Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ağustos '16

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
292
 

Ah Sait Faik!

Ah Sait Faik!
 

Kim bilir nerelerdesin şimdi.  Senin “Hişt Hişt!”  diye  seslenen  rüzgarını öyle çok özledim ki.  Seni okumak  hülyalı bir şeydi  benim için. Hülyalı olduğu kadar da sarsıcı… Çünkü iyilik duygusuyla birlikte hissettirdiğin  insan sevgisi ve sıcaklığının yanında , hayatın bazı anlarında canavarlaşan insanların  kötücüllüğünü de  farkettim  seninle ben.  Yaşamı zevkleriyle, lezzetleriyle olduğu kadar,  ıstırapları ve tekinsiz halleriyle de  algıladım.   Onun içinde,  ona rağmen var olabilmek için onu değiştirip, dönüştürebilecek,  ona katlanacak ve bazen de   ondan kaçarak, küçük sevinçler yaratmayı  göze alabilecek cesareti  verdin sen bana. Yalnızlığın yarattığı insanların   sıradan dünyasına  düşsel bir prizmadan bakıp   yepyeni  tonları yakalamamda  da payın büyük...  

 Umarım  yaprakların arasında,  kuş cıvıltılarını duyabileceğin ışıltılı bir yerlerdesindir  şimdi. Haksızlığın olmadığı, insanların birbirine güvendiği ,  tereddütsüz kucaklaşmalar diyarında…Denizin dağların, otların, ağaçların  ve her çeşit çiçek kokularının  arasında,  o çok özlediğin  alabildiğine yüz verilmiş çocukça hürriyetler  içinde…

 Biliyor musun Burgazada’ya en çok  senin için gelirim ben …

Hem öykü sanatı, hem de hayatla ilgili bana verdiğin her şey için binlerce teşekkür ederim sana…

 Tekneden  indim.  İskele meydanına doğru yürüdüm kalabalıkla birlikte.  Durup sana bakmadan geçer miyim hiç. Durdum ve baktım.  Saçlarını hafifçe ıslatıp yana yatırışını, sonra da ceketinin cebinden çıkardığın tarakla  dilim dilim, ince dalgalara ayırışını babama benzettim.   Adaşta sayılırdınız üstelik.   Fakat  tüm bunlardan  daha önemlisi, onun da  senin gibi,  hayatın  kaba  gerçekleri yerine,  sessizce   gelip  insanın göğsüne  konan  şeylerin yarattığı duygularla  ilgileniyor olmasıydı.

 12-13 yaşlarında olmalıydım.  Güzel bir karne getirmiş, okuldan çıkar çıkmaz  Yeşilırmak’ın üzerindeki  iki yakayı birleştiren Çarşamba Köprüsü’nden nasıl  geçtiğimi bilemeden  kendimi  babamın  dükkanında bulmuştum. Sonra  karnemi babama uzatıp, raflara özenle dizilmiş  çiçekli  kumaşların önünde duran taburelerden birine oturmuştum.  Babam şöyle bir bakmıştı karneme. Bir de gazoz söylemişti bana.  Sonra gözleri ışıldayarak nağmeli  sözlerle saçlarımı okşamıştı.   Onun tarzı böyleydi.  Mutlu olduğunda  coşkusunu türkü okur gibi  ifade ederdi.  Kitapları çok sevdiğimi  de  iyi bildiğinden  daha elimdeki gazozdan  bir kaç yudum bile almadan   çevik bir hareketle tezgahın  üzerinden atlayarak,  beni    hemen  çapraz karşıdaki   “Kültür Ali ”nin ( Ali Ağbi’nin)  kitap ve kırtasiye dükkanına götürmüştü.  Pek çok kitap aldığımı hatırlıyorum  o gün.  Aralarında Semaver  de vardı.  Babamın, bacaklarımın  zor yetiştiği  kırmızı Bisan bisikletinin sepetine kitaplarımı koyup, eve giden caddenin  taşlı yolunda  ilerlerken kendimi dağların arasında  dolaşan beyaz  bir bulut kadar hafif  hissetmiştim.

Eve geldiğimde  ilk Semaver’e gitti elim.  Ali’nin Semaver’i  içinde keder barındırmayan mutlu bir fabrikaya benzetmesini çok sevdim.  Fakat hikayenin sonunda    annesini kaybedip   “bol bol ve sessiz bir yağmur gibi” ağlayınca  bir kaç damla göz yaşıyla ben de ona eşlik ettim.   Anladım ki Ali “mesutları çok az bir mahallenin” bahtsız çocuklarından biriydi.  Tam Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ne başlamıştım ve öyle de sarmıştı ki hikaye beni,  annemin  yumuşacık  sesi geldi mutfaktan.

 

 Başka zaman olsa okumam bölündüğü için  mızırdanabilirdim.  Fakat o gün hiç ses etmeden kalkmış,  kitabı yatağımın üzerine bırakıp,  annemin yanına gitmiştim.  Mutfağı  çay ve vanilyalı  kurabiye kokusu sarmıştı…Annem lacivert üzerine renk renk çiçekli elbisesinin içinde çok güzeldi.

 Şimdi karşımda bir elin çenende, diğeri kemerinin üzerinde  öylece  durmuş uzaklara bakıyorsun.     Kravatın ve pardesünle çok ta şıksın.  Ama   gözlerin kederli nedense.  Belki  “Dülger Balığı’nın Ölümü”ne, belki  “Son Kuşları”n gidişine,  belki de  “Panço” nun bir daha artık hiç gelmeyecek oluşuna içerliyorsun.  

“Bak, birden aklıma geldi şimdi. “ Sahi dedin mi öyle gerçekten?”

“… “

“ Hani yakaladığın balık küçükse, onu öpüp denize atarmışsın da… “Yahu hiç balık öpülür mü” diye soranlara da,  “bu denizde artık benim öptüğüm bir balık dolaşıyor,”  demişsin ya…”

“…”

“Susuyorsun,  ama ben anladım. Böyle gülümsediğine göre… “  

 Kıpırdanıyor. Çantasını arıyor, alıp uzatıyorum.   Şıkır şıkır nal sesleriyle bir  faytonun   çın çınları duyuluyor o sırada.  Kalkıp ilerideki çay bahçesine doğru yürüyor.  Ben de yanından yürüyorum.  Ayağım bir çukura giriyor.  Sendeliyorum.  Beni tutuyor.    Denize yakın  masalardan birine  oturuyoruz.  İki çay söylüyor.  Biraz da ekmek. Ekmeği  parçalayıp denize  atıyor.  Denizin üzerine üşüşen martılar sevinç  çığlıkları atıyor. Hızla geçen bir sürat teknesinin yaptığı dalga  kıyıda patlayıp  üzerimize serpişiyor.  Tatlı bir serinlik duyuyorum.  Çantasını açıp bir defter ve bir de kalem  çıkarıyor. Bir şeyler yazacak diye beklerken,  o elindeki kalemi ve defteri benim önüme  sürüyor. Kalbim küt küt atıyor.  Kalkıp denize doğru yürüyor. Bir süre ağlarındaki yosunları temizleyen balıkçılarla konuşuyor. Sonra  küçük bir sandala binip gözden kayboluyor.   O sırada denizin ortasında  bir yunus mu sıçrıyor yoksa bana  mı öyle geliyor bilemiyorum.

Yaz Hamra Aydemir

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bir vapur alır beni de götürür birgün.O gün, bir hikâyecinin dünyasıyla dolmuş olmak için bakarım her şeye. Daha Vapur'da karşılar beni kahramanları."Her Vapurda bir güzel insan vardır." Belki Topal Martı da eşlik eder.Ölmüştü o ama değil mi? Bir ses duyarım belki "Hişt, hişt!" Her yazısında ölen neyse,okuyanda yaşıyor derim. Bakışıyla, yazısıyla,ilhamıyla...Selamlar.

üç nokta 
 01.09.2016 0:10
Cevap :
Bana da hep öyle olur biliyor musunuz...Yazın sıcağı ile birlikte Sait Faik'in hikayeleri birikir yüreğimde. Topal Martı yaşıyor bende. Bir ağlayış gibi yaşıyor. Bir keresnde kahvaltıma masama bile gelmişi Burgazada'ya gittiğime... Selmlar benden de...  01.09.2016 14:50
 

CANIM BENİM!Yüreğimin içindeki....Seninle birlikte dolaştım adayı, çocukluğunu...Ne kadar özden bir anlatım. Yaşatıyorsun.....Üstada ve sana selam, sevgiler....Güzel Yıldız.... Yaz Hamra Aydemir... Yaz Hamra Aydemir...

Nil ALAZ 
 18.08.2016 14:49
Cevap :
Ne mutlu bana Nil'im.Kalplerimiz karşılıklı... Çok teşekkür ederim güzel sözlerin için...  19.08.2016 15:59
 

Merhabalar Okurken yaşatan sıcacık bir yazıydı. Kaleminize sağlık Sevgiyle kalın

SAHAFÇA 
 14.08.2016 20:36
Cevap :
Teşekkür ederim ilginize.   01.09.2016 14:52
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 288
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 420
Kayıt tarihi
: 02.11.09
 
 

Edebiyat, sinema, tiyatro ve müzik başlıca ilgi alanlarım. Gezmeyi, okumayı, yazmayı, düşünmeyi v..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster