Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Mart '07

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
750
 

Adı " Aşk " tı...

Adı " Aşk " tı...
 

İki yabancı gibi gelir aşk ve hayat... İki yabancı gibi karşılaşırlar... Aşk ve hayat... Kadın ve erkek... Sonra harfler yan yana dizilerek, bir inci gibi parıldamaya başlar.

Kadın bir erkek bulmuştu. Erkek de bir kadın... Kadın, erkeğin içinde aşka; erkek kadının içindeki ruha dokunmuştu.

Her şey ama her şey ondan sonra başladı. Tanrı bir anlığına yeryüzüne eğildi ve asla cevabını bulamayacağımız sorulara bir yanıt vermek istercesine, kalplerimize üfledi usulca...

Böylece sıradan pek çok sözü, davranışı olağanüstü maceralara dönüştüren, olağanüstü maceraların bir çoğunu da sıradanlaştıran aşk doğdu...

Eros, içimizde duygu fırtınalarının, aşkın kutsal mabetlerinin sunaklarına hayatımızı adamamızın sebebi oldu...

Onla yok olup, onla varolmaya başladık. Aşkı ve ayrılığı, acıyı ve sevinci, ölümü ve hayatı öğrendik böylece. Kızıl bir kor gibi dağlandı içimiz. İlk günah ve ilk yalnızlığın varoluşuydu bu...

Yitirmenin ve kazanmanın, coşkunun ve hüznün ne olduğunu öğrendik. Ölüme karşı yürürken hayat ve aşk kol kolaydı.

Ruhumuzda hissettiğimiz, memelerimizde, kasıklarımızda, boyunlarımızda, kalçalarımızda ve en sonunda bütün kanımıza yayılarak bizi harekete geçiren arzularımız, ayrılıkla yok olup, aşkla varolmaya başladı.

Ölüme ve ayrılığa inanmak istemiyordu aklımız. Kendi hayatını bir aşktan çıkarmak, bir aşktan bir hayat çıkarmak; işte doğanın mucizesi buydu!

Duygular bir biri ardına koşuyordu. Şehvet, tutku, kıskançlık...

Nefesimiz sıklaşmış, göğsümüz bir körük gibi şişip inerken, içimizde bir yer, gizli dili, huzursuz ruhlar sakin koyunu, büyü peşindekiler o sihirli iksiri ele geçirmeye çalışıyordu...

Etin ruhla esnediği anki mutluluk, hazzın haritasındaki en büyük defineydi...

Uğruna büyük ve azgın sulara açılacak, gerekirse bütün doğa koşulları ve definenin peşindeki bütün rakiplerle savaşacak, ama ne olursa olsun kimsenin bilmediği adaya çıkacak ve o saklı hazineyi keşfedecektik.

Kadın erkeği keşfederek başladı.

Erkek kadının keşfediciliğini anlamaya çalıştı.

Derken Tanrı sürgüne çıkmış gibi dillerin farklı olduğu, herkesin kendine göre bir adası ve hazinesi olduğu anlaşıldı. Herkesin kendine ait kilitli bir kapısı vardı... Gözyaşları, kahkahalar, hüzünler ve coşkular birbirine aktı...

Hayatlarımız tuhaf maceralara dönüştü böylece... Bir kabarıp bir duran o uçsuz lacivert okyanus, kızgın güneşle açıp kara bulutlar ve yağmurlarla kararan günler bizimdi artık. Asla cevabını bulamayacağımızı sandığımız soruların bir yanıtıydı hayat ve aşk.

Aşkın yüzüne baktığımızda ne görüyorsak, hayatın yüzüne baktığımızda da onu görüyorduk.

Hayat ve aşk birdi...

Bir görünümden bir başka görünüme kolayca sıçrayan, her şeyin çok ama çok dıştan fark edilebileceği bir bulut sesiydi kalbe akan... Sen ve ben... Biz ve yaşadıklarımız.

Ey yalnızlık! Büyük bir dalga gibi yalarken kıyımızdaki kayalıkları, zamanla öğrendik, kim nereye kadar gidebilir...

Bir hayattan bir aşk, bir aşktan bir insan çıkmasının anlamını...

Tuza düşen su tadındaydık...

Yanıyorduk... Vakit az, ruh yorgun, gidilecek yol kalmamıştı...

Sonunda herkesin dönüp dolaştığı büyük acıya varmıştık.

Gövdemiz yazgıya başkaldırsa da, şimşekler gibi çaksa da gözlerimizdeki titreyen ışık, “o” kazanıştı.

Oyunun kurallarına boş versek de, lanetler yağdırsak da Eros’a, kısa bir bakış, içten bir gülüş, ani bir çarpışma, bir elin yanlışlıkla elimize değmesi, bir anda yanımızdan geçenin ansızın gelen kokusu, uçuşan bir saç, açılan bir etek ya da koşan bir adam... Kazanmıştı...

Aşk ve hayat birdi.

İnsan bilinmez bir elin yardımıyla aşka tutulduğunda, hayata da tutunmuştu.

Bir aşkı seçtiğinde, seçtiği yalnız duygu ve düşünce kasırgası değil, bir hayattı da!

İki yalnız yabancının sınırlarını ortadan kaldırıp ondan muhteşem tek bir varlık yaratan, sonra da tek bir varlığı parçalayıp, keder gibi keskin bıçağıyla iki ayrı yabancı çıkartan da oydu...

Oydu bütün savaşların ve felaketlerin sebebi... Oydu yaratıcılığı zorlayan ve olağanüstü eserler yarattıran...

Gidip gelmeler, maskeler ve yüzler, gerçekler ve yalanlar oydu...

Bir erkek ve bir kadın yakınlaştıklarında, birbirlerini sevmeye başladıklarında, aralarında yeni bir varlık doğuyor ve buna “ilişki” diyorlardı. Her ilişki, kadın ve erkeğin kaçınılmaz üçüncüsüydü.

Kadın ve erkeği birleştiren ilişki büyüdükçe sorunlar da başlıyor, gerçeklerden çok yalanlardan beslenmeye başlıyor, mutluluk anları yerine mutsuzluğu yaşamaya başladıkça, keskin bir bıçağa dönüşüyordu. İki yanı da keskin bir bıçağa... Ve ne zaman bıçağın bir tarafından tutmaya kalksanız, bir yerinizi kesiyordu...

Kadını erkeğe, erkeği kadına bağlayan ilişki, bir zaman sonra onları ayırmaya başlıyor, bağlılığı kıtır kıtır kesiyordu...

Kadın ve erkek, onları bağlayan ilişkileriyle kopuyor, birbirlerinden ayrılıyordu.

Bizi karşımızdaki yabancıyla birleştirip tek bir ruh yaratan aşk, ilişkiyle bizi koparıyordu... Eskiler, dün ki işler devreye giriyor, hafızamızdaki kötü notlar giderek artıyor, geleceğin apaydınlık günlerini, dünün kapkara bulutları kaplamaya başlıyordu... Yorgunluk arttıkça coşku diniyor, heyecanlar söndükçe dertler şişiyordu...

...Ve bir sabah uyanıp baktığımızda... Yine yalnızdık. Büyük bir acıyla yüz yüzeydik yine...

Hoşluklarımız paslanmaya başlanmış, zekâlarımızı takdir edecek bir övgü sözcüğü kırıntısı bile kalmamış, çekiciliğimizi ve arzularımızı gösterdiğimiz aynamız kırılmıştı...

Yüzümüz de eskisi kadar güzel değildi artık...

Hayatın yüzü de öyle... Aşkın yüzü nasıl bir hal alırsa, hayatın yüzünde de o ifade beliriyordu.

Daha dün yanı başımızda olan, bugün kilometrelerce uzaktı... Hazzın haritasında keşfettiğimiz en büyük defineyi yitirmiştik.

Asla cevabınız bulamayacağımız sorularla karşı karşıyaydık yine... Yalnızdık. Bir kez daha “o” kazanmıştı. Ayrılıklarla, göz yaşlarıyla, hüzünlerle kazanmıştı...

Hayat ve aşk birdi...

İki yabancı gibi gelen, iki yabancı gibi karşılaşan aşk ve hayat... Kadın ve erkek...

Kadın bir erkekte geleceği ve umutlarını yitirmişti.

Erkek de bir kadında her şeyini...

İki yalnız yabancının sınırlarını ortadan kaldırıp ondan muhteşem tek bir varlık yaratan, sonra da tek bir varlığı parçalayıp, keder gibi keskin bıçağıyla iki ayrı yabancı çıkartan oydu...

Adı “AŞK”tı...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 353
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 3497
Kayıt tarihi
: 28.02.07
 
 

"29 Temmuz 1980’de İstanbul’da doğdu. Celal Bayar Üniversitesi, İşletme mezunu. Şiir, deneme, öykü, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster