Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Mart '13

 
Kategori
Sağlıklı Yaşam
Okunma Sayısı
152
 

Aklımı özlüyorum -2-

Aklımı özlüyorum -2-
 

akıl


“Aslında insanı en çok acıtan şey; hayal kırıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır.” Dostoyevski

Ne zaman beni şaşırtan, aklımın havalanmasına neden olan, mantığıma ters düşen bir olaya tanık olsam, Rus yazarımızın sözüyle öfkemi sağardım. Bu anlamlı aforizmayı acaba Dostoyevski 1849 yılında karıştığı bir komplo sonrası mı yazdığı, yoksa çok sevdiği eşinin ona aldığı -nikah yüzüğünü- kumarda kaybettiği anlarda mı söylediği tartışılır belki, ama ben en sevdiği kızının -beklenmedik ölümü- karşısında söylediğini düşünüyorum. Bir anne veya bir babanın ciğerinin en yandığı an; acıların en koyu rengine bulandığı an; evladının gülüşüne bir kez daha gözlerinin, değmeyeceğini kavradığı an, değil midir?

Her ne zaman söylemiş olursa olsun, ben o günü sanki -bugün yaşamış- gibi belleğimde canlı yaşattığımı düşünüyorum. Biz anılara arkamızı döndükçe, anılar bizden vazgeçmiyor.
O gün dekan eliyle oturmamı işaret etmişti.
-“Buyurun oturmaz mısınız? Size nasıl yardımcı olabilirim?”
Öfkem o kadar tazeydi ki, henüz ruhumun ışığını söndürmemiş, sakin olmaya kendimi zorluyor, hiddet ekip, pişmanlık biçmek istemiyordum. Buruk bir gülüş sonrası;
-“Hayır, teşekkür ederim, oturmayacağım. Değerli vaktinizi daha fazla almak istemiyorum. Siz yeter ki aklımı daha fazla özletmeyin bana.”
-“O halde bende ayakta dinlerim sizi, nedir sorununuz? ” dedikten sonra hiç beklenmedik bir tepkiyle karşılaşmıştım. Gayet centilmen, yapmacıksız bir tavırla oturduğu yerden kalkıp yanıma gelmişti.
Onun ve yan gözle izlediğim iki konuğun bakışları hala üzerimdeydi. Onların gözleri boynumdaki mavi eşarba takılıyken, Nasrettin Hocanın “ye kürküm ye” sözlerini anımsamış, hafiften tebessümle onları görmezlikten gelmeyi tercih etmiştim. Sakinlemiştim. Fırtına sonrası sessizliğe kendimi kaptıracak değildim.
-“Efendim, ben ve oğlum bundan tam 15 sene önce…”
Sözlerimi soluksuz sürdürmüş, beş dakika içinde konuyu özetlemiştim.
Konuşmamı bitirir bitirmez odada kısa bir sessizlik olmuştu.
Can sıkıntısından, işaret parmağım V A K K O yazılı mavi eşarbın ucunda kıvrılıyor, ardından kıvırdığım ipek eşarbın ucunu birden bırakıyordum. Dekan beyin konuşmam sonrası nasıl bir eylemde bulunacağını bakışlarım sorgular gibiydi.
Konuşmamı kararlı bir ses tonuyla; “…şayet yitirdiğim aklıma kavuşamazsam bu hoş olmayan sağlık skandalını, basına taşımaya karar verdim. “ diyerek noktalamıştım. Bu sözlerim odada yankılanmıştı.
Son sözcüklerim Dekanı eyleme geçirmeye yetmişti:
-“Merak etmeyin buna hiç gerek duymayacaksınız.” Dedikten sonra yüksek sesle ikinci tümceyle düşüncesini açıklamıştı:
-“Hımm, durum şimdi anlaşılmıştır. Sistemdeki teknik bir hatayı size yüklemişler. Bu hoş olmayan travmalı duruma hemen el koymak gerekir.”
Sözlerini tamamlar tamamlamaz masasının üzerindeki telefona uzanıp, ahizeyi kaldırdı.Tuşlara seri halde birkaç kez dokundu. Bir yandan da yönetici asistanı odasına –çağırma- ziline de basmıştı. Bir iki saniye içinde siyah meşin kapı açılmış, 5-10 dakika öncesi içeriye girmemi engel olmaya çalışan, başaramayan, bayan içeri sakınarak girmişti. Belli ki, paylanmaya hazırlamıştı kendisini; 

-“Efendim, engel olamadım. Özür dilerim…”

 - “Sorun değil kızım, sen şimdi bana Doç.Dr. Ömer Kilimci’yi bana hemen bul, hadi çabuk, koş koş!”
-“Peki, efendim.”der demez girdiği gibi yarı açık kapıdan dışarı çıkmıştı.
Dekan, ahizeyi yerine koyup koltuğa oturmamı yeniden işaret etti:
-“Lütfen oturun. Ne içerdiniz? Size içecek bir şey ikram etmek istiyorum. Kaybolan yıllarınızı telafi etmek için, elimizden ne gelirse …”
Sözlerini henüz tamamlamamıştı ki, oda kapısı çalınmasıyla birlikte açılmıştı. İçeri zayıf, orta boylu, şakakları kırlaşmış beyaz önlük giyinmiş biri girince, onun az önce, ulaşamadığı Dr. Ömer olduğunu anlamıştım.
Dekan,
-“Ömer Bey, bu hanımefendi, pardon adınız?”
-“Emine Pişiren,”
-“Dr. Ömer Bey, Emine Hanımın işini mutlak bugün çözmeliyiz. Bunu da en iyi sen çözersin.”
 Bundan sonraki süreçte kazanan mı, kaybeden mi olduğumuz tartışılır tabi ki, çünkü erken tedavimiz gecikmiş, oğlumun -eğitim ve öğretimini- etkileyecek bir tedavi sürecine girmiştik.
Üstelik, artık İstanbul’da yaşamıyorduk!
Dr. Ömer beyin ve asistanlarının azimli, sabırlı, başarılı çalışmalarıyla oğlumun alt –üst çene uyuşmazlığı düzeltilmişti. Dişleri kat kat olmaktan kurtulmuş, yemek yerken zorlanması hafiflemişti. Üstelik ne dilini, ne de yanağının iç kesimlerini ısırmıyor, kanatmıyordu. Her şeyden önemlisi artık oğlumun psikolojisi düzelmişti.
Uzun soluklu süren ortodonti tedavisi, İstanbul-Balıkesir- arası ayda bir kez gidip gelerek tam beş sene daha sürmüş, bu uzun sürenin sonunda oğlum şu sözleri itiraf etmişti:
-“Anne, biliyor musun, artık gülebiliyorum.”
Her gün oğlumun, ayna karşısında mutlulukla kendine gülücükler atmasını keyifle izliyordum.
Ben de aklımı özlemekten vazgeçmiştim.

Emine PİŞİREN/2013

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 141
Toplam yorum
: 73
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 1209
Kayıt tarihi
: 02.11.08
 
 

Kayseri- Develi doğumluyum. İlk- orta- lise ve üniversiteyi istanbul'da bitirdim. Kültür Bakanlığ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster