Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Haziran '11

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
791
 

Ahhh İstanbul... Çekme beni böyle kendine kendine... Yorgunum...

Ahhh İstanbul... Çekme beni böyle kendine kendine... Yorgunum...
 

Ahh Istanbul... En az beş kuşaktan bu yana geçmişim, çocukluğum, gidip gidip geldiğim, gelip gelip kaçtığım, özlediğim, bunaldığım, çoşturan, koşturan, boğan, kaçırtan, çıldırtan kent... 

Senin bağrında, Beyoğlu’nda, Pangaltı’da, Kurtuluş’ta, Nişantaşı’nda, şık giyimli, kırmızı rujlu, şapkalı, boynunda incileri, Rum, Ermeni, o yaşlı, kibar hanımları aradı gözlerim. Bu yıl sayıları iyice azalmış. 

Vapurlarında, ince belli, yaldızlı çizgilerle dairelenmiş, hafif şıngırtılarla şekerleri karıştırılan çay bardakları ellerinde, “Ah beyfendiciğim, ah hamfendiciğim” diye “e” sesinin iyice kapalı söylendiği, kahkahalarla bezenen sohbetlere yıllardır rastlamıyordum zaten. 

Toplu taşıma araçlarında, benden daha yaşlılara, önceki gelişime göre daha çok yer vermek zorunda kaldığım için ayakta gittim hep. Eh, daha genç sayılırım, deyip sevinmeye çalıştım. 

Küfür dilimi geliştirmemek, değişen yollarda yitip gitmemek için, benim minik Şimşek Ayşe’yi kış uykusuna yatırdım, benzin parası cebimde kaldı böylece.
Levent-Taksim arası Alış Veriş Merkezlerinde, elleri kolları, lüks mağazaların karton torbalarıyla dolu türbanlı hanımlar azalmış, kocaman jiplerde ise daha da çoğalmışlardı. Sürekli yaşayanların yalancısıyım, alışverişe Avrupa’ya, daha lüks AVM’lere gidiyorlarmış meğer, şaşırdım. 

Gençler edepsizce özgürleşmiş mi, yoksa, “Onu yapma, şunu içme, el ele tutuşma, elini sevgilinin omzuna atıp parkta oturma” diyenlere inat, yeni başkaldırı yöntemleri mi geliştirmiş, anlamadım. Metronun yürüyen merdiveninde, ayakta duran sevgilisinin beline bacaklarını, boynuna kollarını dolayıp yapışarak inen genç kızı görünce, benim yorumum iyice yolunu şaşırdı, afalladım kaldım. 

Ben mi yanılıyorum diye, eşe dosta sordum, onay aldım. Doğru gözlemişim gerçekten. Benim girdiğim orta halli AVM’lerde, orta yaşlı kadın-genç erkek birlikteliğinin gözüme iyice batacak kadar arttığını gözlemiştim. İlle nedenini anlayacağım ya... Nasıl yorumlayayım, diye kara kara düşündüm. 

Vay, benim canım Amazonlarım, aşmışlar kendilerini, sinsi sinsi, aldatarak hep öyle yaşamayı kendilerine hak gören erkeklerle yarışa çıkmışlar mı, diyeyim? Cinsel devrim tamamlanıyor, kadın erkek eşitliği gerçekleşiyor mu diyeyim?... Dinazor kafası durur mu?... Geldi art arda sorular... Hangi sınıf ve katmanlarda, hangi alanlarda... Daha daha ne sorular... 

Eş dosta sordum. Kınadılar beni. Cinsel alanda, kadınlı erkekli ve her çeşit cinsel gruplaşmalarda ve bunların arasındaki ilişkilerde ne devrimler yapılmış bu koca kentte... 

Neler neler oluyormuş da, bunlar artık sıradanlaşmış da, ben dünyadan bihaber yaşayıp duruyormuşum da... 

Bilgi edinmenin bir yolu da cehaletini ortaya koymaktır. Koyar mısın, al ağzının payını, otur. Ben de sorup yanıt düşünmekten vazgeçtim. Yorgunum. 

Sonra efendim, poturlu, çarşaflı, sarıklı, türbanlı giysilerle dolaşılan semtlerde; altımda kotum, ayağımda botlarım, sırtımda kabanımla avarelik yaparken, bana yönelen sevgi(!) yüklü bakışlara aynı güçle yanıt vermekte zorlandım. 

Hadi yaz olsa, şortumu, askılı bluzümü giyip de dolaşsam hak edeceğim bu sevgiyi(!). Biliyorsunuz, böyle kadınlara, sevginin çok daha inceltilmiş(!) hali olan tecavüz’ü bile haklı bulacak kadar hoşgörülüdür aziz din profesörlerimiz ve halkımız. 

Sevgili okur, öyle derinden etkilendim ki, baktım karşılık vermesem olmayacak. Her numaradan bakışımı sevgiyle donatıp fırlattım kendilerine. Ama bende ki sevgiden ne olacak, boy ölçüşemedi elbette. Derhal bir koç bulup sevgi eğitimi almaya karar verdim. 

İki ayrı zamanda, iki ayrı ilginç haber verdi sekiz yaşındaki torunum. Servisten alıp eve çıkana kadar ne varsa, bir çırpıda döktürdü güzel yavrum. 

Dinleyelim: Anneanneciğim sana bi sır vereyim mi? (Aaa tabi ver yavrum, bilirsin biz sırdaşız) Bak şimdi, Emre komik şeyler yapıyordu, ben de deli gibi gülüyodum. Ne dedi biliyo musun? (Eeee..Ne dedi?) Yapma böyle, içimde depremler, tsunamiler oluşuyor, dedi. Hııımmmm... Yorumsuz. 

Başka birgün. Yine servisten iner iner inmez.. Sır konusunda aynı anlaşma. “Anneanneciğim, biliyo musun?” repliği... Bak şimdi, bugün Ali’nin doğum günüydü, ona bi hediye verdim. (Hııımm...Ne verdin?) Üç boyutlu yapboz.(???) Ne dedi biliyo musun? (Nerden bileceğim yavrum? Eee... Ne dedi?) Ne gerek vardı, sen benim için en büyük hediyesin, dedi. Haydaaa... Yorumsuz. 

İşte böyleee... Yine kaçmak üzereyim İstanbul. Heybem doldu. Hazlarla, sevinçlerle, giderilmiş/giderilmemiş özlemlerle, pekiştirilmiş/pekiştirilmemiş korkularla, her gelişte şaşırtan yepyeni gözlemlerle... Yakası açıldık/açılmadık, kitapların yazmadığı ya da benim seçme özrüm nedeniyle okuyamadığım bilgilerle doldu heybem. Doktor raporları, tetkik sonuçları, reçetelerle de doldurdum heybemi, gideceğim artık. Yorgunum. 

Yorgunluğuma, halsizliğime bakınca ben de şaştım ama neyse ki yaşıma göre iyiymişim. (Laf aramızda, kesinlikle inadın doğurduğu bir sonuçtur bu) Bu sevinci de koydum heybeme. 

İstiklal Caddesinde; gazetecilerin, şifreye isyan eden liseli yavruların yanında, havada savrulan kolumu, Levanten binalarda yankılanan sesimi sana emanet edip gideceğim. Yorgunum İstanbul, yorgunum. 

Ama 1 Mayıs da pek yakın. Geçen yıl 1977’de “Ben de oradaydım” saflarındaydık. Hatta, ara ara, hafiften dans ederek, Mecidiyeköy’den Taksime yürümüştük. Bu yıl, pazar gününe denk geliyormuş. Taksim kim bilir ne kalabalık, ne görkemli olur... Çevre kentlerden koşup gelen ne çok eski dost buluşur orada. 

30 Nisan’da dünyaca ünlü, viyolonselin pirlerinden bir virtüöz geliyormuş, çok severmişim, bir daha dinleme fırsatım olmazmış. Bilet ta ne zaman alınmış, kalıver işte, diyor oğlum. 

Ahh... Çekme beni böyle kendine kendine, kışkırtma, durdurma İstanbul... Kovmaya uğraştığım başka duyguları da depreştirip durma öyle sinsice... Bu mevsimde beni görmeye alışkındır Poseidon, gücenmesin. Güllerim Ege’nin sıcağını yemeden, en kocaman kocaman şimdi bakar gözlerime. 

N’ olur ısrar etme İstanbul... Yolcu yolunda gerek... Yorgunum... 

13.04.2011
Vildan Sevil 

Canip DOĞUTÜRK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İSTANBUL MU SİZİ BIRAKMIYORDU SİZ Mİ İSTANBUL'U?NE GÜZEL GEZİYDİ O ÖYLE!İSTANBUL'A SAHİPLENEN,BİZE VERMEYEN,BABAAAZIN MALI GİBİ!KISKANDIM DOĞRUSU.ŞİMDİ NASIL?YA DA NERDESİNİZ?AZAPKAPIYI ES GEÇİP ŞİŞHANE YOKUŞUNA MI DALDINIZ YOOSAM?

Kerim Korkut 
 20.04.2012 18:23
Cevap :
Yazılarınız gibi okuma süreciniz de ilginç Korkut... Eski defterlerimi karıştırmışsınız.. Sağolun. Şimdi yine İstanbul'dan firarda, Marmara ve Ege'nin ıssızlıklarında gidip gelmekteyim.Sizin yazılarınızın hızına yetişemiyorum, İstanbul'un temposunu nasıl kaldırayım.)) Teşekkürler... Selamlar...  20.04.2012 21:55
 

Çok güzel bir yazıydı bir solukta okudum. Gülü seven dikenine katlanır dercesine bütün dikenleriyle seviyorum İstanbul'umu. Ve kopamıyorum. Saygılarımla çokça selamlar...

Şükran Okyay 
 18.06.2011 16:57
Cevap :
İlginize teşekkürler. Evet, ne onunla, ne onsuz...Dostlukla...  18.06.2011 18:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 580
Toplam mesaj
: 24
Ort. okunma sayısı
: 867
Kayıt tarihi
: 07.06.11
 
 

1949 İstanbul doğumluyum. Emekli edebiyat öğretmeniyim. Çeşitli edebiyat sitelerinde, çeşitli kon..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster