç çocuk, beş çocuk diye, sık sık pederşahi ailelerden bahsetmelerine ve halkımıza bu yöndeki telkinlerine, ben asla katılmıyordum. Bakınız babamın durumuna, bu kadar iyi iken, bir ekonomik kriz nedeniyle, neler yaşadığımızı hep birlikte tanık olduk.

Bütün bu, gayrimüsait şartlara rağmen, nasıl olurda üç- beş çocuktan bahsedebilir ki. Mali durumun çok çok iyi olur, bunu anlarım ve saygıyla karşılarım. Ya olmazsa? O çocuklar, “kula köle mi?” olsunlar ? Şimdi bu kalabalık nüfusta ben ne yapayım ki, söylermisiniz ağabey?dedi. Yük benim üzerimde dönüyor, fakat beni kaale alan yok. Ama, Yaman hem ağlıyor hem de anlatıyordu. Yaman’ın bu durumuna en fazla üzülenlerden biriyim. Olayları dinledikten sonra inanın bende kahroldum!

İşte benim durumum ortada ağabey, yuvamız, kardeşlerimiz, anamız babamız derken, beni hiç düşünen olmadı ve bu hengameden ben de payımı aldım! Ne çocukluğumu yaşayabildim, ne de gençliğimi! Halen daha, içimde bir uktedir benim bu durum. Parklarda, bahçelerde cıvıl cıvıl, temiz giyimli çocukları görünce, yüreğimin sızladığını hep duyar gibi olurum. Şartlarımız zorda olsa okumaya çalıştım. Ancak, eski adı Erkek Sanat Enstitüsü’ olan, okulun Sıhhı Tesisat bölümünü, bitirdim. Komşularımızın, mali yardımları da olmasa yerimiz de sayacaktım. Ben de gönlümce daha yükseğini gitmek isterdim ama, bu şartlarda benim böyle bir imkan bulmam oldukça zor ve külfetliydi. Bunun bilincinde idim. Zira yardım edecek kimsem de yoktu. Bunu adım gibi biliyordum. Ben, zaman zaman şükrederim de. Beterin de beteri vardır derler ya, aynen katılırım, bu sözlere. Çalışmaya karar verdim hemen. Piyasadaki ustalar çok cimri ve kurumsal değillerdi. Sabahın yedisinden, akşamın dokuzuna kadar, çalış babam çalış, verdikleri çok cüz’i bir haftalıktan öteye geçmiyordu! Ne sigortan var nede iş güvencen? Patronun iki dudağı arasına sıkışıp kalmışsın. Şehrin içinde dolaşırken bir yer gösterdi arkadaşlarım bana! Burası var ya dediler evet, dedim bizim patronun malıdır. İşte gördük, tahmini olarak, yüzölçümünü hesaplamakta da güçlük çektik. Daha bilmediğimiz neler vardı kimbilir neler. Bize gelince üç kuruşa talim ettiriyorlar, kendileri ise telaffuz edemiyeceğimiz değerdeki mülklere sahiptiler! Adalet bumuydu veya adalet bunun neresindedir ki, Allah aşkına?. Yüce Mevlâ sana, daha da çok versin gözümüz yok ama, biz çalışanlarının da emeğinin karşılığını, ne olur sende biraz artır ve katkıda bulun! Çalışanlarınızın da biraz olsun yüzleri gülsün? Ama bunu yapacak, işletmeci veya patron nerede? Devletin kurumsal işyerlerinde, giriş–çıkış saatleri belli, yapacağın iş belli, sosyal hakların garanti altına alınmış. Burası öyle değil ki. Adam, seni öldüresiye kadar çalıştırıyor, sonra da karşılığında verdiği para çok komik! Rahatsızlığından dolayı, uzun süre evinde kapanıp kalmış, evli ve iki çocuklu bir arkadaşımız, ilaç parası için beş kuruş dahi bulamamış. Bizlere haber göndermiş. Bana yardımcı olun ne olur diye! İlaçlarını, biz arkadaşları olarak kendi aramızda para toplayıp aldık. İşe gidemeyince de patronu, nerde bu arkadaşınız bile dememiş. Ne yer, ne içer diye soran bile olmamıştı, diyorlar dı arkadaşımız. Beş parasız kalan bu gibi arkadaşlara yine biz kendi ve diğer arkadaşları sahip çıktık. Bu tür işyerlerinde, hasta olamazsın, burada çalışırken, dışarıda işin çıkmamalı, çıkarsa izin alamazsın, vermezler. Eğer izinsiz gidersen, kendini kapı dışında bulursun. Bunlar hiç, unutulmamalıdır! İnsan bu, zaman zaman izine de ihtiyacı olur. Bazı şeyleri hoş görmekte bir erdem’dir.

Bu nedenlerden dolayı bizlere yardımcı olmayan, böyle işyeri sahiplerine kırgınımdır hep. Patronun biri, fabrikamın kapısına, ilan astım! İşçi aranıyor, eleman aranıyor diye! Tam bir ay oldu! Müracaat eden kimse de çıkmadı ve hiçte gelen olmadı diyor! Nasıl gelsinler be adam, sen onları adam gibi çalıştırmıyorsun ki? Ne emeğe saygınız var nede çalışana? İşte bir hasta arkadaşımızın durumundan aşağı yukarı kısa bilgiler vererek, içine düştüğü badireli durumları anlattım. Bu durumda sana, daha iş için gelen, olur mu? Bir anket yapılsa, patronlar inanın, sınıfta kalırlar. Mutlaka iyileri de vardır.Onları tenzih ederim Elleri öpülür, ona bir şey diyemem! Ama genelde, işçilerini hiç umursamazlar! Bu durum Türkiyede, bir patron realitesidir veya bir patron sultasıdır. Bu böyle biline!

Bu ekonomik kriz yalnız bizi değil, millet olarak bütün aileleride yaraladı. Ben de sırf ailemi ayakta tutabilmek için nasıl bir mücadele içerisine girdiğimi, ailem ve mahallemdekiler dahil, bütün herkes bilir. Ama, gönlüm de dağlar kadar yücedir, o başka! Bu arada sanatkar işçi olarak, bir inşaatta, sıhhi tesisat işi, buldum. Götürü’ye aldım işi. İşim de çok ağırdı. İn aşağıya, çık yukarıya, elemanın da olmayınca bu yorgunluğa nasıl dayandığımı bende bilmiyorum. Çünkü eleman tutacak param dahi yoktu. Dayanmaya çalışıyordum Allah güç kuvvet verdi işte. Akşamları eve geldiğimde, her yanım dayak yemiş gibi, ağrılar içinde sızlıyor ve ben de bu acılar, içinde kıvranıyordum! Durumum için üzülmesinler diye de, aileme dahi haber vermiş değildim. Bunca sıkıntılar içerisinde, onları rahatsız etmek, bana yakışan bir durum değildi. Bu tesisat işinde başarılı da oldum.

Yaptığım işi diğer tesisat ustalarıda çok beğendiler. Ben bu işi patronun birisinden devralmıştım. Patrona hemen haber uçurup bir de siz görseniz iyi olur demişler. Patron daha yapılan işi görmeden, bizimle çalışırmı acaba demiş. Olumlu cevap vermedim. Çok ağır şartlarda yaptığım işin parasını dahi, bana tam yirmiyedi gün sonra ödeyen bu adamlara, daha ne söylenir ki?

Şimdi gördünüz mü patron zihniyetini. Dedim, kendi kendime? Demekki anlattıklarımız, boşuna değilmiş. Ailem aldığım bu ücreti duyunca çok sevindi Paranın büyükçe bir kısmını babama, diğer bir kısmını da anneme, verdim. Tabii evlat parası bu diye de çok çok sevindiler. Bende bundan dolayı inanın çok mutlu oldum. Onların hayır dualarını da aldım. Artık bu durumdan fazlasiyle memnun olmuştum.

Ama, büyük evlat olmanın bedelini de çok çok ağır ödedim. Bence bu böyle olmamalıydı? Büyüklerimin bana bir sözü vardı. Özellikle babam, bunu sık sık tekrar eder dururdu.

- Bak oğlum!“Hiç kimse, başarı merdivenlerini elleri cebinde tırmanmamıştır, hayatın düsturu da budur,”derdi. Bizim başka kimsemiz de yoktu ki, bize yardımcı olsun?.. Bu konuda babamı yalnız bırakmamak için herşeye katlandım. Onu sıkıntılar içinde bırakmak bana göre etik değildi ve ben bunu yapamazdım. Kaderimizin böyle olduğunu kabul etmekten başka, çarem de yoktu.,Yine de çalışırsam bu kaderin, değişebileceğini, inanıyordum. Çalışmak, çok çalışmak.Anneler, babalar, bu hususları çok iyi bilmeli, evlatlarına eşit davranmalı ve bu büyüktür diye de, ona çok fazla yüklenmemeli, onu da kıymamalıdırlar! Bir babama, bir de kardeşlerime, yardımcı olacağım diye canım çıkmıştı. Bütün bunlara karşılık, tek tesllim babamın ve kardeşlerimin gülen yüzleri olmuştu!..

Arkadaşım Yaman’ın başından geçenleri, herhangi bir kelime ve cümle ilave etmeden, aynen yazdık. Yazımızda değinilen konulara da, yakinen tanık oldunuz. Yaman hikayesinin sonunu, devam ederek şöyle deyip bitiriyordu. Size anlattığım bu olayda, biliyordum ki, ailemin bana bir kastı ve bir kusuru yoktu. Ama, harcanan ben olduktan sonra neye yarardı ki?

Şimdi burada suçlu kim? Pederşahı aile düzeni mi, ekonomik kriz mi, yoksa evin en büyük çocuğu olmak mı? Ne dersiniz?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 410
Kayıt tarihi
: 19.02.13
 
 

Ankara, Tekniker Yüksek Okulu Makine Bölümü mezunuyum. 1941 doğumlu olup, emekliyim. Günde mutlak..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster