Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Ekim '09

 
Kategori
İzmir
Okunma Sayısı
1381
 

Ahi'lik ruhu İzmir Kemeraltı’nda yaşıyor

Ahi'lik ruhu İzmir Kemeraltı’nda yaşıyor
 

Ahiliğin ilkeleri-www.iesob.org.tr


I-AHİLİK KURUMU

“Eğer bir yılsa hedefiniz pirinç ekin,

10 yılı hedefliyorsanız ağaç dikin,

100 yılsa hedefiniz insan yetiştirin”(1)

Günümüz devletleri, toplum hayatının şekillendirilmesinde sivil örgütlerin önemini kavramış ve görevlerinin büyük bir kısmını adı geçen örgütlere devretme eğilimine girmişlerdir. Sivil toplum örgütleri ve kurumlarının oluşması ve işleyişinde, toplumun kültürel değerleri önemli yer tutar. Türk tarihini incelediğimizde, İlk Müslüman Türk devletleri’nden itibaren sivil toplum örgütlerinin toplumsal hayatını derinden etkilediği görülür. Bunların başında Ahilik kurumu gelir.

1- AHİ NEDİR?

Ahi kelimesinin kaynağı ile ilgili birbirinden tamamen farklı iki görüş bulunmaktadır: *Birinci görüşe göre; Ahi kelimesinin kaynağı Türkçe olup, "akı" kelimesinin Anadolu'daki söyleniş tarzından doğmaktadır. Buna göre Ahi kelimesi “cömert, eli açık” anlamlarına gelen “akı” kelimesinin “h” sesi ile okunmasından türemiş ve terimleşmiş bir kelimedir.(2) Ahi kelimesinin reisler (başkanlar, liderler) için kullanılması, onun Türkçe "akı" kelimesindeki ses değişikliğiyle oluştuğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Nitekim, Ahi kurumunda başkanlara Ahi, diğerlerine fetâ, fityan denilmektedir.(3) *İkinci görüşe göre Ahi, “erkek kardeş” anlamına gelen “ah” kelimesinin sonuna birinci tekil şahıslar için kullanılan ve sahiplik ifade eden "ye" zamirinin bitişmesinden oluşan bir kelimedir. Ahi kelimesi bu haliyle “kardeşim” anlamındadır. Eldeki verilerin çoğu ikinci görüşü desteklese de; Ahî kelimesinin, aynı zamanda tasavvufla ilgili oluşu, iki görüşün de doğru olduğunu göstermektedir. Çünkü; cömertliğe, el açıklığına, mertliğe dayanan Ahilik kurumunun vazgeçilmez kurallarından biri de, üyelerinin birbirini kardeş görmeleridir.

2-AHİLİK NEDİR?

Ahîlik, Türk illerinde yayılmış bulunan “dinî-meslekî” karakterli kurumlardır. Bu kurumların ana kuralları; başta mensupları olmak üzere, insanlar arasında, sevgi-saygı bağlamında dayanışma ve yardımlaşma kurmaya çalışmışlardır.

3-AHİ TEŞKİLATI’NIN DOĞUŞU ve YAYILMASI

İlk Müslüman Türk Devletleri’nin tasavvuf cereyanlarını desteklemeleri ve derviş-gaziler için tekke, zaviye ve ribat inşa etmeleri, bu yaşantının yaygınlaşmasını kolaylaştırıyordu. İslâmiyet'in din olarak Türkler tarafından kabul edildiği asırda, sınır boylarını() dolduran ribatlar(hanlar), mücahid dervişlerin faaliyet üsleri olmuşlardı. Bu merkezler, tasavvufun Türkler arasında yayılmasını kolaylaştırmıştır. Yeni yaşayış tarzı, Türk'ün karakterine uygundu. Bu sebeple İslâm'ı benimseyen Türkler, "derviş-gazi" kimliğine bürünüyorlardı. Ahmet Yesevi gibi mutasavvıfların fikirlerini Türkçe ile ifade etmeleriyle Ahi birlikleri, büsbütün kuvvetlenmiş ve kitleleri harekete geçirecek güce erişmişlerdir.(4)

Devletin desteğiyle gelişen ve çeşitli isimlerle anılan tekke, zaviye ve ribatlar, başıboş bırakılmamış; devletin denetimi ve kontrolü altına alınarak, devletin gösterdiği doğrultuda faaliyet göstermişlerdir. Bu merkezler zamanla devlet için sosyal yardım, imar faaliyetleri ve askerî üsler rolünü oynar duruma gelmiş, birer kültür ve eğitim yuvası olarak devletin genel amacına hizmet etmişlerdir(5).

B.Selçuklu İmparatorluğu döneminde, devletin ileri gelenleri ve mutasavvıflar tarafından Anadolu, savaşçı ruha sahip derviş-gâzilere ve göçebelere hedef olarak gösterilmiştir. Bunun sonucunda, içerisinde her toplum kesitinden (esnaf, tüccar, din âlimi) insanın bulunduğu kitleler Anadolu'ya yoğun bir göç hareketi başlatmışlardır. Göç dalgaları kısa zamanda insan seline dönüşmüştür. Gerek ilk göç döneminde ve gerekse XIII. ve XIV. asırlarda Moğol istilasının etkisiyle meydana gelen ikinci göç dalgasında, Anadolu'ya gelenlerin büyük bir kısmını oluşturan Türkmenler’in arasında çok kalabalık bir sufî kütlesi bulunuyordu.

Bu dönemde tasavvuf merkezli yaşam tarzı, etkin ve yaygın bir biçimde İslâm dünyasının her tarafını kaplamıştı. Kuvvetli siyasi bir merkeziyetin bulunmayışı, hâkimiyetin küçük emirlere geçmesine ve karışıklıkların doğmasına sebep oluyordu. Karışıklıkların manevi otoriteye dayanan tasavvufî bir yaşam tarzıyla giderilmeye çalışılması, emirlerin ve sultanların şeyhlere yönelmesi ve tarikatların devlet tarafından resmen tanınması gibi sonuçlar doğurmuştur. (6).

Anadolu Selçuklu sultanlarının güçlendiği devirde, Abbasi halifesi Nasır, siyasi otoritesini güçlendirmek amacıyla Selçuklu sultanına “fütüvvet şalvarı” gönderdi. A.Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev'e gönderilen heyet içinde, fütüvvet libasını kendisine takdim etmek üzere Horasanlı Evhad'ud-Din Kirmanî ve damadı Ahi Evren de bulunmaktaydı. I.Gıyaseddin Keyhüsrev’in elçileri kabul edip, fütüvvet şalvarını giymesi bu kurumun devletin himayesi altında Anadolu'da hızlı bir şekilde yayılmasına sebep olmuştur. Fütüvvet, Horasan ve Azerbaycan'da olduğu gibi Ahilik adı ve tamamen sufî bir karakterle yayılmıştır.(7)

Ünlü seyahatnâmesinde Anadolu’yu “şefkat diyarı” olarak niteleyip, Ahiler’den övgüyle söz eden İbn-i Batuta, şehirlerde, köylerde, kasabalarda, hattâ dağ başlarında, geçitlerde zaviyeler kurduklarını anlatır A. Selçukluları döneminde Anadolu'da yayılan ve Osmanlının kuruluşunda çok önemli rol oynayan Ahîler; şehirlerde kurdukları tezgahlar ve iş merkezleriyle devletin ekonomik ve ticari hayatına hakim olup, dağ başlarında kurdukları derbent ve zaviyelerde de askeri faaliyetlerde de bulunmuşlardır.

Ahîlerin ıssız yerlerde kurdukları zaviyelerde gelen-geçene hizmet edildiğini anlatan İbn Batuta, buraların masraflarını karşılamak üzere vakıflar kurulduğunu da bildirmektedir.(8) Ahi örgütlrnmesi öylesine güçlüydü ki, Anadolu Selçukluları parçalanmaya yüz tuttuğu XIII.asırda, birçok şehirde yönetimi ele almış, hatta Ankara’da bir Ahi Cumhuriyeti kurmuşlardı.Ahiler âdeta şehirlerin hazır kuvvetleriydi, ani bir baskın ve karışıklık çıktığı zaman, tehlikeyi önleme ve ortalığı yatıştırmayı başaran tek güç idi. Keza Selçuklu sultanlarının tahta çıkmalarında ya da meliklerin mücadelesinde bunlar da taraf tutmuş, siyasi olaylara karışmışlardı.(9)

<ı>4<ı>-AHİLERİN OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞUNDAKİ ROLLERİ .
Ahîler, cihat anlayışları gereği, sürekli olarak savaş yapılan “uç” bölgelerine, Osmanlı Beyliği'nin kuruluş bölgesine yönelmişlerdir.Dönemin istikrarsızlığı, Anadolu Selçukluları'nın yönetim zayıflığı ve Moğol baskısı, Doğu Roma sınırına yönelişi hızlandıran asıl etkenlerdi

Uç'ta faaliyet gösteren Osman Gazi'nin amacı, “Allah”ın adını her tarafa yaymaktı. Bu nedenle, diğer derviş-gaziler gibi Ahîler de Osman Gazi'nin etrafında oluşan halkaya katıldılar. Osman Gazi'nin kuvvetlerine katılan derviş gaziler ve Alperenler, pirlerinin “Şu ata bin, batıya git, atın durduğu yerde in ve hemen hizmete başla” buyruğunun gereğini yaptılar. Akıncı derviş-gaziler, Türk'ün “Gökyüzünü vatanının çadırı yapma” idealini, İslâm'ın “Yeryüzünü secde yapmaya uygun duruma getirme ve zamana ezan sesiyle hâkim olma” anlayışı doğrultusunda harekete geçtiler.(10)

Ahîlerin uçlarda, yani Osmanlı Beyliğinin kurulduğu bölgelerde çok önemli roller oynadıkları, fetihlerin gerçekleşmesinde büyük gayretleri olduğu bilinmektedir. Ahîler, fütühatı başarmak için Osmanlı ordularına yalnız örgütlü ve imanlı savaşçı sağlamakla kalmayıp, halk arasında dinî ve sosyal fikirleri propaganda etmekle de uğraşmışlardır. Onlar, faaliyete geçtikleri ülkelerin sosyal yapısında ve siyasî örgütlerinde büyük yenilikler yaparak, yeni gelenlerle yerli halkın kaynaşmasını sağlayarak fütuhat işlerini kolaylaştırmışlardır. Rum diyarının İslâmlaşmasında, derviş-gazilerin, alperenlerin ve Ahilerin büyük rol oynadıkları bilinmektedir.(11)

Aşık Paşazade'nin varlığından bahsettiği; "Ahiyân-ı Rum, Bacıyân-ı Rum, Abdalân-ı Rum ve Gaziyân-ı Rum” Anadolu zümrelerinin “Dar’ül Harb” denilen cihat topraklarında beraber hareket ettikleri tüm kuruluş kaynaklarında geçer.(12) Nitekim, Bacıyan-ı Rum teşkilatının kurucusu kabul edilen kişinin Ahî Evren'in hanımı olduğu, Abdal Musa ile görüştüğü ve Bacıyân-ı Rum mensublarının tezgahlarında dokunan malzemenin yeniçerilere "külah" olduğu görüşü hâkimdir(13).

Osmanlı Beyliğ’nin temeli atılırken, Orta Anadolu'da Ahîlik ve Babaîlik olarak iki mühim tarikat vardı. Ahî Reislerinden olup, Eskişehir civarında İtburnu mevkiînde tekkesi bulunan Şeyh Edebali, o yörenin en itibarlı ve sözü geçen ulularındandı. Tahsilini Mısır'da yapmış olan Edebali'nin kızı Malhatun'u, Gazi Osman Bey almış ve bu suretle Ahîlerin nüfûzundan yararlanmıştı. Nitekim, Şeyh Mahmut Gazi, Ahî Şemseddin ve oğlu Ahî Hasan ve sonra da Osmanlılarda Kadı, Kazasker ve Vezir olan Cendereli (meşhur tabir ile Çandarlı) Kara Halil de Ahîlerden olup, bunların hepsi Osmanlı Beyliğinin kurulmasında ve büyümesinde hizmet etmişlerdi.(14)

Osmanlı Beyliği'nin kuruluşu sırasında önemli görevler yüklenen Ahîlik kurumunun, Beyliğin devlete dönüşmesinden sonra, bazı fonksiyonlarını yitirdiği görülür. Özellikle askerî faaliyetler içinde olan, orduya yardım eden, ona ikmal ve lojistik destek sağlayan Ahîlik, bu faaliyetlerini daha sonraları yürütememiştir.

Aynı zamanda bir Ahi reisi olan sultan I. Murat döneminden itibaren, Ahîlik kurumunun “eli bayraklı, beli kuşaklı” kısmı, yeniçerilerin temelini oluşturarak, bu faaliyetini sona erdirmiştir. Devletin silahlı gücü oluştuktan sonra, bu faaliyetin son bulması normal bir sonuç olarak değerlendirilebilir. II.Murad ve Fatih dönemlerinden sonra ise, pek çok fonksiyonlarını kısmen veya tamamen kaybeden Ahilik kurumu, bir esnaf teşkilâtına(Loncalar) dönüşmüştür(15).

Sonuç olarak, Ahî Evren'in Anadolu'ya gelmesiyle birlikte Ahilerin örgütlenmeye başladıkları, kurumlarının çok geniş bir alana yayıldığı, Selçuklular zamanında ekonomik ve ticârî faaliyetlerinin yanı sıra, askerî ve siyasî faaliyetlerde de bulundukları, Osman Bey’in kısa bir süre içinde ün ve güç kazanmasında etkin rol oynadıkları, I.Murad’ın tahta geçmesinde etkili oldukları, Fatih döneminde bir esnaf teşkilatına döndüklerini söyleyebiliriz.

*Kaynakça

<ı>1-<ı>Eski Burdur Milletvekili Yusuf Ekinci:İzmir’deki “Ahilik Kültürü ve Günümüze Yansımaları”<ı>konferansı konuşması, http://www.iesob.org.tr/content/view/959/117/

<ı>2-http://www.ahilik.gen.tr/kavram/index.html

<ı>3-İbn Batuta, İbn Batuta Seyahatnâmesinden Seçmeler, Çev.İsmet Parmaksızoğlu, s.7-8, M.E.B. yay., İstanbul-1971
-Fuad Köprülü : Türk Edebiyatı'nda İlk Mutasavvıflar, s.211-216, Ankara-1976. <ı>-Mehmed Şeker:Fetihlerle Anadolu’nun Türkleşmesi İslâmlaşması s.123-128, <ı>İstanbul- 1973,

<ı>4-Köprülü:T.E.İ.Mutasavvıflar’da, Ahmet Yesevi ve Ahi’ler hakkında ayrıntılı bilgi verir.

<ı>5-Osman Turan: Selçuklular ve İslâmiyet, s.20, İstanbul-1971,

<ı>6-Köprülü: T.E.İ.Mut. s.197, <ı>Göçler için bkz; Ayten Başabaş Dirier:Türk Anadolu’da, s.120-125, İzmir-1983

<ı>7- <ı>http://www.ahilik.gen.tr/kavram/ortaya_cikis.html

<ı>8-Osman Turan:Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, 3.baskı, s.362, İstanbu-1980 <ı>İbn Batuta Seyahatnâmesi, s.61

<ı>9-M.Çağatay Uluçay:İlk Müslüman Türk Devletleri, 2.baskı, s.283, MEB, Ankara-1975

<ı>10- <ı>http://www.ahilik.gen.tr/kavram/osmanli.html

<ı>11- M. Şeker:a.e, s.118-139, 1973, Uluçay: a.y.

12-<ı>Fuad Köprülü: Osmanlı imparatorluğu’nun Kuruluşu, s.144-171, İstanbul-1981, M.Şeker: a.e, s.134

13-<ı>http://www.ahilik.gen.tr/kavram/osmanli.html

14-İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Tarihi, I.Cild , s.530, 3.baskı, Ankara-1972

15-Uzunçarşılı:a.e, s.531, <ı>http://www.ahilik.gen.tr/kavram/cozulus.html

*Devamı var.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Seçtiğiniz ve işlediğiniz konular gerçekden çok değerli .Yine öğrenmeye devam ediyoruz ne mutlu sevgilerle

Şennur Köseli 
 26.10.2009 9:34
Cevap :
Sağol Şennur, sevgiler...  26.10.2009 16:14
 

AYTEN Hanım ilginize teşekkürü bir borç bilirim. Keşke AHİLK de LONCA uygulamaları da kaldırılmasa idi.Ne ki değişen şartlar; özellikle AVRUPA'daki seri üertim OSMANLI'yı barutundan bakır kabına kadar vuruyor. Az çok bilip gördüğüm kadarı ile bizdeki esnaf ne Selçuklu ne Beylikler Dönemi ne de OSMANLI dönemi esnafıdır. Ne ki atalarımız ile öğünmek damarlarımıza işlemiş. Bu yanlış! GERÇEK ne ise o, diyemiyoruz. AHİLİK'te çırak ya da kalfa USTASINI HİÇ ELEŞTİREBİLMİŞ, yeni bir kaç buluş ile yapılagelen üretimler dışında her hamgi bir tasarım geliştirilebilmiş midir? Dün olduğu gibi bugün de aynı minval üzre üretilir: Bıcak, edik, tarlik, semer, kemer, duvar, minare, bakır, şalvar, ceket!Esnaflar arasındaki ''alış veriş için koparılan fırtına'' ise başlı başına bir vakı'a! Bizim esnaf tüccar ile müteahhitler kadar dünyada kendinden menkul başka bir kesim bulunamaz.Kimse ne yeni bir esnaf ne yeni bir satıcı ne de tatlı bir rekabet ister!ESNAFIMIZ bencildir.

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ 
 23.10.2009 17:15
Cevap :
Merhaba. Teşhisiniz yerinde, bencillik her alanda içimize sinmiş. Bu da BATI'dan ithal ettiğimiz bir değer! Bunu bildiğim için özümüzün derinliklerinde kalan değerlerle karşılaşınca seviniyor, paylaşmak istiyorum. Değerli katkınıza teşekkür eder, esenlikler dilerim.  25.10.2009 17:34
 

'Ahi'lik anlayışı modern Cumhuriyetimizin koşullarına da uyum sağlayıp yaşayabilseydi! Günümüzde egemen olan riyakar, yalancı, kapkaçcı ve cahil esnaf kültüründen kurtulmuş olurduk diye de zaman zaman düşünmekteyim. Böyle düşünen yanımı her gün karşılaştığım çeşitli örnekler nedeniyle maalesef dizginleyemiyorum. Öyleki birden 100'e kadar sayabiliyor ve ana renkleri ayırt edip rahatça yalan söyleyebiliyorsanız bu işi bu ülkede rahatça yapabilirsiniz. Tabii ki ülke genelinde eğitim düzeyinin düşüklüğü de önemli bir etken! Halihazırda egemen olan esnaf kültürü öyle yaygın ki, siyaseti de, eğitimi de, kültürü de herşeyi, tüm değerleri "...üç kuruşluk kazanç..." temeline indirgeyip çürütmekte. Değerli çalışmanız ve bizlerle paylaştığınız için içten teşekkürler. Saygı ve selamlarımla...

Ersin Kabaoglu 
 22.10.2009 23:29
Cevap :
Merhaba! Görüşlerinizde çok haklısınız. Kemeraltı'nda karşılaştığım uygulamalar olmasaydı, ahilik ruhu tamamen ölmüş diyecektim. İşlek yerlere açılan marketlerin yanına, bir süre sonra dış ortaklı daha büyük marketler açılıp, müşterisi çalınıyor. 200 metre ilerde açsa ne olacak? İlla bitişiğinde açıyorlar. Borç bir gün gecikse hemen faizi bidiriyorlar. Yetkim olsa hepsini kovacaktım. Düyun-u umumiye kılıklılar diyorum onlara. Güven meselesi de cabası. Yerli ortaklarının da onlardan farkı yok. İçi temiz kalmış kişilerin varlığı toplumu ayakta tutuyor. Bunları görünce özümüzü hatırlıyor, -bir deniz yıldızını kurtarma misali- yazıyla duygularımı aktarıyorum. Değerli katkınıza teşekkür eder, esenlikler dilerim.  23.10.2009 14:51
 

AYTEN Hanım var olunuz. Çok seyrek de olsa o güzel yazılarınızı, MARDİN'den kopup gelen yemek tariflerinizi okuyorum.Sık sık da bizi TARİH adlı ummana doğru yönlendiriyorsunuz ki bu yazılarınızdaki titizlik yanında kaynaklara da bağlılığınız her türlü takdirin üstündedir. ğer uygun görürseniz bu güzel yazılarınız bana ayrıca yollarsanız(omerfarukmencik@hotmail.com) sevdiğim arkadaşlarıma da yollamak isterim. Çünkü bildiğiniz gibi TARİH BİLİNCİ doğru kaynaklardan gelmeyen TARİH BİLGİSİ olmadan gelişemez. Orta Doğu'daki bazı gelişmeleri ve Batılı PETROL BABALARI'nın 1890'lardan beri kaşımakta olduğu KÜRT SORUNU'nu da bu çerçevede gördüğümü bilmenizi isterim.Bana göre Düyunu Umumiye'nin peşinden gelen ve HİCAZ ile BAĞDAT'a doğru yönlendirilen HASTA ADAM OSMANLI (!)DEMİRYOLLARI da bu gibi SÖMÜRGECİ ve YAYILMACI gayeler için döşenmiştir.Dün olduğu gibi bugün de dayatılan MİLLİYETÇİLİKLER ile MİLLET İNŞAA ÇABALARI maddi manevi nelere mal olmaktadır,hep birlikte görmekteyiz. En içten saygılar

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ 
 20.10.2009 17:08
Cevap :
Merhaba! Değerli görüşünüz ve yorumunuz için teşekkür ederim. Beni onurlandırdınız. Görüşlerinizde çok haklısınız. Daima güçlü ve birlik içinde olmamızı gerektiren öyle belalı bir coğrafyadayız ki; dış oyunlar 19.asırda değil, 11.asırdan beri bizi rahat bırakmıyor.İlk Haçlı Seferleri dini amaçlı görünse de, temelinde Avrupalıların ekonomik güçsüzlükleri, Orta Doğu'nun zenginliği yatıyor. Osmanlı emperyalist amaçlarla değil, onların ayağını bölgeden çekmek için Avrupa'da ilerledi. 19. asırda aradıkları ortamı entrikalarla yarattılar ve sinsi sinsi gizli planlarını uygulamaya başladılar. Milliyetçilik ilkesi Fransız İhtilali'yle yayıldı.Peki neden başkalarına bunu öğütlerken kendileri dünyanın öbür ucundaki toprakları işgal ettiler? Onlara saldırı mı vardı? Yok... Çıkardıkları Dünya savaşları'nın temelinde de hammadde ve pazar arayışı vardı. Uyanık, misyon ve vizyon sahibi olanlar onları durdurabilir. Ne yazık ki günümüzde bu özelliklerin tümünü taşıyanlar çok az... Esenlikler dilerim.  23.10.2009 14:38
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 214
Toplam yorum
: 1200
Toplam mesaj
: 138
Ort. okunma sayısı
: 5187
Kayıt tarihi
: 03.08.08
 
 

Emekli eğitimci, araştırmacı yazar, şairim. Ülkemin cennet ile cehennemi bir arada yaşadığı bir zama..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster