Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Temmuz '12

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
114
 

Açılımın açılımı

Kısa süre önce “Kürt Açılımı” adıyla başlatılan, çok geçmeden “Demokratik Açılım” adı verilen ve nihayet “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” adında karar kılınan sürecin rüzgarına kapılmış gidiyoruz. Deyim yerindeyse dalgalarla boğuşan sorun yüklü gemi gibiyiz. Kaptan yüklerin ağırlık yaptığını, bir kısmını denize dökmek gerektiğini, aksi takdirde limana güven içinde ulaşmanın mümkün olmadığını söylüyor. Yolcuların bir kısmı kaptanın doğru söylediğini, isteklerini yapmaları halinde kurtulabileceklerini düşünüyor ve umutlanıyor. Ancak yolcuların bir kısmı her nedense (?) bu görüşe karşı çıkıyor. Kısacası batma tehlikesine bir de çatışma sorunu ekleniyor. Ancak gemi kaptanı geri adım atmıyor. Görünen o ki; geminin akıbeti belli değildir; belli olan tek şey bütün yolcuların aynı akıbeti paylaşacağıdır.

Açılım sürecinde sonuç ne olursa olsun aynı akıbeti paylaşacağımız gerçeğini hatırlatmak amacıyla yaptığım gemi benzetmesini kenara bırakıp, gerçek gündemimize döndüğümüzde; açılımı ilan eden iktidarın, ülke gemisinde olduk olalı var olan, ancak bu güne kadar bir tanesini bile çözme becerisi gösteremediğimiz sorunlarımızı toptan çözme iddiası ile ortaya çıktığını, karşısındaki güçlü muhalefete rağmen, “arkasında güvendiği dağlar var” dedirtecek şekilde gayret gösterdiğini görüyoruz. Örneğin bir yandan “Kürt Sorunu”na, diğer yandan Mahmur Kampı ve Kandil Dağı’na çareler arandığına; bazen Alevilerin, bazen azınlıkların gündeme getirildiğine; bir yandan muhtelif çetelerle mücadele örnekleri verildiğine, diğer yandan “Ergenekon Davası”na devam edildiğine; bir taraftan Avrupa Birliği’ne üye olma girişimleri sürdürüldüğüne, diğer taraftan Ortadoğu Ülkeleriyle dostluk köprülerinin kurulduğuna; bir yandan “Kıbrıs Sorunu”na kalıcı çözüm arandığına, diğer yandan Azerbaycan’ı da ilgilendiren Ermenistan ile diyalog girişimlerine hız verildiğine; bazı ülkelerle vize kaldırma ve ticaret hacmini arttırma anlaşmaları yapıldığına, asla olmaz denilen Kuzey Irak ile sıkı bir diyalog ve işbirliğine gidildiğine (?); kuvvet komutanlarının darbe girişimi iddiası kapsamında ilk defa savcı karşısına çıkarıldığına, suç işlemez sanılan bazı elitlerin “Ergenekon Davası” kapsamında cezaevine gönderildiğine; bütün bunların yanında vay be dedirten yerlere bile el atıldığına hep birlikte tanıklık ediyoruz.

Tanıklık ederken bu filmi daha önce de gördük dedirten gelişme ise;  partilerin birbirlerini demokratik bir anayasa yapmaya davet etmek yerine, mevcut anayasa ile çözüme ulaşması mümkün olmadığı tecrübelerle kanıtlanmış sorunlar çerçevesinde toplumu, açılım yandaşı ve açılım karşıtı olmak üzere ikiye bölünmeye ve birbirlerinin analarını ağlatmaya davet etmeleri, gerek basının, gerekse aydınların büyük bölümünün partilerin bu tehlikeli davetiyelerini dağıtmakla iştigal etmeleridir. Daha beteri ise; gerek siyasi parti liderlerinin, gerek basının, gerekse aydınların verdiği mesajlarla şekillenen algı, duygu ve mantığı arasına sıkışmış halkın ne yapacağı belli olmayan bir hale gelişidir.  

Peki; ne oldu da, olduk olalı var olan ve bu güne kadar hiç birini çözme becerisi gösteremediğimiz sorunlarımızı toptan çözme gayreti içeren bir sürece girdik? Örneğin başımıza bir saksı mı düştü; yoksa gökten bir vahiy mi indi; ya da toplumsal yapımızda veya yönetim biçimimizde sorun çözme becerisi kazandıran bir değişiklik mi oldu?

Bugün “Kürt Açılımı” “Demokratik Açılım” “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” gibi nitelemeler sorun çözmek için gerekli olan milli birliğe sahip olmadığımızın resmi itirafları değil midir?

Peki; bu resmi itiraflar, ne mevcut anayasanın, ne anayasanın kuru kalabalık haline getirdiği toplumsal yapının, ne de toplumsal yapının zemin hazırladığı partilere dayalı yönetim sisteminin halkın farklı kesimlerinin güç birliği yapıp, sorunlarını kendi irade ve iç dinamikleriyle çözmesine uygun olmadığı anlamına gelmez mi? Bugün toptancı usulü ele alınan yıllanmış sorunlar ve açılımla birlikte başlayan kutuplaşmalar bu gerçeğin kanıtları değil midir?

Gerçek şu ki; partiler marifetiyle birçok cepheye bölünmüş toplumsal yapımız “Bu topraktan çanak olmaz” dedirtecek haldedir. Yani açılımın, halkın ortak iradesiyle ortaya çıktığını söylemek mümkün değildir. Bu da açılımın bir başka gücün eseri olduğu anlamına gelmektedir. Zaten yetkili makamların bu işte uluslar arası güçlerin de çıkarı var anlamına gelen “Uluslararası konjoktür de uygundur; fırsatı kaçırmamak gerekir” şeklindeki beyanları da bu tespiti teyit etmektedir. Dolayısıyla açılımı ülke sınırları içine hapsetmek, açılıma ulusal ölçekli düşünce ve geleneksel davranışlarla yaklaşmak doğru değildir. Doğru olanı, açılım alanı ve çevresinde uluslar arası güçlerin açılıma destek vermesini gerektirecek herhangi bir gelişmenin yaşanıp yaşanmadığına bakmaktır. Aslında neler olup bittiğini anlamak için üstün bir gayret göstermeye de gerek yoktur; çünkü açılımın enerji koridoru haline geldiğimiz bir zamanda ortaya çıkışı bir sır değildir. Kaldı ki komşu Irak’ta işgal sonrası ortaya çıkan büyük yatırım fırsatlarının ve bu ülkeyi Dünya’nın üçüncü büyük petrol üreticisi haline getirecek yeni petrol sahalarının açılacak olmasının hem ulusal, hem de küresel sermayeyi nasıl harekete geçirdiği herkesin gözleri önünde cereyan etmektedir. Belli ki komşu Irak’ta işgal sonrası yapılan ve petrol sahalarının açılışından sonra yapılacak olan yatırımlar ile yansımaları ulusal sermaye ve ortaklarını fazlasıyla ilgilendirmektedir. Ancak devasa yatırımlar yapılan ülkemiz ve komşumuz Irak’ta sermayeyi rahatsız edecek derecede çatışma yaşandığı da ayrı bir gerçektir. Yani açılım alanında sermayenin kurallarıyla örtüşmeyen bir durum söz konusudur. Bilindiği gibi sermayenin altın bir kuralı vardır. Güvenli olmayan yere yatırım yapmaz; biz ve Irak gibi çatışması bol ülkelerde hiç yapmaz; daha önce yapmışsa da kaçar; çünkü tesislerine sabotaj yapılabileceği korkusu yaşar. Ama gel gör ki bugün gerek ulusal sermaye, gerekse küresel sermaye çatışması bol ülkemizi enerji koridoru, komşu Irak’ı da yatırım alanı haline getirmiştir. Belli ki bundan daha karlı, daha uygun bir yol bulunamamıştır. Dolayısıyla buradan kaçmaları söz konusu değildir. Doğal olarak yapabilecekleri tek şey (B) planını devreye sokmaktır. Yani çatışmalı ortamdan kaçma yolları bulamıyorsan, çatışmaları bitirme yolları bulacaksın. Kanaatim o ki bugün açılım adı altında yapılanlar (B) planını uygulamaktan başka bir şey değildir. İşte açılım sürecinde görülmesi ve değerlendirilmesi gerekenler bunlardır; çünkü bu gelişmeler hem ulusal hem de küresel sermayenin açılım alanında büyük yatırımlara imza attıklarını, bu yatırımlarını çatışmalardan koruma ihtiyacı içinde olduklarını, dolayısıyla çatışmaları bitirme ağırlıklı açılıma destek verme durumunda bulunduklarını ortaya koymaktadır.

Kısacası açılımın öncelikli amacı, açılım alanındaki yatırımlarını çatışmalardan korumak isteyen ulusal ve küresel sermayenin güvenlikle ilgili taleplerini yerine getirme gayretlerinden başka bir şey değildir. Halkı ilgilendiren açılım başlıkları ise, sermayenin güvenliğiyle ilgili taleplerine uyum sağlamak amacıyla atılması zorunlu adımlardan başka bir şey değildir. Özetle: Evin KİT’lerle oynayan zengin çocukları büyümüş ve zengin evlilikler yapmıştır. Artık evin içini ve çevresini kendi ihtiyaçlarına göre düzenlemek, değerli çeyizlerini çevredeki yaramaz çocukların kavgalarından korumak istemektedirler. Belli ki bu isteğe karşı çıkanların ağzına biber, uslu duranların ağzına ise birer parmak açılım balı sürülecektir. İşte bütün mesele budur.

Eğer bu teşhis doğru ise, yakın bir gelecekte muhalif medya mensuplarının veya muhalif medya kurumlarının açılımdan yana ağız değiştirmesi veya el değiştirmesi,  hemen ardından muhalefetin gün geçtikçe daha yumuşak bir tavır içine girmesi sürpriz olmayacaktır; çünkü söz konusu devasa yatırım sahipleri bunu başarabilecek güçtedir. Dolayısıyla açılım süreci biz istesek de, istemezsek de yürüyecektir; iktidar değişse bile yürüyecektir; çünkü iktidar gibi diğer partilerin de patronlarına karşı çıkması mümkün değildir. Ancak süreç yürüyecektir şeklindeki sözlerimden açılımın arkasındaki güçlerin demokratik bir anayasa yapmak istedikleri anlamı çıkarılmamalıdır; çünkü gerçek bir demokraside insanların suni farklılıklarını yarıştırma ve çatıştırma imkanı yoktur. Farklılıkları yarıştırma imkanı olmayan bir alanda siyasi partilerin yaşama şansı da yoktur. Bu da sermayenin sömürü araçlarından birini kaybetmesi, daha doğrusu medya ve partiler üzerinden gerçekleştirilen sömürü düzeninin çökmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla sermayenin, her bir cephesini kontrol altında tutabildiği çok cepheli mevcut toplumsal yapıyı, sömürüye karşı çıkabilecek güçlü ve tutarlı demokratik bir toplumsal yapıya dönüştürecek bir anayasa yapılmasına izin vermesini beklemek saflıktan başka bir şey değildir. Samimi inancım o ki, mevcut şartlarda ihtiyaç duydukları sükuneti sağlayacak düzenlemeler yapmaktan öteye gitmeyeceklerdir.   

Dolayısıyla “Analar Ağlamasın” kod adlı açılım sürecinde yapmamız gereken şey birbirimizin anasını ağlatma pozisyonu almak değildir; yapmamız gereken, dillerimizin ve kulaklarımızın açılmasına vesile olan açılımı, sorun yaratma kaynağı olan toplumsal yapımızı düzeltme fırsatına dönüştürmektir. Bunun da tek yolu partisiz bir yönetim modeli geliştirip uygulamaya koyma mücadelesi vermektir; çünkü dili, dini, ırkı farklı kesimlerin her birini çatıları altında ayrı, ayrı örgütleyen, onları yarıştırıp çatıştıran, her bir kesimi diğer kesimler için tehdit unsuru haline getiren ve bunun sayesinde varlığını devam ettirebilen siyasi partilerin olduğu bir yerde, halkın beslenme, üreme ve can güvenliği gibi doğal ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik ortak amaçlar etrafında toplanması, madde ve insan kaynaklarına sahip çıkabilecek güçlü, tutarlı ve demokratik bir toplumsal örgütlenmeye sahip olması mümkün değildir; tıpkı bu güne kadar olmadığı gibi. 

Son söz: Maskeli bir şekilde gündeme getirilen sürecin sonunda sorun yüklü ülke gemisi limana ulaşacaktır; hem de ayrıcalıklarını kaybedeceğini düşünen yolcuların açacakları yeni yaralara rağmen ulaşacaktır. Ancak havalar değişmeden tekrar yola çıkabileceğini söylemek ne yazık ki mümkün değildir. 19.01.2010

M.Salih EKİNCİ 

www.partisizyonetim.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 4
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 89
Kayıt tarihi
: 26.06.12
 
 

1954 yılında Batman’ da doğdu. İlk ve ortaokul öğre-nimini Batman’da tamamladı. 1969 yılında yatı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster