Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Temmuz '15

 
Kategori
Kültür Turizmi
Okunma Sayısı
626
 

Ah şu "Santorini"

Ah şu "Santorini"
 

Bir Santorini manzarası


Bugünün Ege Adalarından birisi olan Santorini Adası...

Eski adıyla ise “Thera”.

Santorini, turizm açısından uzun bir süredir Avrupa’dan ve dünyadan birçok turisti ağırlayan bir Yunan adası ve geçtiğimiz her yıl Türk turistlerin de artan ilgi ve ziyaretine ev sahipliği yapıyor.

Adanın hikayesinin az bilinen bir geçmişi var. Ki bu geçmiş, Antik Ege’de Truva’nın yıkılışı ile anlatılan en eski hikayelerden biriymiş.

3600 yıl geriye gittiğimizde o günlerde henüz ada yuvarlak ve ortasındaki krater denizi yokmuş. Girit merkezli Minos Uygarlığı o zamanlarda Ege Denizi ve kıyılarına hükmediyordu ve Santorini de bu uygarlığın parçalarından biriydi.

M.Ö. 1630’da kayıtlı insanlık tarihindeki en büyük yanardağı patlamalarından biri Santorini’de gerçekleşti. Bu öyle büyük bir patlamaymış ki, patlamanın sesi Mısır ve Ortadoğu’da bile duyulmuş. Adanın ortasındaki Thera Yanardağı erimiş ve deniz patlama bitince 400 m’lik bir çukuru doldurmuş. Tam bir anlamıyla “Armageddon” olmuş yani.

Bu patlama 1883 yılında Sumatra ve Malezya arasında bulunan Endonezya’ya bağlı Krakatoa adasındaki yanardağın patlamasından bile büyükmüş. Kıyalama için kısaca bahsetmek gerekirse Krakatoa patlaması yüzlerce nükleer bombaya eşit bir güçle patlamış ve 30m yüksekliğinde dalgalar oluşturmuş.

Santorini’de ise, adayı yıkan, üstündeki tüm yerleşim ve uygarlığı yıkan patlama, Minos Uygarlığı’nın beşiği Girit Adası’nın büyük tsunami dalgalarıyla vurmuş ve depremlerle birlikte Minos Uygarlığı’nın sonunu getirmiş. Tarihçiler Thera Yanardağı patlamasıyla sarsılan Minos Uygarlığı’nın Mikenler tarafından alt edildiğini yazar.

Yanardağın püskürttüğü gaz ve tozlar Akdeniz, Ege, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da gökyüzünü birkaç ay boyunca kaplayarak güneş ışınlarının dünyaya gelmesini engellemiş, günler kararmış, ısı düşmüş. 20. yy’da yapılan araştırmalar göstermiş ki Thera Yanardağı’ndan püsküren küller Antarktika’ya bile ulaşmış.

Hatta bu felaketin Hz.Musa’nın “Mısır’dan Çıkış (Exodus)” dönemine denk geldiği ve bu felaketlerin tetiklediği doğa koşullarının Hz.Musa’nın firavuna gösterdiği doğa mucizelerinin sebebi olduğu söyleyen bir tez de var.

Daha da ilginç bir teori ise “Kayıp Kıta Atlantis” ile ilgili. Atlantis, Eflatun’un “Timaeus” ve “Critias” adlı eserlerinde anlattığı, dedesinin dedesi Solon’dan ona ulaşan bilgilerden edindiği efsanevi kıtaydı. Solon Antik Dünya’nın 7 bilgesinden biri olarak kabul edilirdi ve Mısır’da hakikati arayış gezilerinde Mısırlı bir rahip ona Helenlerin kendilerini kadim saymamaları gerektiğini, onlardan çok uzun yıllar önce Herkül’ün Sütunlarının ötesinde Atlas Okyanusu’nda Atlantis isimli bir kıtanın var olduğundan bahseder. Atlantik Okyanusu’ndan Akdeniz’e giriş kapısı sayılan İspanya ve Fas arasındaki boğaza eskiden Herkül’ün sütunları denirdi eskiden.  Atlantis’in nerede olduğu veyahut var olup olmadığı henüz bir muammadır ancak Santorini adası da ileri sürülen tezlerden birisidir.

Yakın zaman önce gittiğin bu küçük ve güzel ada beni tarihin derinliklerindeki patlamasıyla ve bugün onu bir turizm cenneti yapan güzelliği ile etkiledi. Ancak bu adaya ve sahip olduğu hikaye ve geçiciliğe bakınca insan şunu görüyor ki her şey bu dünyada gelip geçici. Her şey bu dünyada bizlere birer emanet. Hz.Mevlana’nın da dediği gibi bir göz açış ile kapayış arasına yaşam dediğimiz bu dünyada bir anda insandan daha büyük olan bir doğal afet, insanın o çok değer verdiği mal, mülk, makam, mevki, prestij, gösteriş ve hatta sevdiklerini bile elinden alıyor. Dahası bunların elinden bile alındığını fark etmeden insanın ruhu nedeninden alınıyor.

İşte bu yüzden sorarım henüz emekleyen bilimsel bilgimizden gelen kibir ile kendini Tanrı sanan insanlara... Sorarım ellerindeki gelip geçici dünyevi güç ile kendilerini diğer insanlardan üstün görenlere... Sorarım kendilerinden eksik ve geride olanlara güçlü görünerek kendi eksik ve kusurlarını kapatmaya çalışanlara...

İnsan mı güçlü, doğa mı? İnsan mı güçlü, hayat mı? İnsan mı güçlü, Yaradan mı?

Cevap belli. İnsan parçası olduğu doğa, evren ve Yaradan’ın holografik bir yansıması olduğu için eğer ben de Tanrı’yım diyebiliyorsa hala, işte size Santorini hikayesi. Yetmediyse buyurun İtalya’ya Pompei’ye. Yetmedi, buyurun 1999 İstanbul depremine.

Santorini’ye bakıp önce kendimizi ve haddimizi bilmek için feyz alalım.

Sevgiler,

Kenan

 

https://twitter.com/Naacel

https://www.facebook.com/public/Kenan-Kolday

https://instagram.com/naacel/

http://naacel.blogspot.co.uk/

http://www.felsefetasi.org/author/kenan-kolday

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

santorini şiddetle görülmesi gereken bir yer değil ; fotoğrafda görülen yerlerde günlük 700 euro lara kalındığında santorini olan bir yerdir :) ayrıca o mavi kubbelerden sadece 1 tane var, sanılanın aksine her yer mavi kubbe değil :)..

selçuk albay 
 27.07.2015 20:58
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 240
Toplam yorum
: 48
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1105
Kayıt tarihi
: 29.10.12
 
 

Çocukluğumdan beri kendimden büyük bir şeyleri arayıp durdum. Ve 1999 yılında yaşadığım şoklar il..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster