Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Ocak '13

 
Kategori
İstanbul
Okunma Sayısı
291
 

Adalar özlemi bende nasıl başladı?

Adalar özlemi bende nasıl başladı?
 

Bu bencil yazımda da anılarıma, özlemlerime ve bazı beklentilerime değineceğim. Yıldan yıla anladım ki geçmişimiz bizi bırakmıyor. Anılar, özlemler, çatışmalar, tasalar, tasarılar ile dolu bin bir düşünce içerisinde yüzüyoruz ömür boyu. Bütün bu oluşumlardan kendimize nice dersler de çıkartarak maddi ve manevi alanlardaki varlıklarımıza büyük bir dirençle bağlanıyoruz. İlk olarak on yıl önce Bir yay gibi gerilerek, başlıklı çocukluk anılarımdan bir kaçını, Geç Hitit Çağı yerleşimlerinden Karatepe Kazılarını, Adana’nın doğuşunu ve Osmanlıların 1860’larda Çukurova’da giriştikleri uygarlaştırma (iskân) çabalarını yazmıştım.   

Bir adaya gitmek deniz kıyısında yaşayan herkes için büyük bir özlem olmalı. Sizden uzaklarda bir ya da bir kaç tepecik görüyorsunuz denizin içinde. Issız, yemyeşil, durgun, küçücük gizemli bir adacık var karşınızda. Yeşilçam filmlerinde de görmüş olduğum gibi yakınlarından küçük kayıklar ile eğri bacalı beyaz gemiler geçiyor olmalıydı usul usul.

İlkokul ve ortaokuldaki bazı kuru bilgiler ile atlastaki bazı bilgilerim dışında 1968’in Haziran ortasına kadar ada nedir, ne değildir bilmezdim. Bana göre bir ada değişik içerikli yoksunlukların yaşandığı, az insanlı, ıssız ve yağmurlu bir yer olabilirdi. Bence filmlerde görüklerimiz ile gerçek ada arasında çok büyük farklar olmalı idi. Yine de bir adaya giderek orada nasıl bir hayat yaşandığını öğrenmek tutkum da beni hiç bırakmadı.

Ne oldu ise otuz beş liseli olarak İstanbul’a girerken içinden geçtiğimiz karanlık bir tünelden sonra solumuzda karşımıza çıkıveren Marmara Adalarını görünce oldu. Birgün yolda giderken birden bire İstanbul Adalarını görebilecğim aklımın ucundan bile geçmemişti. Belki atlaslarda bu konuda az çok ip ucu olsa bile o an için bunu yerli yerine düşünemiyoruz. İşte o sırada otobüsteki herkes birbirine az ötemizdeki denizin içinde yeşillikler içerisinde badanalı kiremitli evleri ile Prens Adalarını göstermeye başladı. İstanbul gezimizde adalara da gitmeye karar verdik ossaat. Abid Önyurt’un yönetiminde bir de ‘Ada sahillerinde dolaşıyorum, yitirdim yarimi aranıyorum’ şarkısını söyleyince bizdeki ada özlemi iyice kabarmıştı. Görülmesi gereken yerlerden biri de yanışımızdaki gizemli adalar olacaktı. Kıbrıs Adası ile dünyanın diğer bazı büyük adalarını atlastan tanısam da hiç birine ayak basabilmiş değildim. O çocukluk yıllarımda anladım ki bütün kara parçaları denizler üzerinde yüzen büyüklü küçüklü birer ada imiş.

Ne yazık ki Topkapı’ya iner inmez üçer beşer dağıldığımızdan ve İstanbul’un büyüsüne kapıldığımızdan Bizans’tan kalan Prens Adaları’na gidemedik. Önce Osmanlı atalarımızın anıt eserlerini dolaşmaya başladık her yerde. Onların görkemine baka baka başımız döndü, desem yeridir. Özellikle Üsküdar’da Atikvalide Camii yakınlarında, öğrenci yurduna dönüştürülmüş olan  eski bir medresede kalınca Osmanlı’nın büyüsü bizi bırakmadı.

İstanbul’a gelişimizin üçüncü günü girdiğimiz üniversitelerarası sınava ise ‘ipe un serercesine’ katılıp çıkmıştık bir anda. İsmail Kıllıoğlu, Osman Sarı ve bendeniz gecelerimizi uykusuz, gündüzlerimizi de gezerek tozarak geçirmeye çalıştık. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur, denildiği gibi adaları da karşımızda göremediğimizden o yeşillikler içerisindeki adalara ayak basamadık bir türlü. İstanbul kazan biz kepçe, dolaşıp durduk arta kalan dört gün boyunca. O günden sonra Marmara Denizi içerisindeki o dört ada benim için ulaşılması gereken birer özlem alanı oldu.

İstanbul’dan Osmaniye’ye doğru yeniden gördüğüm  uzaktaki o küçücük dağ tepeciklerinin denizdeki birer uzantısı olan yeşil adaları günübirlik de olsa birgün tek tek gezeceğimi koymuştum kafama. Adalarda yaşayanların nasıl bir yalnızlık içinde bulunduklarını ancak doyasıya balık yiyebileceklerini de düşündüm bir ara. Oysa böyle bir düşün gerçekleşebilmesi için bir yüksek okulu bitirdikten ve yedek subaylığın peşinden de bir işe girmem gerekiyordu.  En az altı yedi yılımı alacak olan bu süreçlerden sonra belki bir gün benim de küçük dayım Mehmet Ali Fiskeci  gibi önce İstabul’a sonra da o yeşil adalara gidebilmem mümkün olabilecekti.

Amerikalı bir yıldız kadar yakışıklı olan ve çok güzel giyinen sevgili dayım 1961’de komşumuzun büyük oğlu Hallo Mehmet ve iki arkadaşı ile birlikte on beş gün kadar kaldığı İstanbu’lu anlata anlata bitiremezdi. Ona göre İstanbul Asya ile Avrupa topraklarında kurulmuş olan dünyanın en güzel şehirlerinden biri idi. 1453’te Fatih Sultan Mehmet çok büyük bir çaba ile Bizansı yıkarak o toprakları almasa imiş hiç bir padişahın gücü yetmezmiş onu feth etmeye. Haydarpaşa’da trenden indikten sonra gördükleri dev bina ile İstanbul Boğazı, Adalar, Kız Kulesi, Galata Kulesi ile Tokapı Sarayı  onu çok etkilemişti.

Özellikle yerlere tükürmenin suç sayıldığı İstanbul’un temizliği, anıt eserlerin ve arabaların çokluğu yanında İstanbul Boğazı’nda gemilere binerek katıldıkları gezilerinin güzelliğini anlatırdı. Taksim’deki Atatürk Anıtı önünde çektirmiş olduğu iki fotoğrafı ile arkadaşlarının oradaki toplu fotoğraflarını hiç unutamam. Anlattığına göre o da çok istemiş olsa bile Adalar’a gidememişti. İkinci gidişinde Adalar başta olmak üzere Büyükçekmece ile Çamlıca gibi yerlere de gideceğini anlatırdı.

Adalar özlemi biter mi hiç? Başlıklı anılarımda anlattığım gibi, ‘ İstanbul’a ilk gittiğim 1968’de uzaktan görüp geçtiğim ancak bir türlü gidemediğim Adalar özlemimi 1979’un Eylül başında giderebilmiştim ancak’. Merhum dayım ise işleri gereğince 1981’den sonra İstanbul’a pek çok kez gitti geldi. 1987 ile 1989 arasında iki buçuk yıl oradaki akrabalarımızın bulunduğu Osmaniye’de özel işinde çalışarak yıllardır içinde yaşamak istediği atalar mirası İstanbul’da bulunmanın tadını çıkartmıştı. Gerçekte Osman Çavuş dedemizin de 2. Abdülhamid Han döneminde yirmi yıl kadar İstanbul’da yaşadığını biliyoruz.

Gelecek yazımda 1972 Eylül ayında başlayan Türk Sineması konulu ikinci İstanbul çıkartmama da bağlı olarak 1976 Aralık ayında TRT Kurumu’na girdikten sonra 1977 yılı sonunda yeniden başlayan İstanbul yolculuklarım boyunca yaşamış olduğum yapımcılık ve yönetmenlik çabalarımı anlatmaya başlayacağım.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 570
Toplam yorum
: 661
Toplam mesaj
: 131
Ort. okunma sayısı
: 1002
Kayıt tarihi
: 14.09.08
 
 

1974'te H.Ü. Sosyoloji ve İdare Bölümü'nü yüksek lisans tezi ile bitirdim. 1976 yılında yapımcı y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster