Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Kasım '11

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
361
 

Ahşap, iki katlı küçük bir evin kuyruklu kiracıları Yakacık-2

Ahşap, iki katlı küçük bir evde oturmuştuk bir süre kiracı olarak. Hasan Paşa İlkokulu’na başladığım senelerdi o yıllar. Ya da benim zayıf hafızamda tarihin başladığı zamandı. Çünkü ondan öncesine dair çok da fazla bir şey hatırlamıyorum. Bu ahşap ev alta kattaki giriş, açık mutfak ve küçük bir tuvalete, üst katında ise 3 küçük odaya sahip bir yerdi. Dışıdan bakımsız ama ondan biraz daha bakımlı bir içi vardı. Alt kat ile üst kat arasında ahşap ve daracık bir merdiven vardı.

O dönemde bu tip evler yaygındı Yakacık’da. Henüz ağır betonlaşmanın yaşanmadığı dönemlerdi. Evlerin neredeyse tamına yakını bahçe içindeydi, ahşap veya beton olsun fark etmiyordu. Eski ahşap evden kurtulan da beton içinde yaşamayı kabul ediyordu ama bahçe şart.

İşte bu ahşap evden hatıralarımda kalan çok sayılı anı vardır. Ahşap bir evde yaşadınız mı bilmem ama ben ahşap ev dediğinde hemen yanı başında hatırladığım ilk şey evlerin vazgeçilmezi olan ve hiçbir gidere ortak olmadan ama sürekli olarak aile bütçesinin gider kalemlerini arttıran davetsiz minik kiracılardı. Bıyıklı ve kuyruklu bu kiracılar o kadar yüzssüzlerdiler ki yemek içmek için neredeyse sipariş vereceklerdi. Gerçi böyle birşey yapabileseler sanırım annem ve babam da bunların menülerini eksik etmezlerdi. Lakin o dönemler fakirlik dönemleri elden ne gelir.

Buzdolabı ok o zamanlar evde sadece bir tel dolap var bir çoğunun evinde olduğu gibi çamaşır makinası gibi kavramlar zaten ortada bile yok henüz bizim oralarda. Kırmızı büyükçe bir leğen, piknik tüpü üzerine kurulan bir kazan, su, deterjan ve iki kol marifeti ile hallediliyordu kirlenen çamaşırlar. O dönemleri yaşayanlarımız bilirler bilmeyenlerinde haberi olsun istedim. Makine olmadığı için ön yıkama işlemi de düşünülmüş ve çözümde geleneksel tarzda bulunmuştu. Ön yıkama ihtiyacı olan beyaz giyisiler yani iç çamaşırlarınız önce kazanın içine konulur sonra su ilavesi yapılır ama az bir miktar da çamaşır suyu (hipoklorük asit) da eklemek gerekirdi. O zamanlarda da hijyen çok önemliydi zira. Piknik tüpü üzerinde içindeki su ve sabun ile hemdem olan çamaşırlar kaynamaya bırakılarak arada bir tahta bir çubuk aracılığı ile alt üst edilerek sabunun nüfuz ettiği yüzey arttırılırdı. İşte bu kaynama süreci tamamlandığında kazanın içinden çamaşırlar karıştırmak için kullanılan çubuk mahareti ile büyük kırmızı leğene alınırdı. Çubuğa taktığınız her çamaşırı yukarıya kaldırdığınızda yüzünüze gelen buhar ve burnunuza gelen koku nedeniyle başınız yan tarafta ve leğenin içini tutturma gayreti içindesinizdir. Bu işlem çarşaflar içinde aynı şekilde yapılırdı. Ve sonuç olarak ön yıkama işlemi tamamlanmış olur.

Leğene alınan çamaşırların üzerine toz deterjan dökülürek sıcakla ılık arası bir su ilavesi yapılır ve kıvamı ellerin yanması ile anlaşılarak sıcak veya soğuk su katkısı ile çamaşırlar ovalanmaya başlanırdı. Yıkama işlemi tamamlanan her parça yanda bekleyen ya başka bir leğene alınır ya da uygun bir eşyanın üzerinde biriktirilerek durulama işlemi için hazırlanılırdı. Durulama kısmı önemliydi çünkü asrın mucizevi kimyasalı devreye girecektir. “ÇİVİT”. Kobalt mavisi muhteşem toz. Beyeazlar daha bir parlak ve daha beyaz oluyorlardı sanki çivit ile yıkanınca.

Evler bahçeli olduğu için çamaşır kurutmak da çok fazla dert olmazdı ama bahçe içinde bile olsa eğer çok katlı ve çok aileli bir binada oturuyorsanız bahçenin bu iş için bir katkısı olamazdı size. Siz ancak kendi balkonunuz ne kadar o kadar bir alanda kurutabilirdiniz çamaşırlarınızı. Ama neresi olursa olsun çamaşırları kuruttuğunuz yer bunun bile bir şekli ve adabı vardı. Dışardan evinize doğru bakıldığında kimseye göstermek istemezdiniz donlarınızı. Yani herkese reklam yapmazdınız giydiğiniz don markası ve modelini. Çünkü o dönelerde dahi hala mahrem şeylerdi bunlar. Hele hele sütyen asmak hiç olacak iş değildi. Öne çarşaflar, onun arkasına elbise yani dışa giylen giyisileriniz, onların arkasında atlet veya fanilalarınız en sona da donlarınız. İşte böylesi bir hiyerarşi olurdu çamaşır ipinde.

Kış ve sonbahar mevsimlerinde bahçe kurutma işi için uygun olmuyordu haliyle. Buna çözüm bulmakta memleketim insanı çok gecikmemiş ve bir başka dahiyane çözümü ortaya çıkarmış. Nalbur türü dükkanlara giderek soba borularının çapında ve boruya kenetleyerek sabitlediğiniz askıları olan bir aleti alarak bu sounu giderebiliyordunuz. Soba borusunda bunları kurutmak güzeldi de asıl sorunu beklenmedik bir misafir kapınızı çaldığında yaşardınız. Hemen bir koşuşturma, eğer evde sizden başkası var ise siz kapıdaki ile konuşurken içeridekine sesinizi duymaya çalışırsınız ki soba borusuna asılı olan çamaşırlar toplansın. Siz içeridekinin bunu duyduğunuz düşünerek misafiri odaya alırsınız ama eğer bitmemişse alınız morunuza karışmış bir mahcubiyet içindesinizdir. Çünkü sobada asılı olanlar iç çamaşırlarıdır. Yani mahremiyetinizdir.

Her neyse bu çamaşır muhabbeti fazla uzun oldu.

Şimdi küçük, bıyıklı ve kuruklu kiracılarımıza dönelim. Evimizin ikinci katının tavanı kontraplaklarla kapatılmış durumdaydı. Gelin görün ki çatı arasındaki mu kiracılar pek rahat durmuyorlardı. Neden olduğunu anlamadığım bir biçimde o kontraplakların üzerlerine renkli ve desenli kağıt kaplanmıştı. Eğer yanlış hatırlamıyorsam pempe ve minik çiçekllerle bezeli bir kağıttı bu. Ancak yanlış da hatırlıyor olabilirim. Lakin, emin olarak hatırladığım şey başkadır.

Bziler akşam olup uyku haline geçtiğimizde yani el ayak çekildiğinde başlardı bizim minik kiracıların gece hayatı. Bunlar pek de düşkünler gece hayatına. Şimdiki gençlerin ifadesi ile herhalde “alemlere akıyorlardı” gecenin sessizlik ve karanlığı içinde. Lambayı söndürüp yatağınıza uzandığınızda, kontraplak üzerinde “pıtır pıtır” sesler başlardı. Biraz korkar biraz çekinirdiniz bu seslerden ama asla sizin yanınıza gelip de uykunuzdan etmezlerdi. Çoluk çocuk başlarlardı gezinmeye. Sabah uyandığımızda biz onlar da gece aktıkları alemlerden dolayı yorgun düşmüş uyuyor olurlardı. Ne onlar bize bulaşırlardı ne de biz dersem yalan olur. Bu gürültülerden sıkılan anne ve babamın onları sonsuz hayatlarına göndermek için tahliye girişmlerinde bulunduklarına da şahit olmuşumdur. Hatta onların akıllarını çelip daha tahliye işlemini daha cazip hale getirmenin yollarını da bulmuşlardı. Bir parça güzel kokulu tam yağlı beyaz peynir metal ve dişli bir tabak üzerinde servis edilerek tahliyeye gidecek olan yola davet ederlerdi onları. Ama ne çare ki kiracılar uyanık.

Anne ve babamın bu başarısız mücadelelerine yardımcı olması için Allah tarafından bir kiracı daha geldi evimize. Bu diğerleri gibi bıyıklı ve kurukluydu ama daha tüylü ve daha büyüktü. Teni bembeyaz pamuk gibi. Bir gözü mavi bir gözü yeşildi. Ve bizle yatıp bizle kalkardı. Yeni kiracı geldi geleli bizim davetsiz misafirlerin sesleri önce azaldı sonra da tamamen kayboldu. Toprakları bol olsun diyemiyorum çünkü toprağı dahi göremediler sanırım.

Şimdi bu tahta, eski ve küçük ev ile ilgili konuyu kapatıyorum bir daha açmak üzere.. bir başka anıda buluşmak üzere.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 71
Toplam yorum
: 48
Toplam mesaj
: 10
Ort. okunma sayısı
: 567
Kayıt tarihi
: 18.12.08
 
 

1967 Yakacık doğumluyum. H.Ü. Edebiyat Fakültesi'nde 2 yıl öğrenimden sonra İ.Ü. Arkeoloji ve San..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster