Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Ağustos '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
662
 

Ak sakallı dedesiz doğmam

Ak sakallı dedesiz doğmam
 

03 Nisan 2005, günlerden Pazardı ve eşim dünyaya getireceği bebeği, kendi narin bünyesinde taşıyabilmek için gücünün sınırlarını zorlamaya devam ediyordu. Uykusundan kalkışına, yürüyüşünden oturuşuna, nefes almaktan hapşırmasına kadar her yaptığı işte ezberlerinin dışına çıkmak zorunda kalmıştı. Kısa bir zaman diliminde bedenine eklenen artı on beş kilogram ve bu eklenen ağırlığın bir kısmının minik canlıya ait olması, olaya fiziksel etkileriyle birlikte ruhsal bir boyutta katıyordu.

Vücudunda oksijeni, proteinleri, mineralleri ve enerjiyi paylaştığı ikinci bir canlı, yavaş yavaş kendisine ev sahipliği yapan bedene sığmaz olmuş, daha geniş bir mekân talep eder hale gelmeye başlamıştı. Ve büyük bir olasılıkla tekmeledikçe dünyasını genişletebileceği inancıyla enerjisinin büyük bir kısmını bu işe ayırıyordu.

Eşim, bir var oluş sürecinin taşıyıcısı olmanın ruhani desteği ile çektiği fiziksel acı ve eziyetin arasında bocalarken, üstüne gebeliğin vazgeçilmezlerinden kâbuslar eklenmesi ile doğum için girilen son etap geçilmesi güç bir mesafeye dönüşmüştü.

Doğum sürecini belirleyen takvim, ideal doğum gününe 10 gün kaldığını gösteriyordu ancak, bu her an doğumun yaşanması için bir engel değildi. Yani kırmızı alarm modunda bekler haldeydik. Eşim çok sevdiği sabah uykusunu oldukça bir uzun zamandır tadamamanın üzüntüsünü o sabahta yaşamaktaydı. Bel ağrıları, ayak krampları ve bebeğin tekmeleri, onun gün ışığı ile erken vakitte temas etmesine yol açıyordu. Ben ise rutinleşen sabah masajlarının ardından, kronik evlilik görevim kahvaltı hazırlama işine girişmiştim.

Sevgili anne adayı, bir süre sonra gücünün yettiği bir ses düzeyi ile beni yanına çağırdı anda banyodan çıkmak üzereydi ve “hayır, hayır bugün istemiyorum” diye bağırıyordu. Ama yüzündeki sevinç ifadesi mi, acı ifadesi mi yoksa şaşkınlık ifadesi mi karar vermek zordu. Son dönemde sık sık rastladığım karmaşık ruh hallerinden birisine daha tanıklık ediyordum. Ancak bu defa tepkiye telaş sosu da fazlasıyla eklenmişti.

Onu kendi panik ruh halinden söküp, benimle diyalog kurabileceği dalga boyuna çekmeyi başardıktan sonra, doktorumuzun, daha önceden doğumun belirtilerinden birisi olarak bahsettiği nişan gelmesinin gerçekleştiğini söyledi. Bu 24 saat içinde doğumun yaşanabileceğinin göstergesi idi. Eşim doğumun gerçekleşecek olmasının korkusu bir yana, evin düzenli olup olmadığı, doğum anında yanında olması gerekenlerin hazır olup olmadığı gibi benim anlam veremediğim telaşlara kapılmıştı. Bende doğumun bu kadar yaklaşmış olmasının şaşkınlığını yaşayıp, bir yandan da eşimi sakinleştirmeye çalışırken, Pazar sabahının sekizinde kapının zili çaldı. Eve taşınalı daha on beş gün olmuştu. Doğum tarihinde yeni evimizde olmak istediğimizden, zorunluluktan yapmamız gereken taşınma işini öne almıştık. Henüz apartmanın düzenine alışmamış ancak o ana kadar da bu saatte kapımızın çalındığına tanıklık etmemiştik.

Ben üst üste yaşadığımın şaşkınlığı etkisi ile ilk adımı atmakta bir süre zorlandım. Zihnim bir türlü yapacağım işlere ait öncelik sıralamasını belirleyemiyor, ilk hareketlerim tiklere dönüşüyordu. Bir yandan kapıyı açmaya yönelirken, diğer yandan eşime bir şeyler söylemek istiyor ama hiçbir iş için tamamlayıcı ikinci hamleyi yapamıyordum.

Kapının zilinin bir kez daha çalması, karar verme mekanizmalarımın netleşmesine yol açtı ve her işi hızlı yapma içgüdüsü ile koşar adım kapıya yöneldim ve kapıyı açar açmaz bir diğer şaşkınlık girdabının içerisine yuvarlandım. Beyaz sakallı yaşlı bir amca, elinde bir süt satılı ile kapının önünde duruyordu. Amca, yüzümde üst üste biriken şaşkınlık ifadelerinin kaçıncı katıyla karşılaştığının farkında bile olmadan, yandaki binada sürekli süt getirdiği kişiyi evde bulamadığını, aslında hatır niyetine büyük bir zahmete girerek getirdiği bu sütü tekrar götürmek istemediğini, eğer ihtiyacımız varsa verebileceğini, acıma hissi uyandıran bir yüz ifadesi ve sempati yaratan yerel bir ağızla dile getirdi.

İlk anda, son yıllarda artan ve hikâyelerini inandırıcı kılmak için detaylandırma uğraşına giren bir dilenci örneği ile karşı karşıya kaldığımı düşünsem de, amcanın elindeki süt satılı ve bir dilencinin bu saatte, dayak yemek riskini attıracağı böyle bir uğraşa girişemeyeceği gerçeği ile hikâyeye inanmayı uygun buldum.

Ancak kısa bir süreliğine girdiğim mantık vahasından, yeniden içinde bulunduğum karmaşık ruh haline dönmem uzun sürmedi. O an evimizde süte ihtiyaç duyup duymamamız, amcaya bir fayda sağlayıp sağlayamayacağım gibi konulara cevap vermemi sağlayacak aklın süzgecinden mahrumdum ve en kısa zamanda eşimin yanına dönmeme yarayacak olan “teşekkür ederim amca, ihtiyacımız yok” cevabını verip kapıyı kapattım.

Ancak itiraf etmem gerekir ki, kapıyı kapatmak için elimi kapı koluna götürdüğüm andan itibaren yüreğimde bir kuşku belirdi. Acaba birbiri arasında hiçbir bağıntı olmayan iki olay arasında bir anlam birliği olabilir miydi?

Eşimin yanına döndüm. Onun, kapıda kimin olduğu sorusunu cevapladıktan sonra, “şimdi sütle uğraşamayacağı” ifadesi üzerine kısmi bir rahatlama yaşadım. Ancak zihnimin bu anlam üretme çabası bir türlü bitmek bilmiyordu. Hayatın kendisinin basit rastlantıların eseri olduğunu kabul etsem de, rastlantı kavramının yarattığı anlamsızlık girdabından az da olsa tedirginlik duyduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü zihnin, kendisine bir anlam üretebildiği müddetçe aklıselim kalabildiğini biliyorum. Bu nedenle, evrende, dalından düşen bir yaprağın bile, büyük bir senaryonun parçası olduğunu iddia eden inanç sistemleri insanlar için bu kadar çekici ve bu kadar huzur verici olurlar. Ancak koskoca bir insan yaşamının bile, inanılmaz bir rastlantılar serisi ile ortaya çıktığını ve evren içinde hiçbir anlam üretmediğini iddia etmek, insanlarda koca bir boşluğun içerisinde oldukları korkusu yaratıyor. Bendeki korkunun, inançlı insanların anlamsızlıktan duyduğu korkuların yanında daha az ölçülebilir olduğu bir gerçek, ancak hiç olmadığını iddia edecek değilim.

Eşimin üzerinde yoğunlaşması gereken dikkatim, zihnimin derinliklerinde yaşananları formülize etme çabası nedeniyle darmadağınık bir haldeydi. Arada bu şekilde yaklaşık beş dakika geçmişti ve ben kendimden beklenmeyecek bir şekilde, beyaz sakallı amcanın aslında süt satmak dışında bir işlevi daha olduğuna ikna oldum. Ancak bunun kendimden başka kimseye itiraf edemeyeceğimi bildiğimden, eşime aslında doğumdan sonra kalsiyum ihtiyacını karşılayacak sütlü ürünler yemesi gerektiğini söyleyerek, hızla yanından ayrıldım ve balkona koştum. Ancak apartmandan uzaklaşmakta olan kimseyi göremedim. Beyaz sakallı varlığın (tahmin ettiğiniz üzere onu artık bir insan olarak tasavvur edemiyordum), hala apartmanın içinde olabileceği ihtimali üzerinden, kapıya yöneldim ve aşağı katlardan birisinde, muhtemelen aynı hikâyeyi anlatan amcanın sesini hemencecik fark ettim. O sütün başka birisine yar olmaması için hızlıca basamaklardan inerken, amcanın önünde durduğu kapıdan da olumsuz yanıt aldığını sevinerek fark ettim. Nefes nefese bir halde amcanın yanına ulaştım ve sütü almak istediğimi söyleyerek, asansörle tekrar dairemizin katına getirdim.

Günün ondan sonrası son derece normal geçti, giderek sancılanmaya başlayan ve akşamüzerine doğru bu sancıları belirginleşen eşimi daha önceden planladığımız hastaneye götürdüm ve akşam vakitlerinde oğlum sağlıklı bir şekilde dünyaya geldi.

Beyaz sakallı dedenin sürecin bu kadar normal ve olumlu geçmesine ne kadar katkısı olduğunu elbet bilemeyeceğim, ama benim yüreğimin rahatlamasında önemli bir payı vardı. Bana uzatılan fırsatı boşlamamış, üzerime düşen görevi yapmıştım. Yani işlerin iyi gitmesi için gereken sihirli adımı atmıştım.

Ha sütün sahip olduğu gerçek ötesi anlam dışında ne işe yaradığını soracak olursanız, eşim benim evde olmadığım bir sürede sütü kaynatmak istemiş ve büyük olasılıkla yeterli saflığa sahip olmayan süt yüksek bir ısı düzeyinde kesilmişti. Yani eşimin kalsiyum ihtiyacına herhangi bir katkı sunamamıştı.

Hikâye Not;

Geçen gün blog arkadaşlarımızdan birisinin, yeni bir bebeğin dünyaya gelmesi için onurlu bir göreve seçildiğini öğrendiği gün kaleme aldığı bir blogda dikkatimi çekti. Her birimizin hayatında şu ya da bu şekilde en az bir tane beyaz sakallı dede hikâyesi mevcut.

Evet itiraf ediyorum, benim gibi inanç sistemi oldukça zayıf, maddenin ötesini kabullenmekte zorlanan birisinin bile bir beyaz sakallı dede hikayesi var.

Ancak bu konuya, ne kadar blog arkadaşımızın yazısıyla dikkat kesilsem de, bana bu hikâyemi ilk yazıya dökme hevesi veren geçen ay yaptığım tatil esnasında okuduğum kitap olmuştu. Elif Şafak’ın Araf isimli romanında da, hikâyenin kahramanlarından birisi, annesi kendisine hamile iken yaşadığı bir hikâye -gerçi oradaki tipleme beyaz sakallı dede değildi ama- benim kendi hikâyemi hatırlamama vesile oldu.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bendeniz ilham kaynağı oldum :))vee bu yazıyla güzel bir blog dostu daha kazndım !Sevgiler..

aygoz Özlem Eryoldaş 
 31.08.2007 14:32
Cevap :
Segili aygoz/asya, yanılmıyorsam, sizin müjdeyi blog ortamı ile paylaştığınız ilk yazıya bir yorum göndermiş ve limoncu dede olayının ilgimi çektiğinden bahsetmiştim. O günden sonra zihnimde hikayemi yavaş yavaş yazmaya başladım. Ama yazının sonunda bahsettiğim kitapdaki bir hikayede kıvılcımı çakanlardan birisiydi. Açıkcası eşimin hamilelik sürecinde yoğun bir araştırma ve gözlemleme sürecine girdiğimden, sizin deneyimlerinize çok uzak sayılmam. Bu konudaki yazılarınızı büyük bir keyifle takip edeceğim, dostluğunuz içinde çok teşekkür ederim ayrıca:-)) saygılarımla,  31.08.2007 16:38
 

Hayranım yorumlara cevap verişinize. Ya bir insan kısacık bir cevap yazmaz mı? Adı Bibliyofil ise yazmaz:))) Yorum cevaplarınızı toplasak birkaç blog yapar valla... Bu sizin yazınıza okuyanlara olan saygınızın göstergesi Sinan Bey... Bu davranışınızdan dolayı sizi tebrik ediyor ve saygılarımı sunuyorum...

Hoşsada 
 27.08.2007 15:47
Cevap :
Haklısın sevgili Seda, gelen yorumlara, kullanabileceğim harf sayısının sınırını zorlayarak cevap veriyorum. İnsanların zahmete girip yazımı okuması, üstüne üstlük bir de yorum yazmalarının üstüne bir iki satırla cevap vermek bana göre değil açıkcası. kendimi ev sahibi gibi hissediyorum ve yorumları en güzel şekilde ağırlamak istiyorum. Elbette boş konuşmamak şartıyla. Yani bu yer dolduma çabasını gevezelik olarakta görmek istemiyorum. Ciddi anlamda söylemek, eklemek istediğim şeyler için kullanıyorum. Günlük yaşamda çok çenebaz sayılmam ama anlaşılan kağıt üzerinde biraz kalembazım. Umarım insanlar yazdıkları yorumlara bu kadar uzun yanıt almaktan memnundur. Senin memnun olman beni mutlu etti açıkcası. İltifatların için çok teşekkür ederim, çok hakettiğimi düşünmüğyorum ama seni haksız çıkarmakta istemem:-))) kendine iyi bak, saygılarımla  27.08.2007 19:02
 

Size yaptigim yorumu valla okuyunca ben bile anlayamadim.. Kelimeleri silmisim....Ama cevabinizdan anladiginiz belli oluyor.Hali baska oluyor siz gibi blogerlerin:) evdeki pc bozuk',bende oglumun laptopuyla size yorum yapmistim sonuca ben bile guldum... En iyisi pc yi yaptirmak...ESEN KAL

Portakal Çiçeği ve FISILTI 
 27.08.2007 15:31
Cevap :
Merhaba Serap Hanım, bende internet ortamına zaman zaman farklı bilgisayarlarla girdiğim oluyor ve alışkın olunan klavye el altında olmayınca ister istemez hatalar çıkıyor ortaya. Hele ki, Q ve F klavye ayrımı olunca sıkıntı daha da katlanılmaz hale geliyor. Ama ben yorumunuzu anladığımı düşünüyordum, sizde ben onayladığınıza göre bu çabamda başarılı olmuşum. Gövde sağlam olunca kolunu ve bacağını yapıştırmak çokta zor olmadı açıkcası, az biraz okuma alışkanlığı, az biraz da karşınızdaki kişinin neler anlatmak istediğini tahmin etme çabası tüm şifreleri çözüyor. Ancak elbetteki sizinde sifreyi çözmeme yardım eden ipuçları sunma konusunda oldukça başarılı olduğunuzu es geçmemek lazım:-))) saygılarımla efendim,  27.08.2007 16:28
 

Yazınız habercime düşüp de okuduğumda çok ilginç bir tesadüf farkettim. Dün gece bir blog yayına verdim. Bir bebeğin anne karnından doğumuna kadar olan sürecini bebeğin dilinden anlatıyordum. Hatta sonuna eklediğim blog önerilerinden birisi de sizin oğlunuz için yazdığınız yazılardan birisiydi. Şimdi de siz bu konuyla ilgili yazıyorsunuz. Nasıl hoşuma gitti anlatamam. Ak sakallı dede konusunda da haklısınız bence. Ne zaman geleceği belli olmaz:) Tedbirli olmakta fayda var:) Sevgilerimle...Oğluşu da öptüm tabii ki!

Yeşim Özdemir 
 27.08.2007 14:49
Cevap :
Merhaba Yeşim Hanım, öncelikle size karşı mahçup olduğumu bilmenizi isterim. Yazılarınızı elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum ama yorumlarımla yeterince katkı sunamıyorum. Umarım affedersiniz. Ancak dün akşam yayına verdiğiniz yazıya henüz göz atma şansım olmamıştı (hafta sonu çok yazı birikiyor mailde) Yorumunuzla fark ettim. Bir yazımı önermiş olmanız benim için oldukça büyük bir gurur kaynağı ve bunun için teşekkür ederim. Yazınıza ayrıca katkı sunacağım. Doğum süreci ile ilgili yazıların çakışması oldukça ilginç elbette. Bende geçen gün bir bebek beklediği haberini veren aygoz/asya arkadaşın yazısının ardından karar verdim bu hikayeyi keleme almaya. Bugünlerde blog semalarında bir doğum ve bebek rüzgarı esiyor gibi:-))) Ak sakallı dede olayı gerçek kült bir efsane bence. Ben bu figürü mizah unsuru olarakta çok beğenirim, özellikle karikatür sanatının vazgeçilmez espri kahramanlarından birisidir. Umarım varlıkları ile hepimizi mutlu etmeye ve güldürmeye devam ederler, tşk,  27.08.2007 16:19
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 453
Toplam yorum
: 1886
Toplam mesaj
: 174
Ort. okunma sayısı
: 1791
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster