Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Kasım '09

 
Kategori
Pazarlama
Okunma Sayısı
844
 

Aferin sana, Çirkince Şirince…

Aferin sana, Çirkince Şirince…
 

Yıllar önce, Rodos’ tan çevredeki Yunan adalarına düzenlenen bir tekne turuna katılmış, adaları görünce de büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım.

Çok az insanın yaşadığı adalar, turizm açısından tam bir felaketti.

Yeşilden çok nasibini almamış, çoğunda küçük bir kilise, az sayıda ev, birkaç bakkal ile birkaç lokanta olan, insanda terkedilmişlik hissi uyandıran (en azından o zamanlar ve sadece Rodos yakınındaki küçük adalar için söylüyorum) kupkuru adalardı.

Adalar doğal güzellik, tarihi zenginlik açısından bizim kıyılar ile karşılaştırıldığında, aralarında gece ile gündüz kadar fark vardı…

***

Ama,

Tüm bunlara rağmen, ortalık turistten geçilmiyordu. İşin ilginç yanı da turistlerin yüzünde, parasının karşılığını almış insanların mutluluğu vardı.

Peki, neydi insanları buraya çeken, mutlu eden şey?

Tarih ve doğa mı?

Adaların durumunu anlattık, çok çekici yerler değildi.

Yemekleri mi?

Dolma bizim dolma, kadaifi bizim kadayıf, baklavas bizim baklava, musakka bizim musakka, rumbaba ise bizim kırk yıllık şambabaydı.

Ha, bizim anam babam salatasının üzerine beyaz peyniri koydun mu? Oldu sana Greek salad…

İnsanları mı farklıydı?

Bizden, dolmalarının içine koydukları baharatları kadar farklıydılar. Kumsalda turist kızlara asılan plaj görevlisi bile çok tanıdıktı…

***

Öyleyse?...

Bence başardıkları,

Pazarlama ve satıştı.

Olayı bir bütün olarak görüp, ona göre davranmışlardı.

Çok örnek verebilirim ama orada yaşadığım çok basit bir olayı anlatayım.

***

Daha önce de söylediğim gibi, tekne ile Rodos’ tan çevredeki Yunan adalarına gidiyoruz. Teknede neredeyse her uyruktan turist var.

Elimde fotoğraf makinem, sırtımda objektif çantam (kazara karşıma çıkacak manzara bulabilirsem, çekmek için) hazır beklemekteyim.

İnsanlar birbirini tanımadığından mesafeli, biraz da sıkıntılı bir hava var…

Sağda, solda büyük renkli su tabancaları görüyorum ama çok ilgimi çekmiyor.

***

Bir süre sonra,

Tur görevlilerinden biri eline bir su tabancası alıyor ve rastgele sağa, sola su sıkmaya başlıyor.

O da ne?

Birden ortalık karışıyor,

Ama ne karışma…

Birbirini hiç tanımayan, her milletten, her yaştan insan birbirine büyük bir iştahla su sıkmaya çalışıyor.

Müthiş bir eğlence başlıyor. Kelli felli insanlar ellerinde su tabancaları; kah yerlerde, kah birbirini kovalayarak çığlıklar atıyorlar.

Ben bir köşede güvencedeyim, elimde makine var ya kimse bana bulaşamaz,

Diye düşünürken biri karşıma geçiyor ve nişan alıyor, ateş.

Islanıyorum.

Zar zor makinemi çantama koyabiliyorum, öyle ağır ağabeylik filan yapmaya olanak yok. Ben de curcunanın içinde buluyorum kendimi. Kısa bir süre sonra nereden geldiğini anlayamadığım ağır bir ateşin (!) altında kalıp, sırılsıklam oluyorum.

Ortada tam bir dünya savaşı var ama insanlar çok mutlu…

Sanki yıllardan beri tanışıyormuşuz da, bu gezi için sözleşmiş gibiyiz…

Ortalık sakinleşince, biz birbirimizle boğuşurken bir köşede açık büfe hazırlanmış olduğunu fark ediyorum; o curcunada ne zaman hazırladınız?

Hem de balık ve salata çeşitleri de var. Yemek gezi ücretine dahil ücretsiz, sadece (!) içecekler ücret karşılığı.

Ama kimsenin itirazı yok. Tam kıvama gelmiş durumdayız, inanılmaz miktarda içecek satılıyor. İçeceklere ödenen paranın yanında, ( verilmiş olsaydı ) yemek paralarının esamisi okunmazdı ama gene de herkes çok mutluydu.

Bizim '' her şey dahil '' saçmalığında olduğu gibi, doğalarını, tesislerini üç otuz paraya vermiyorlardı…

Şarkılar eşliğinde bir adaya yaklaşırken, adada başka bir grubun da bize eşlik ettiğini hayretle izliyorum. İner inmez bizim gruba katılıyorlar, sanki yıllardır birlikteyiz. İki grup orada da hemen kaynaşıyoruz. Ve tesadüfen (!) kendimizi (O zamanlar adamların satacak doğru dürüst bir şeyleri olmadığından) bir deniz süngeri satıcısında buluyoruz.

Ufak bir pazarlama, arkasından gelsin satışlar.

Yahu kardeşim, hiç mi hayatınızda sünger görmediniz?

Süngerlere bir saldırı başlıyor ki, sormayın gitsin. Hepimiz ( Artık nihayet olayı kavrayabildiğimden ben hariç ) sünger manyağı oluyoruz.

Bizim satıcılar için o kadar üzülüyorum ki, bizim sahillerde bir ayda satılabilen süngerleri adamlar beş on dakika içinde satıyorlar.

***

Orada, o gezi ve sonrasında da bilinçli ve profesyonel bir şekilde yapıldığı her halinden belli olan, benzer başarılı pazarlama çalışmaları görüyorum.

Bizde ise, ( o zamanlar) tam bir bilinçsizlik hakim.

Nihayet son 10 – 15 yıldır biraz bilinçlenme oldu da, ( Hala tüm güzelliklerimize hak ettiği değeri vermediğimizi düşünmekle birlikte) daha profesyonelce yaklaşımlar geliştirmeye başladık.

***

Örneğin, Türkiye’ nin en önemli geçiş noktalarından biri olan, içinden her gün binlerce insanın geçtiği, konakladığı bir ilimiz olan Afyon…

Eskiden orası için o kadar üzülürdüm ki;

Afyon yatırımcılarını, yağan yağmura gazoz kapağı tutarak yağmur toplamaya çalışan kişilere benzetirdim.

Öylesine güzel bir lokasyonda, market görünüşlü bir bakkal ile bizim ünlü İkbal Tesisleri’ nin küçük bir bölümü vardı.

Özellikle bayramlarda İkbal’ de yer olmaz, yolcular ayakta ve kapı önlerinde sucuk ekmek yemeye çalışırdı. ( İnsanlar, böylesine müşterinin önemsenmediği, değer verilmediği bir yerde neden yemek yerlerdi? Şaşardım...)

Market görünüşlü bakkal ise, artık metrekare ( hatta raf ) başına satış performansı hesaplarının yapıldığı bir çağda; dört kaset ile üç ayıcık satarak, yağmurdan nasiplenmeye çalışırdı.

Neyse ki, yıllar içinde akıllar başa geldi de böylesine önemli bir lokasyona hak ettiği değer verildi. ( Laf aramızda, şimdi de çok abarttıklarını düşünüyorum…)

***

Ama bence, Türkiye' de bir değer yaratmaktan, pazarlama ve satış aşamalarına kadar başarı dolu olan en güzel örnek , yazının başlık nedeni olan, Şirince...

Şirince, ( Bence) Türkiye’ de ilk kez bilimsel anlamda pazarlama ve satış yaklaşımıyla ele alınarak , yaratılmış bir köy; bir başarı öyküsü…

Olaya aynı şekilde yaklaşarak, ( Beypazarı örneğinde de olduğu gibi ) ülkemize çok önemli katma değer sağlayacak yeni yerleşimler yaratılabilir. İşsizlik sorunu, göçe neden olmadan yerinde çözülebilir, diye düşünüyorum.

***

Gelelim Şirince’ ye…

Şirince’ yi ilk kez Yunanlı yazar Dido Sotiriyu’ nun, Benden selam söyle Anadolu’ ya isimli romanında farkettim.

Dido Sotiriyu romanında; Birinci Dünya Savaşı öncesi Anadolu'da yaşayan Rum ve Türklerin kardeşliğinden, Ege'nin Yunan işgaliyle yaşadığı kanlı savaş ortamından ve savaş sonrasında iki ülke arasında yaşanan mübadeleden söz ediyordu.

***

Şirince, İzmir'in Selçuk ilçesine bağlı ve Selçuk' a 8 km. mesafede pek özelliği olmayan bir köydür o zamanlar.

Şirince’ nin eski ismi Çirkince’ ymiş…Köyün geçmişteki Çirkince ismi için anlatılanlardan en akla yatkın olanı ise şu;

Aydınoğulları döneminde azat edilen bir grup Rum’un kendilerine gösterilen yere yerleştikten sonra civar köydekilerin “ yerleştiğiniz yer güzel mi? ” sorusuna verdiği yanıttır: “Çirkince”.

Cumhuriyet’in ilk yılarında köyü ziyaret eden, dönemin İzmir Valisi Kâzım Dirik Paşa ise, “ Böyle güzel bir yer Çirkince olamaz; olsa olsa Şirince olur.” diyerek, Çirkince’ nin adını Şirince yapar.

19. yüzyılda, özellikle ihracata yönelik incir üretimiyle ünlü, 1800 haneli bir Rum kasabasıyken,

1923' te Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sonucu Rumların ayrılmasıyla, köyün evvelce bağcılık, şarap üretimi ve zeytinciliğe dayalı ekonomisi,

Mübadele sonucu bir tütün bölgesinden gelen yeni sakinlerinin elinde bir süre sekteye uğrayarak, çevre köylerden pek de farklı olmayan bir ekonomiye dönüşmüş...

Taa ki, Nişanyan’ larca tekrar ele alınana kadar.

***

Türkiye'nin En Güzel Küçük Otelleri kitabının yazarları Sevan ve Müjde Nişanyan önce;

'' Şirince Köyünde klasik otel havasından uzak, " Butik otel " filan olmayan, tasarımcı eli değmeden, pahalı aksesuarlar kullanmadan bir mekan yaratıyorlar.

Öyle '' otantik " ya da folklorik olmayan, dostlarını adamakıllı bir ev ortamında nasıl ağırlamak isterlerse öyle bir yer yapmaya çalışıyorlar.

19. yüzyıldan kalma eski usul üç tane nefis köy evi tamir ediyorlar. Bunları dört beş kişinin kalabildiği müstakil ev olarak veriyorlar,

Sonra beş odalı bir Köşk yapıyorlar. Bunda köy havasından uzaklaşıp, kendi büyükannelerinden hatırladıkları daha alafranga eski İstanbul evlerinden esinleniyorlar.

Daha sonra " Çok pahalı oldunuz " diye birkaç kişiden sitem duyunca utanarak, köy içinde yedi odalı daha mütevazı bir pansiyon olan Kilisealtı Pansiyon' u düzenliyorlar.

2005-2006' da da adını İlyastepe koydukları, taş evlerden oluşan ufak bir köy ( ya da mezra ) yapıyorlar.

Yaptıkları mekânlar insanın gözüne, kulağına, ruhuna sükûnet veren, sadelikten ve güzellikten ödün verilmeyen mekanlar.

***

Bu girişimci ruhla da , Şirince alıyor başını gidiyor.

Nişanyan' lar , tüm Şirince' ye öncülük ediyorlar. Şirince' liler benzer düzenlemeler yapıyorlar.

Meyve şarapları, sabun, zeytinyağı üretiyorlar ve tüm Türkiye' ye satıyorlar.

Medya iletişimini de çok iyi yürütüyorlar. Böylece ekonomik değeri pek fazla olmayan bir bölgeyi öne çıkarıyorlar.

***

Sözü uzatmayalım,

Bu konu planlı, programlı olarak ( en önemlisi de ne yaptığını bilerek ) ele alınırsa, yeni Şirince' ler yaratabiliriz.

Tamam, Şirince lokasyon olarak avantajlı bir konumda ama tüm Türkiye' de böyle atıl durumda olan ama bilinçle yaklaşılırsa parlayacak, patlayacak, binlerce insana iş yaratacak yerler olduğunu düşünüyorum.

Ne dersiniz? Olmaz mı?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 34
Toplam yorum
: 64
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 5427
Kayıt tarihi
: 06.05.09
 
 

..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster