Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Temmuz '13

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
40438
 

Adı üstünde; dedikodu bu!

Adı üstünde; dedikodu bu!
 

Bu ilginin dikkat kesilme şeklindeki açığa çıkışı beyin sapı tarafından bir başka deyişle sürüngen beyinledir..........................


Şüphesiz içinde bulunduğu sistemi hedef almayıp, tavsiyelere kulak vermeksizin yaşamak isteyenleri zor günler bekler.

Bunlardan biri de dedikodu mekanizmasının çalışmasıdır.

Özellikle kişiler boş kaldıklarında veya hiçbir sorunu çözemedikleri ve hızla destek yitirdiklerini gördüklerinde bu yola, yani dedikoduya girerler.

Sözünde durmayan, beceriksiz, üretimden yoksun beyinlerin işidir bu denebilir. Buna başvuranlar, sanki kendilerini görkemli bir havaya sokacaklarını düşünürler ama düşüncelerinin hepsi safsatadır.

Dedikodu yapan sonuçta kendi başını yer o kadar!

Birçok kimse onlardan uzaklaşır. Toplumda saygınlığını kaybeder.

Çünkü gıdaları bu negatif enerjidir. Ancak bir fiske ile düşecek durumda olurlar.

Menfi yönlü değerlerin artışıyla, dedikodunun yanısıra zina, iftira vasıflı konular da günlük hayatımıza, veritabanımıza yerleşmiştir.

Bunun bir yığın örnekleri var!

Kötü huy ve ahlâk bozukluğu olarak görülen “Gıybet” kavramına, bir de arkadan kaş göz işareti yapıp alay edenleri de ilave etmek gerekir.

Bütün bunlar bir yana, bırakın bir kimse veya konu hakkında beyanda bulunmayı, yoruma girmek dahi basitliğin bir ifadesi sayılır.   

Değişik kanallarda dedikodu üretim merkezi olarak kabul edilen, her türlü açmazlığın büyük bir hoşgörü ile sergilendiği "paparazzi" programları ve gayesinden uzak biçimde hazırlanan pek çok yapımı dikkatle izliyorsunuzdur. 

Bunların izlenme oranının maalesef çok yüksek düzeyde olması da oldukça düşündürücüdür.

Bu durum insanımızın ne halde olduğunu gösteren açık bir kanıt.

Esasen “O şunu yapmış, bu şöyle demiş; filan şöyle giyinmiş yakışmamış; fişmekanda varmış da sizde niye olmasınmış...” gibi lâkırdılarla günlerimizi geçirmemeliyiz derim.

Tasavvuf ehli işaret edilen noktayı, “kâl değil, hâl ehli olmak” şeklinde dile getirmiştir.

Yapılanların, söylenenlerin nereye varabileceğini kestirebilseydik, bu tür olaylardan uzak durur ve her türlü tedbiri alırken acilen kelimelerimizden “im” ve “miş” eklerini kaldırırdık.

Bu strateji çerçevesinde ve öngörüler doğrultusunda, olay daha vahimleşmeden, birey zamanında etkili önlem alabilse, olayın büyük boyutlara ulaşması önlenebilir.

Şimdi dilerseniz beyinde bu dedikodu mekanizmasının nasıl işlediğine bir bakalım...

Dedikodunun merkezinde kişinin kendi dışındakini merak etme, araştırma yatar.

Bu merak hayvanlarda da vardır. Onlardaki merak yaşadığı ekolojik ortamın getirisi olan, bilinçli olmayan ve kendini koruma adına dikkat kesilme şeklinde açığa çıkar.

Bu ilginin dikkat kesilme şeklindeki açığa çıkışı beyin sapı tarafından bir başka deyişle sürüngen beyinledir.

Hakiki anlamda “insan” manasını yani gerçeği yaşama istidatına sahip olanlarda bu merak, bedensel ve dürtüsel değil, kişinin hakikatini yaşamaya yönelik olarak verileri inceleme ve değerlendirme şeklinde prefrontal kortekste açığa çıkar.

Dolayısıyla, “dışarısı” diye algıladığına ilkel anlamda dikkat kesilen ve onun bunun dedikodusunu yapan mental hayvandır ve maalesef beyin işleyiş sistemi gereği de bu olay ne kadar çok tekrarlanırsa, veri tabanı bunu kanıksar ve “alışkanlık” adı altında özellikle beyincik ve limbik sistemdeki nöronlar sürekli  bu konuda aktif olarak çalışarak, kişinin kendisi ile değil, başkaları ile ilgilenmesi yönünde açığa çıkar ve bu durumda mental yapı kendi hakikatini yaşamaktan çok uzak, başkalarının hayatının yorumunu yaparak ömrünü tüketir.

Şimdi bütün bu açıklamalar istikametinde konuyu bir de frekansal açıdan izah etmeye çalışalım...

Beyinde tad alma, görme, koklama, renk ayırımı vs. özellikler bir frekans merkezinde toplanır. Bu hormonal yapıların faaliyetinin oluşmasıdır.

Hormonların devreye girişi ile artı ve eksiye dayanan bir çalışma sistemiyle beynin ürettiği, bir nevi backupı, mikrodalga ikizi, holografik dalga olan ruh adlı yapıya kayıt yapılır.

Diğer yandan her beyin kendi frekansına uygun yapılarla sürekli iletişim içindedir.

Bunu enerji alışverişi olarak kabul etmeliyiz.

Dolayısıyla, diyelim ki; bir kimse hakkında, O'nun istemeyeceği şekilde konuşuldu. Olay, dış görünüş itibarı ile bilinen şekilde dedikodudur. Buradaki işlev de, elektromanyetik bedendeki pozitif potansiyelin, başka bir deyişle artıların dedikodusu yapılan kişiye aktarılmasıdır.

Şayet, dedikodusu yapılan kişide bu bahsini ettiğimiz şey yoksa, otomatikman hakkında konuştuğu kişinin eksilerini alır.

“Gıybet eden, pişmanlık içindeyse ne olur?”.. Bu sorunun akla gelmesi de muhtemeldir.

Şöyle ki; o kişi artılarını gönderir, buna mani olmak mümkün değildir. Ancak karşı tarafın eksileri devreye girmez, ona ulaşamaz.   

Biz içinde bulunduğumuz sistemin nasıl ve ne şekilde çalıştığının farkında değiliz.

 Anlatılanlar beyinsel işlevlerdir.   

Aslında, bu nokta algılayamadığımız bir şekilde, beyinlerin rezonansa girmesiyle –dedikodu- düşünce boyutunda başlamakta, dilde sona ermektedir.

Temennimiz, sistemin dikkate alınması ve menfi düşüncenin dile ulaşmamasıdır.

Ahmed F. YÜKSEL

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bizim toplumda dedikodu ve gıybetin fazla olmasının başlıca sebebi şudur: Hep başkalarıyla ilgili yaşamamız. Başkaları ne der, aman duyulmasın, aman duyulsun, kol kırılsın- yen içinde kalsın. Kim nerede, ne zaman, ne yapmış? Bir de tahakküm gücü olan bir aile yapımız var. Öyle ki doğduğumuz evden başlayan bu yaptırımlar bizlere daha sonra doğrularımızı da yaşatmıyor ki. O yüzden bu dedikodu- gıybet illeti bizim nesilden silinmesi için, önce anneannelerimizden silinmeli! Hani derler ya: ‘’ Bir insanı değiştirmek için işe, anneannesinden başlayın’’.

Yunus Emre Başbuğ 
 12.04.2014 16:07
 

Beyin yeterince dolu değilse, varlığını tatmin edecek, varoluş gayesine onu ulaştıracak konu veya işlerle uğraşmıyorsa, doğal sonuç kendisini geliştirmek yerine onu bunu çekiştirmek oluyor. Üstelik bir süre sonra beyin kendini o kadar kaptırıyor ki varoluş nedenini dedikodu yapıp boş işlerle uğraşmak sanıyor. Öyleleri hemen tanınıyor ve akıllı olan onlardan uzaklaşıyor

adem cesur 
 22.07.2013 3:14
 

Sözünde durmayan, beceriksiz üretimden yoksun beyinlerin işidir dedikodu demişsiniz. Oldukça dikkat çekici tespitleriniz. Çünkü gerçekten de işin içinden çıkamayınca, karşı tarafa düşündüklerini söyleyebilecek kadar er kişi olmayınca, boş boş tüm gün olduğu yerde oturup onu bunu çekiştireceğine, üretici bir beyin kimliğini benimsemeyince dedikodu yapanın hali dışarıdan da böyle görünüyor.

ümit kudret 
 22.07.2013 3:03
 

Dedikodu konusunda beyin açısından yaptığınız açıklamalar çok değerli. Merak duygusunun insansı yani dışsal dünyaya yönelik yaşayanlarda beyin sapında ortaya çıkışı; varlığın Öz'ünde olduğunu idrak eden ve holografik evren prensibinin farkına varan, içselleştikçe dışsal olanı değiştirdiğinin bilincinde olan, evrenle bütünleşebilmiş İNSAN olan da ise prefrontal korteks de açığa çıkması gerçekten düşündürücü. Demek ki bu nedenle de merak duygusunu prefrontal korteks de açığa çıkarabilenler ister istemez araştırmalarını içsellik yönünde yaptıkça daha ileri ilim sahibi, tam tersi beyin sapında merak duygusu ortaya çıkanlar ise dış dünyaya bağımlı, daha çok dış dünya değerleri ile kilitlenen bireyler haline geliyor. Demek ki neymiş MERAK İYİdir, doğru beyin bölgesinde açığa çıkarabiliyorsan. Bir de beyin sapının anne ve babaya ait tüm genetik bilgiyi barındırdığını düşünürsek, MERAK duygusunun açığa çıkışı ve yeri aynı zamanda genetiktir diyebilir miyiz? Düşündüren yazınız için teşekkürler

NCAKI 
 21.07.2013 12:12
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 612
Toplam yorum
: 1991
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 10246
Kayıt tarihi
: 14.12.11
 
 

Araştırmacı Yazar.. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster