Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ekim '12

 
Kategori
Tiyatro
Okunma Sayısı
1250
 

Ah Smyrna’m, Güzel İzmir’im Oyununun Eleştirisi

Bugün bu oyun beni alenen sıkıntıdan şişirdi. Dramatik sahnelerinde gülmekten ağladım, arkadaşlarım mendil uzatmayı düşünmüşler. En nihayet hasretle beklediğim son geldiğinde, izleyici yine ayaklardaydı. Benim yorumlarımı duymuş da ağzımın payını vermek istiyormuşçasına arka sıradan bazıları bravo filan da dedi. Tabii bir ikilem yaşamamak mümkün değil. Emek de verilmiş sonuçta. Oyuncuları alkışlamasan ayıp da peki bu oyunu yazan ve yönetene (Nesrin Kazankaya) hiç mi eleştirimizi yöneltemeyeceğiz? Benim ‘’terbiyesizliklerimi’’ bir süre sonra umursamayıp sanatçının emeğine saygıdan ayağa kalkan bir arkadaşım da, oyunu kimseye önermeyerek tepkimizi duyurabiliriz, böyle eleştirmiş  oluruz, dedi. Ama o zaman da boş bir salona oynatırsak oyunculara yine haksızlık etmeyecek miyiz?

Şimdi efendim, İzmir savaş sonu biz çoğu Türk’ün üstünde durup düşündüğü bir dönem değil. Ben bu konuda iki kitap okuduğumu elime geçen her fırsatta söylerim. Bir tanesi Giles Milton’ın Paradise Lost: Smyrna 1922 adlı kitabıdır. Taraflı olduğu, 1922 öncesi İzmir’ini (işgal altında olduğu zaman da dahil)  bir cennet olarak sunduğunu, Türkleri çok kötü ele aldığını söyleyenler var (ucundan İlber Ortaylı buna bir örnek). Ama bu Anglo-Saksonların narrative history tarzı edebi tarih yazmaları çok başarılıdır. Gerçekten tüylerim ürpererek ve nefes nefese okumuştum olan biteni.  O kadar etkilenmiştim ki sonrasında Marjorie Housepian Dobkin’in, Smyrna 1922: The Destruction of a City adlı kitabını da diğer kitap gibi arkadaşım Hakan’ın kütüphanesinden alıp okudum (biraz daha kuru bir kitaptır, yazarının Ermeni olması nedeniyle Türk tarafı onu hiç kaale almak istemez; ama canlı tanıklara ulaştığı iddiası nedeniyle ünlüdür).

Şimdi kim yaktı, ne oldu şeklinde bir tartışma açmak için yazmıyorum bunları. Ama anladığımız, Eylül 1922 başında Batı Anadolu’dan kaçan Rum ve Ermenilerle birlikte yangının kıyıya sıkıştırdığı 500 bin kişiden bahsediliyor. Zengin Rum aileler çok daha öncesinden yenilginin haberini almışlar ve kimseye çaktırmadan aniden yurtdışı gezisine çıkmışlar bile. İşte bu yarım milyon kişiden Ekim sonuna kadar kimse kalmıyor şehirde. Bazılarına göre 150 bini ölüyor, geri kalanı ise en nihayet Türk makamlarının onay vermesiyle bir iki Yunan gemisinin (ships of mercy deniyor)  sürekli sefer yapmasıyla Yunanistan’a taşınıyor. Tam emin olamadığım şey, çok az da olsa Katolik Rum’un İzmir’de kaldığı. O nasıl olmuş bilemiyorum. Kısacası mübadele dendiğinde tahminim, gidenler Batı Anadolu’daki Rumlar değil (ya da Kilikya’daki, onlar da Fransız işgalinin bitişiyle çoktan gitmişler). Mübadelede gidenler Kayseri, Nevşehir, Karaman gibi Yunan işgalinin ulaşamadığı alanlardan 1923-24’te gönderiliyor.

Şimdi gerçekler böyle iken, oyunun Lozan anlaşmasından yani Ekim 1922’nin üstünden bir yıldan fazla zaman geçtikten sonra hâlâ Bornova’daki konaklarında yaşayıp Pasaport dairesinden kâğıtlarını almaya çalışan zengin bir İzmirli Rum aileyi anlatması beni çok zorladı. Tarihsel olarak mümkün olmayacak bir şey. O zamanlar olsa olsa Leyla Neyzi’nin makalesinde anlattığı gibi yakalanan kaçak Rum erkekler korku dolu gözleriyle etrafa bakarak dağlara öldürülmek üzere yürütülürken görülebilirdi İzmir sokaklarında. Oysa bu aile, savaşta bir kayıp vermiş olmakla beraber, erkeklerini bile muhafaza ediyor (gerçi Türklerin kendilerine karşı sonradan savaşmaya yollanacaklarından çekindikleri için Rum erkekleri mübadele dışı bırakacakları bahsi bir yerde geçiyor).

Yani her şey sembolik demek zorunda mıyım? Evin hizmetçisi Türk kadının kocasını da Yunanlılar öldürmüş; yine de bu aileye akrabadan yakın. Ama kardeşi Mehmet evin 16 yaşındaki Rum kızını sevmiş, gebe bırakmış (haberi yok); ama savaşta Türk tarafının uğradığı kıyımlardan dolayı efendilerine kıl aslında. Rum ailede Amele Taburlarında askerlik yapmış (izleyicinin kaçı biliyor bunun ne olduğunu?) Türkleri barbarlıkla suçlayan ve Mehmet’le karşılıklı dansı kavgaya dönüştüren birisi dışında herkes birer melek. Gidecekleri günün gecesi dul Türk hizmetçilerinin oğlunu sünnet ettiriyorlar, ona bol bol armağan verdikleri yetmiyormuş gibi, kendi evlerine yerleştirilecek Giritlilere eşyalarını nasıl pay etmesi gerektiğini bile hizmetçilerine tembih ediyorlar. Türk Yunan savaşını Homeros’un destanına benzeten bir kitap kurdu da yok değil. Savaşı emperylistlerin oyununa geldik diye metanetle açıklayabilen bir amca. Aile içindeki yenge enişte aşkı en dramatik anlarda izleyiciyi güldürüyor. Onca tiradlar, gerilimler, İzmir’i siz yaktınız, yok siz yaktınız, bebekleri siz daha çok süngülediniz atışmalarından sonra, cümle alem sünnet çocuğunun yatağı başında sazlı alem yaparak oyunu bitiriyorlar. Ben bu oyunda bir tek, 16 yaşında gebe kalan kıza ailenin hiçbir şey dememesini beğendim. Aynı şey bizim tarafta olsaydı kızı bir şekilde ağlayarak da olsa temizlememiz gerekirdi, izleyici de ağlayarak da olsa ayakta alkışlardı sanırım.

Tabii ki Rumların gerçekçi olmayan bir oyunda artık olumsuz bir bakışa yaslanmadan anlatılması, izleyicinin de bundan hazzetmesi güzel. Ama böyle zor bir dönem üzerinden içelim güzelleşelim sahneleriyle bitebilen bir oyun çıkarmak bence marifet değil.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 19
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 788
Kayıt tarihi
: 11.06.12
 
 

Sabancı Üniversitesinde Endüstri mühendisliği dersleri veriyorum. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster