Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Şubat '15

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
104
 

Ağlıyorum

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

Cahit Sıtkı Tarancı

 

Bazılarımızın özlemidir adalet ve eşitlik, benimse çocukluğumdan bu yana takıntı  düzeyinde tutkum. Bu nedenle Cahit Sıtkı’nın bu şiirini pek severim. Ne var ki gittikçe müslümanlaşan (!) toplumu gördükçe İkbal gibi İslam’a; gittikçe yeşili tüketenleri gördükçe dağlara; gittikçe değerleri tüketen insanlığı (!) gördükçe ötelere kaçasım geliyor.

Bir iki haftadır hastanelerde uğraşıyorum, tahliller, tetkikler, muayeneler derken ağlamaklıyım, içim acıyor. Kendime değil, insanlığımıza, müslümanlığımıza, Anadolu'nun değişik yerlerinden gelmiş dil diş bilmediği halde kilometrelerce hastane içlerinde oradan oraya dolaştırılan, çöp kovalarıyla aynı asansörlere binmek zorunda bırakılan, bir şey sorduğunda azarlanan, çok ciddi hastalıklarda bile tahlilleri aylarca sonrasına atılan, araçlarını koymak için çevre sokakları kiralayan değnekçilerle münasebete zorlanan, attığı adımı para sayılan, alınacak  çok cüzzi bir para için bile oradan oraya gönderilen, tedavisi ve teşhisinin güvenilirliğinden emin olamayan ve daha nicelerine maruz kalan bu halka bunları reva görenlere… Ve diyorum ki bunları görüp gözlemek ve yazmak için buralardayım herhalde kaç gündür. Sen yeni mi bunları farkettin dediğinizi duyar gibiyim. Hayır yeni farketmedim elbette, ama aynı hamam aynı tas olunca yıllardır yaşananlar ve bu halka reva görülenler, bir de gelişmek midir nedir dilimize pelesenk olmuş bir kavramla her günümüzün enerjisi çalınınca yazmak kaçınılmaz oluyor.

İnsan, tanık olduklarını düşününce kendi sıkıntılarını, hastalıklarını unutuyor, aydın olmanın  sorumluluğu altında eziliyor. Eğitimi, inancı, dini, ahlâkı ve tabii bu içi nerdeyse boşalmış kavramları, bir akıntıya kapılmış giden ve empati kuramayan, düşünemeyen insanları ve her geçen gün medeniyet anlamında geriye gittiğimizi görünce dayanılmaz bir iç bulantısı yaşıyor. Çünkü her birindeki sorumluluğunu hatırlıyor ve Allah kandırmayacağına göre ben Allah’ı kandırıyorum diye utanıyor.

Burası başkent. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti ve bilmem kaç odalı  Ak Saray’ın konuşlandırıldığı şehir: Ankara. Her gün gelişmek, büyümek, teknolojikleşmek, müslüman olmak, insana hizmet gibi kavramların kulaklarımızda çınladığı bir çağı yaşıyoruz. Hâlâ sobayla ısınılan okulların, hâlâ kütüphanesi olmayan üniversitelerin, ışığı ve yolu olmayan köylerin, tedavisini yaptıramadığı için kaybedilen hastaların olduğu ülkemizde aynı  zamanda sokaklarımız ışıl ışıl (gelen elektrik faturaları da ayrı bir bıçak yarası). Bol paralılar için boy  boy özel hastanelerin açıldığı, gerekli gereksiz bir sürü tahlilin yapıldığı, bunun yanında geliri olmayanların bile borçlanarak akıllı telefon kullandığı, asgari ücretin üstünde elbiselerin satıldığı, cafelerini/ kahvehanelerini bolca can sıkıntısı yaşayıp aktif, dinamik ama üretemeyen, sadece tüketen gençlerinin doldurduğu, asıllar yerine kendilerine tahsis edilen kurumlarda tedavi olup, ayrıcalıklı yollarda arabalarını kullanıp, ayrıcalıklı mekanlarda yaşayan, devletin ve özelin bütün imkanlarını kullanıp rant yarattığı halde diğerlerini “halk” olarak ya da banal olarak değerlendiren, “devlet adamı” geleneğinden uzaklaşmış vekillerin çoğaldığı hatta bütün bunları değiştirmek adına kolları sıvayıp da seçime hazırlanan ama aynı maddeci kültürün ve düzenin oyuncağı olmaya devam eden “değerlilerle” aynı ülkede yaşıyoruz. Bir yanda en dayanılması zor şartlarda bir insan hayatını kurtarmaya çalışan doktorlarımızın, hakimlerimizin, avukatlarımızın, öğretmenlerimizin varlığını sürdürmeye çalıştığı; öte yanda önüne gelen hastaya bakmaktan, öğrencisine öğretmekten, davasını dürüstçe savunmaktan imtina edip sadece titrine sığınan kendine yabancılaşmış varlıkların aynı  mekanlarda hüküm sürdüğü, aynı imkanlarla para kazandığı bir ülkede yaşıyoruz. Maneviyat açlığı içindeki insanlarımızı ruhsallık/ spritüellik adı altında soyup soğana çevirdiğimiz sektörleri çoğaltıyoruz. Hukukun, eğitimin, sağlığın neresinden tutsanız elinizde kaldığı halde hâlâ değerlerin siyaset malzemesi yapılmaktan vazgeçilmediği zamanları yaşıyoruz.

Yaşadığımız şehirlerin çehresine baktığımızda bilmem kimleri kazandırmak için yapılan kentsel  dönüşüm adı altında dayatılan o kimliği olmayan ve zevksiz yapı  ve süslemelerle yok edilen kültürün ruhumuzda yarattığı derin izleri taşıyoruz. Ülkesi ve insanlık için yaptığı çalışmalar sonucunda gizemli ölümlerle ağlıyoruz. Sorduğumuzda, söylediğimizde, itiraz ettiğimizde “sorunlu” damgası yiyoruz. Çalışmanın değil “sen çok yaşa” demenin, düzenin suyuna giderseniz, hala el etek  öper ya da birileriyle fotoğraf çektirmek ya da elini sıkmak için bile pek çok şeyden vazgeçerseniz hatta kimliğinizden ödün verirseniz ancak bir yerlerde hizmet etme imkanına erişebileceğimizi öğrenmek zorunda kalıyoruz.. Öte yanda doktor hasta bakmak istemiyor, öğretmen öğretmek istemiyor, sadece para kazanmak, dünyalık bir makam sahibi olmak ya da meclise bir parti üzerinden kapağı atıp hayatını garantiye almak çilesini çekiyor çoğu. Kimin neye inandığı ve neyi savunduğu  belli değil. Bu nedenle de ne ödünler veriliyor ya da başı dik başaklar görüntüsünde ne komik söylemler içinde kayboluyor insanlarımız.

 Neresinden baksanız trajikomik vakalara tanık oluyoruz. Allah ve din adına işlenen cinayetler yapılan yanlışlar da cabası. Din bunun neresinde? Ahlak bunun neresinde? Milliyetçilik bunun neresinde? Demokratlık bunun neresinde? İnsanlık bunun neresinde? diye sormadan edemiyorsunuz. Herkes milletvekili olmak zorunda mı? Doktor hastasını iyileştirse, muhasebeci hesaplarını düzgün tutsa, öğretmen bir insan yetiştirmenin erdemiyle mutlu yaşasa, kendisini geçeceği endişesiyle bir başkasına engel olunmasa, öğrenci öğrenciliğini yapsa, herkes elindeki işe odaklansa ne olur? Herkesin bir ayrıcalıklı olma, sadece kendini kurtarma, daha iyi (?) şartlarda rahat yaşama hırsı, diğerini düşünmeden, Hakkı, eşitliği, adaleti  gözetmeden yaşama sevdası insanlığı gün geçtikçe felakete sürüklemekte. Doğa sadece bu nedenle tahrib edilmekte. Kültürel  mirasımız yok olmakta.   

 

İnsan gerçekten ağlamak istiyor. Mustafa Kemal’in Türkiyesi mi burası? O çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırmak istediği Türkiye mi? Seherlerinde ezanların yükselip de ruhların yüceldiği memleket mi? Bayraklarına rengini veren şehidlerin toprakları mı? O alemlere Rahmet olarak  gönderilen ve “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen Hz. Muhammed’in ümmeti olduğunu her vakitte sözüyle ifade ettiği halde, kalpleri duymayan Müslümanların çoğunlukla yaşadığı bir ülke mi? Ağlıyorum, çok ağlıyorum….

 

Psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve dini boyutlarıyla incelenmesi gereken konular bunlar. Ama o kadar çok kavram karıştı ki günümüzde, hepimiz aynı kelimelere aynı  anlamları  yüklemiyoruz belli ki.  Öte yandan bir tek kavram var ki herkes kendine göre tanımlasa bile, kendindekinden kaçmasının mümkün olmadığı bir kavram: Vicdan. Yani “öğretmeni Allah olan tek  din”. Ama biz başka dinlerden bahsediyoruz nedense. O vicdanla yüzleşmemek için hep kaçıyoruz nedense… Maddenin ve maddeci kültürün tesiriyle kendini unutmuş, göremez olmuş zavallı insanlar olduk. Aslında beşerleriz. Ancak kendini farkeden, ancak varoluşunu gerçekleştiren ve hasbi olabilenler yani ancak uyanmış/diri olanlara İnsan diyoruz. O insanlar ki Allah’tan başka bir ilah (yaratık, para, pul, makam, mevki, ilişki, ülkü) edinip kendilerine zulmetmiyorlar; en yakınlarındakileri gözetiyorlar, kendilerine yapılmasını istemediklerini başkalarına da yapmıyorlar, o insanlar ki dürüst ve doğruca inanıyor ve davranıyorlar/iş üretiyorlar, ihtiyaçlarından fazlasını dağıtıyorlar, sözün namusunu  koruyorlar (ahzab: 70), hiçbir bilinçli varlığa zarar vermiyorlar, Hakk olanı salık veriyorlar…

Ne olur acaba biraz da seçime girecek beşer ve parti sayısını çoğaltmak yerine seçilmiş ya da övülmüş (Muhammed) olan İnsan sayısını  artırmaktan bahsetsek? Ne olur acaba Hz. Muhammed’e hakaret eden karikatürler için sokağa dökülenler, paranın ve çoğunluğun kurduğu düzenin peşinde esfeli safilinde yaşamaya kendilerini ve başkalarını mahkum etmek yerine kendi içlerindeki Muhammed potansiyelini, en şerefli yaratık olma özelliğini görmek için çaba sarf etseler?..Ne olur acaba din, ahlak, ülkü adına insanlar artık birbirine baskı uygulamasa ve kandırmaya çalışmasa?

     

Oysa diyor ki Allah :“Sana önceki çağlarda yaşamış peygamberlere söylenenden başkası söylenmiyor” (Fussilet:417). Herkesin sorumluluğu aynı. Herkes kendi kapısının önünü temizlemekle mükellef. Ayrıcalık yok. Ayrıcalığın olmasını beklediğimiz yerde İslam/Barış/Huzur/Medeniyet/İnsanlık yok... İlla ki bu düzen böyle gitmez diye söylendiği halde düzene uyanlara ve uyanamayanlara  biz de diyoruz ki Kur’an’ın diliyle : “Ben size uyacak  değilim, size Selâm olsun".

Mücahid Akinci, gülsen tunçkal bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

MASAL BU YA http://mucu71.wordpress.com/2014/01/27/masal-bu-ya/

Mücahid Akinci 
 23.02.2015 9:23
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 126
Kayıt tarihi
: 07.01.14
 
 

Hacettepe Ü. İİBF Yüksek Lisans Ankara Ü. Din Psikolojisi Doktora Araştırmacı- Yazar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster