Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Nisan '12

 
Kategori
Balıkçılık
Okunma Sayısı
1623
 

Adana Yumurtalık balık avımız!

Adana Yumurtalık balık avımız!
 

Kendi tasarımım.


Adana’ya gideceğim 23.30 otobüsü yarım saat rötarla nihayet Mahmutlara geldi.  Yolcuların çoğu uyuyordu. Aralarından sessizce geçip 5 numaraya oturdum. Dirseğimi camın pervazına koyup, başımı sol elimin içine yaslamıştım. Boşta kalan sağ elim, altı numaralı koltukta geniş geniş takılıyordu!

O kadar uykusuzdum ki, bir süre sonra, dönemeçli yollarda sağa sola savrulan arabanın hareketinden, başım bazen cama vuruyor, bazen de sağımdaki koltuğa savruluyordu. Uyku semesi savrulmamak için bir ara kendimi oturduğum koltuğa kemerimle bağlayasım bile gelmişti!

Bir süre sonra gözlerim kapalıyken sallanmadığımı, başımın yumuşak bir yere yasladığımı fark ettim. Anamur’dan, Mersin’e gitmek için yanımdaki boş koltuğa oturan arkadaş, sağımdaki boş koltuğu işgal eden sağ elimi kibarca karnımın üzerime koyup, sessizce altı numaralı koltuğa oturmuş. Aracın o keskin virajlardaki dönüşleri sırasında bende istem dışı başımı yol arkadaşımın omzuna yaslamış bir güzel uyku çekmişim!

Tabi uyandığımda arkadaşımızdan hemen özür diledim. Kırk yaşlarındaki yol arkadaşım; “Yok, abim önemli değil, belli ki çok yorgunsun ve ben seni uyandırmaya kıyamadım dedi. Kendisine teşekkür ettim. Bir süre sonra otobüs hatırlayamadığım bir yerde 30 dakika mola verdi.

Çay kahve ve ihtiyaç molasından sonra yolda yemek için yanıma marketten muz vs alıp koltuğuma oturdum. Yol arkadaşıma ikram etmiş ve birlikte güzel bir sohbete başlamıştık. Kendisi Anamur’un Köylerinden birinde Kooperatif başkanıymış. Bana ürettikleri ürünleri hak ettikleri fiyata satamadıklarından dert yandı. Bu yüzden canı sıkkındı. Ben de kendisine kendiişlerimin durumundan bahsettim.

Bu yaptığım Akdeniz gezisi hakkında kendisine bilgi verdim. Kurduğumuz samimiyetlik sonucu, kendi köylerine gelmem için davet etti. Beni yakın akrabasının tekneyle denize balığa çıkarmaktan çok mutlu olacaklarını söyledi. Bu çok iyi niyetli samimi insanın ısrarı üzerine, bir daha bu tarafa geldiğimde kendisine uğrayacağım sözünü verdim. Tabi ölmez sağ kalırsak,  bir daha ne zaman yolum düşer Allah bilir.

Yurdum insanları beni şu ana kadar hiç şaşırtmadı. Her yerde güler yüzlü ve davetkâr insanları görüyordum. Biz, ülke insanı olarak hep böyleyiz aslında.  Günden güne bizi gerçek kimliğimizden uzaklaştıran, Türkiyenin içine düştüğü ekonomik ve siyasi krizler olsa gerek! Tabi ki bunun için her vatan evladı duyarlı olmak zorunda. Mesela yol arkadaşım Anamur’dan Mersine kadar muavinden kendisine bilet kesmesini istedi, ben buna en az beş kere şahit oldum. Muavin bilet kesmemek için ne kadar geniş davranmış olsa da, yol arkadaşımdan kurtulamadı (!) işte o bilet!

 

Yol arkadaşım bana döndü ve dedi ki. “ Genellikle otobüsler, yoldan aldıkları yolculara bilet kesmiyorlar. Bende bunlara ısrarla bilet kestirip, devletten vergi kaçırmalarına engel oluyorum. Biletimi neden almayayım ki? Bunlar kazanacağına devletim kazansın.” Sevgili dostum İzzet Dinçer seni bu duyarlı davranışın için tebrik ederim.

Mersine geldiğimizde yol arkadaşım bana “ Tekrar görüşmek üzere ağabey, rastgele” dileyerek otobüsten ayrıldı.

 

Saat 08.30 gibi Adana otogarına girdik ve “Olta Pazarı” dükkân sahibi Orhan Avşar arkadaşımızla ile telefonlaştık ve kendisine otogara geldiğimi söyledim. “Tamam, abim beş dakikaya geliyorum” dedi.

 Nitekim sağ olsun beş dakika sonra Orhan kardeşim geldi. Terhis olmuş asker özlemi ile birbirimize sarıldık. (Tabi bizim askerlik süremizin şimdikinden daha uzun olduğunu hatırlatırım :) )  Hoşbeş yaptıktan sonra, hemen Orhan kardeşimin dükkâna gittik ve Allah ne verdiyse kahvaltımızı yaptık.

Olta pazarı, balık av malzemeleri satış dükkânı; küçük ama gerekli malzemelerle donatılmış caddenin şirin, renkli bir dükkânıydı.

 

Yapacağımız balık avı organizasyonuna katılacak arkadaşlar birer ikişer dükkâna gelmeye başladılar ve kendileri ile tanıştım.

 

Adana’dan, Fetihi, Mahmut, Orhan Anamur’dan Gelen Yıldırım ve Selah abimiz ile amatör olta balıkçısı dostlarımızla hafif yağmurlu bir havada, arabalara binmeden önce gideceğimiz yer hakkında görüşüp ortak bir karar aldık.  

 

Tabi ki gitmeden önce içecek ve yiyecek stoku yapmamız gerekiyordu... Mahmut abimiz bol şalgamlı bir dükkânın önünde durdu yiyecek ve içecekler alındı.

 

   

 

 

Nihayet yola çıktık...

Güzel geniş ve trafiği az temiz yollardan şehir dışına çıktık. Orhan Avşar, Mahmut ağabey, Fetihi dostumuz ve ben “Adana’nın yolları taştan sen çıkardın beni beni baştan...” Şarkısıyla birlikte avlanacağımız Yumurtalık bölgesine geldik.

 

 

Yumurtalık termik santralin yakınına bir yere konuşlandık.

Çadır kuruldu, yemek yenildi ve oltalar hazırlandı.

 

Sevgili dostumuz Orhan Avşar’ın önderliğinde sahilde yerlerimizi aldık. Oltalarımızı yemledik.

 

Gez göz arpacık ve yallah; oltalar denize.

 

Söylediklerine göre birkaç gündür Adana’da havalar yağmurlu ve kuvvetli rüzgârlı geçiyormuş. Akşamdan başlayan kuvvetli rüzgâr, yakınımızdaki küçük gölün çamurunu tamamen denize akıtarak, sahili, bulanık ve çamurlu bir hale sokmuş. Hemen hepimiz oltalarımızı İzmir’den özel olarak getirttirilmiş boru kurtları ile yemlemiş, sahilin bulanık ve çamurlu suyu ile buluşturmuştuk! Ancak denize attığımız oltanın kurşunları bir süre sonra, yön değiştiren kuvvetli rüzgâr yüzünden tekerlene tekerlene kıyılıyordu.

Saatlerce esen bu kuvvetli rüzgâr altında; en azından bir balık tutarız diye uğraştık. Rüzgâr ufak ufak yerini yağmura bırakıyordu.  Anamur’dan gelen Yıldırım ve Selah ağabey “hava daha fazla bozmadan” Anamur’a dönmek için toparlandılar.

 

Tekrar görüşmek dileği ile bize rastgele diyerek yanımızdan ayrıldılar...

Biz bu gece buralıydık. Dördümüzü rahatlıkla içine alacak kadar büyük çadırımızı gündüz gözü ile kurduk.

 

Sevgili Orhan kardeşim, havanın azizliğine uğradığımız için oldukça üzüntülüydü. “Böyle olmamalıydı Talip ağabey... şimdiye kadar balığımızı alıp mangala atmalıydık” diyor ve sıkıntıdan yanında getirdiği Süt şişesini kafasına dikiyordu!

 

Bende kendisine “Bu olayı kafana takma, gün doğmadan daha neler olur, siz elinizden geleni yaptınız inanın ben şu ana kadar bu geziden çok zevk aldım” diye kendisine moral veriyordum...

 

Evet, şu ana kadar balık yoktu, hava oldukça rüzgârlı ve ara ara yağmur çiseliyordu. Ama biz, her birimiz bu balık avından müthiş keyif alıyorduk. Zaten Mahmut ağabey ile Fetihi kardeşim evlere şenlik. Bu grup bana okuldan kaçıp kuş avlamaya gittiğim, bazen de zenginlerin bakımlı meyve dolu bahçelerine birlikte daldığım çocukluk arkadaşlarımı hatırlatıyor!

Florya ve şenlik köyde çok iz bırakmıştık zamanında! Sonra alman kurt köpeklerini bağladılar o bahçelere de meyveleri kurtardılar :)

Yaklaşık 1300 kilometre yol gelmiş ve zaman tünelinde çocukluk arkadaşlarımı bulmuş gibi mutlu ve keyifliydim.

Gezi rotamı balık hevesimin çizdiği doğrudur... ama bütün mesele “balık tutmak” değil tabi. Asıl mesele o küçük yaramazların bize lütfettiği sosyallik içinde, merak ettiğimiz dostlarımızı arayıp bulmak ve onlarla bu güzel hisleri paylaşmaktı önemli olan.

Şu ana kadar da bu gezide hep onu yaptım. İzmir’den Adana’ya kadar yanına uğradığım tüm arkadaşlarım, benim çocukluğumdan kalan tatlı bir hatıram gibiydiler!

Saatler ilerlemiş, yağmur daha da hızlanmıştı. Takımları kurulu bırakıp çadırımıza girdik. Dışarıdaki gök gürültüsü ve sağanak yağışlar bu gece bize oldukça korkulu anlar yaşattı. Yağmur şiddetini öyle arttırmıştı ki; çadırın kenarından akan sel suları bizi denize taşıyor gibiydi. 

Kimbilir belki de “Hababam sınıfı“n da olduğu gibi, seller bizi denize, deniz de bizi sürüyerek Kızıldeniz’e taşıyabilirdi. Sabah çadırımızın fermuarını Mısırlı bir Arap açıp “Esselamu Aleyküm kardeşler hoş geldiniz” derse ne yapardık?

Bu havada çadırdan dışarı çıkmak için insanın ya deli olması ya da delirmek üzere olması gerekirdi! Sonunda Mahmut ağabey de bir kıpırdanma oldu ve kendini can havli ile dışarı attı (!) uzun yol yorgunluğu ile ne olup bittiğini önce kavrayamadım ama sonra çadırın içinde bir karabasanın olduğunu anladım. Tabi normaldir ekmek ve sularımız çadırımızın içindeydi. Muhtemelen ekmek kırıntılarının üzerine yatmış olabilirdik. Ben sağ tarafıma dönmüş yatarken, karabasanı sol boşluğum üzerine çıngıraklı yılan gibi oturduğunu hissettim! Bu karabasandan kurtulmak için bildiğim tüm duaları okudum ama Karabasan tınlamadı! Sonra Türkçe okudum yine tınlamadı. Sonra İngilizce, Almanca, Rusça (!) ama tık yok. Ağırlık halen sol boşluğumun üzerinde kurşun külçesi gibi duruyor.

Bir yerde okumuştum. Üzerinize çullanan karabasanı tuttuğunuzda tüm dileğiniz gerçekleşir diye. İstanbul da bir keresinde “yetti gayri, yeter ülen” diye Çince bağırarak tüm gücümle üzerimdeki karabasanı paçasından tutmuştum.

O an için hissettiğim; çok büyük bir balığın elimizdeki oltaya vurup bizi heyecanlandırdıktan sonra kaçması gibi bir şeydi. Elimde oluşan ani bir dalgalanma ile parmaklarımın arasından karabasanı kaçırmıştım. Bu sefer bu karabasanı kaçırmaya niyetim yoktu çünkü dileklerim oldukça fazlaydı!

 Ne yaptımsa bir türlü soluma dönemiyordum bu kez başımı bir karış kaldırıp tersimden dönmeye çalıştım. Bu arada Fetihi dostumuzu... Bir buçuk litrelik su şişesini başının altına yastık niyetine (!) yerleştirmeye çalışırken gördüm.

Son bir hamle ile Çince bağırarak (^+’%&!!!&/%+^) nihayet dönebildim ve üzerimdeki karabasanı yakaladım! Bu da ne? Bu karabasanı ben tanıyordum (!) hem vallahi hem billahi tanıyordum! Bu karabasanda ki keyif padişahta bile yok anadın mı? Yarısı benim üzerimde diğer yarısı Fetihi dostumuzun üzerinde oooh gel keyfim gel.

Efendim bu karabasanın birde horlaması var ki düşman başına. Fetihi dostum ile kendimizi çadırdan dışarı zor attık! Çadırdan gelen seslere göre; çadır balon gibi bir şişiyor bir iniyordu.

Kendimizi sağanak yağış altında cipimize attık. Ne dilek kaldı aklımızda ne istek.

Mahmut ağabey bir gözü kapalı “çok geç kaldınız ben sizi daha önce bekliyordum” dedi!

Koca çadır bizim tanıdık karabasana kalmıştı, yani :)

 

Sabah olduğunda ben arabada tek başınaydım Mahmut ağabey, Fetihi ve Orhan Avşar oltaların başındaydı. Akşamdan kurulu bıraktığımız oltalarımıza, adam başına bir muskar yakalanmıştı.

 

Ve bu balıkları en erken kalkan Fetihi dostumuz oltalardan ayıklamış ve takımlarımızı tekrar yemleyip suya atmıştı. Bir rivayete göre Fetihi dostumuzun bu balıkları yakındaki bir balıkçıya ağ açmakta yardım ettiği için onlardan aldığı söyleniliyor (!) ne kadar doğru bilemem ama benim çekemediğim olta da; kılıçbalığı çıksa ne yazar? :))

 

 

 

Yumurtalık balık avımız bitmiş şimdi sırada dönüş yolculuğumuz ve birbirinden güzel görseller ve efsaneler var! 

M.Talip Girgin... 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çok güzel alatmışsınız. Zaten balığın tadı muhabbetle çıkar, siz de keyif almışsınız ya yeter. Avınız daim olsun Talip Bey, rastgele.

Adil Serkan SATI 
 09.04.2012 14:09
Cevap :
Teşekkür ederim Adil Bey. Siz de bir oltacı olarak iyi bilirsiniz ki, ortam istediğimiz gibi olduğu zaman muhabbetin belini kırarız. Balık garanti olsa o kadar yiyeceği niye götürelim değil mi? :)) Selamlar...  09.04.2012 16:29
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 430
Toplam yorum
: 1023
Toplam mesaj
: 121
Ort. okunma sayısı
: 703
Kayıt tarihi
: 07.01.07
 
 

Milliyet Blog’a hangi vesile ile kayıt olduğumu doğrusu hatırlamıyorum!  Bende birçoğunuz gibi ya..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster