Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Mart '12

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
652
 

AKP ile cemaat çatışmasının arka planı

AKP ile cemaat çatışmasının arka planı
 

Dinsel bir hayatı savunmanın çeşitli zeminleri var.

Çağımız için bu zemin, dinsel hayatın da diğer türden hayatlar gibi kişilerin bireysel ve özgür seçimlerine bağlı olduğu, ‘çok kültürlülük’ gibi kavramlar altında savunuluyor.

Yaşadığımız demokratik toplumsal düzenin her türlü görüş ve yaşam için ortak bir zemin oluşturması gerektiği söyleniyor.

Bu düşünce tarzı güzel ve makul görünmekle birlikte, düşünceyi yokladığımızda çıkmaza girer. Ya da girer mi?

Demokrasinin Özü ve Sınırları

Hemen itiraza başlayalım:

Bazıları diyor ki,  ‘demokratik düzende yaşıyoruz, herkes her fikri savunmak hakkına sahiptir.’ Bu tür bir görüşe karşı ilk söylenecek şey aslında, demokrasinin market sepeti olmadığıdır.

Yani bu ne demektir? Demokrasi her şeyi kabul edecek nötr bir şey değildir, demektir. Evet, demokrasi, farklı ve hatta karşıt görüşler için bir hemzemin teşkil etse de, demokrasi bir siyasal öğretidir. Bir tür ideolojidir.  Bu nedenle, kendi siyasal varlığını ortadan kaldırmaya dönük olarak harekete geçmiş olan siyasal bir görüşü meşru kabul edip ona yaşam hakkı veremez.

Peki, nedir demokrasiye karşı onu yok etmek üzere harekete geçebilecek olan siyasal düşünceler?

Bunlar otokratik düzenlerdir genellikle. Faşizm, Nazizm gibi düşünceler, bunların yanında dinsel teokratik rejimler, demokrasinin temel ilkelerine, yaşam tarzına, hareket noktalarına aykırıdır. Bu nedenle, demokrasi düşünce özgürlüğü sağlıyor diyerek, bir ülkede faşizmi kurmak üzere ya da teokratik bir düzeni kurmak üzere harekete geçemezsiniz.

Geçseniz bile bunu demokratik haklar ile savunamazsınız.

Demokrasinin temel varoluş felsefesine aykırı unsurlar, onun aracılığı ile savunulamaz.

Peki demokrasinin varoluş felsefesi nedir? Demokrasi, aristokrasiye karşı birey hak ve özgürlüklerini, teolojiye karşı hümanizmi, inanca karşı bilimi ve bilgiyi, toplumun yönetiminde dogmalara karşı rasyonalizmi ve laikliği, herkesin renk, ırk, cinsiyet vs. bakımından eşitliğini baz alan hiçbir aşkınsal değere başvurmayan ve başvurmamak üzere kurulmuş olan bir düzen ya da anlayıştır.

Demokrasi dediğimiz zaman, otokrasinin, teokrasinin ve başkalarının yanında onlardan farklı, onlara alternatif bir düzen anlaşılmamalıdır. Tam tersine, otokrasiye ve teokrasiye karşı, onları ortadan kaldırarak kendini koyan bir düzen anlaşılmalıdır.

Demokrasiye ilişkin böyle bir tespitten sonra, bu sefer, dinsel bir hayatı yaşamak isteyen kişinin varoluşu problemi ortaya çıkar.

Dinsel Hayatın Sınırı Problemi

Bu tarz kişiler çocuklarına dinlerini öğretmek isteyeceklerini, demokratik devletin bunu engellediği ya da engellememesi gerektiğini savunmaya başlarlar. Bu sadece bu örnek ile sınırlı değildir. Yaşamın her alanında dinsel bir yaşam için çok daha fazla hak talep edeceklerdir.

Bu sefer demokratik düzeni savunan ile dindar bir yaşamı savunan iki tarafı dengede tutacak ortak nokta bulunmak zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Hangi nokta bu iki tarafı dengede tutabilecektir, böyle bir nokta var mıdır?

Bu nokta kritik bir nokta. Bu noktada Ali Bulaç’ın görüşüne baktığımızda o diyor ki, ‘sizinki bir yaşam tarzı ise bizimki de bir yaşam tarzı. Neden ben senin yaşam tarzını kabul etmek zorunda olayım ki diyor. Ve şöyle devam ediyor, bize eğer dindar gençlik yetiştirme hakkı verilmez ise böyle bir toplumda, böyle bir dünyada biz nasıl olacak da dindar nesil yetiştireceğiz.’ Yani bu toplum ve düzenin dindar gençlik yetiştirmeye esas olarak izin vermeyeceğini savunuyor. ‘Devletin dindar gençlik yetiştiremez savunusunu, ancak, madem öyle devlet hiçbir yaşam tarzına imkan sağlamaktan vazgeçsin o zaman, devletin dindar gençlik yetiştirmemesi gerektiği savını kabul edelim. Bizim zaten istediğimiz de devletin bu tutumundan vazgeçmesidir.’  Ve, yazılarda yer almamakla birlikte, uzlaşma adına daha da ileri gidiyor ve diyor ki ‘neden bir İslam toplumu altında tüm diğer yaşam tarzları da varlığını sürdürmesin.’ Yani, biz şu an demokratik toplumda diğer her tür yaşama izin verilmesini savunuyorsak, o bunu terse çevirerek, tüm diğer yaşam tarzları İslami bir toplumda olsun, İslam buna izin verir, diye düşünüyor.

Bu görüş hiç kuşkusuz, şu an ki, dinlerin laik ve demokratik toplumlarda belli çerçevelerde kültürel öğeler olarak yaşanması düşüncesi ile örtüşmüyor.

Bazı dikkatli okur diyebilir ki, ‘bizim yaşadığımız Türkiye bu konuda baskıcıydı, Kemalist ideoloji bu yaşam tarzını baskıladı yoksa demokratik laik ülke olan bizim ülkemizde dinsel hayat problemi ortaya çıkmazdı.’

Bu düşünce tartışmalı olmakla birlikte, bir an için doğru olduğunu varsaysak bile, biraz düşündüğümüzde, esasında sorunun pratik uygulama sorunu olmakla kalmayacağı noktasına ulaşabiliriz. Evet, bu konu uygulamada da sorunlara yol açmıştır. Ancak inancını mutlak gerçeklik olarak, Tanrı’nın varlığını inançtan öte nesnel bir gerçeklik olarak gören insanlara hiçbir demokratik rejim tatmin edici gelemez. Demokratik rejimlerde daha ılıman bir din hayatı yaşamak isteyenler ancak, demokratik rejimi, teokratik rejimlere karşı üstün gören, laik insanların yapacağı bir iştir.

Nitekim dinsel inançlarda tutarlılık arayacaksak, esasında  kişi mutlak bir Tanrı kavramına bağlıysa ve onun mutlak bir kutsal kitabı olduğunu kabul etmişse, o kişi için tutarlı bir hayat, zaten o kutsal kitaba göre düzenlenmiş ve yaşanmış bir hayattır.

Yani sorun, salt pratik sorun değildir, teorik bir sorundur.

İşte bu noktada AKP ile Cemaat tartışması olarak adlandırılan tartışmaya ilişkin bazı düşünceler ortaya koyabiliriz:

AKP Ve Cemaat Tartışmasının Temel Ayrımı

Bendeniz dışarıdan biri olarak AKP ile Cemaat arasında ne tür bir çatışma olabilir ki diye düşünüp duruyordum.

Dindar kesimden yazan bazı kişilere baktığımızda, temelde şunun savunulduğunu görüyoruz. Tüm tarikatların AKP’ye seçimlerde ve referandumda destek verdikleri söyleniyor (Hatırlayınız,  F. Gülen ‘ölüleri bile mezardan çıkartıp oy kullandırın gibi bir şeyler dediği basına yansımıştı) ve bu desteğin halen devam ettiği, çünkü AKP ile bu tarikatların çıkar birliğine sahip olduğu, ama bu AKP’yi eleştiremeyecekleri anlamına gelmediği savunuluyor. Ve kitleye de mesaj verilmesi ihmal edilmiyor. ‘Karşıtlarımız, AKP ile Cemaat arasında kavga var diyerek, bizi bölmeye çalışıyorlar, aman bu tuzağa düşmeyin.’

Bu düşünce gerçekten de doğru. AKP ile cemaatlerin, tarikatların vs. ters düşmesi onların yok oluşu anlamına gelir. Ama soralım, peki ne oluyor da, bu kadar aynı kanı taşıyan ve aynı geçmişe, aynı büyük adamlara inanan bu kişiler birbiriyle ters düşüyor?

Bunun iki tür cevabı olabilir. İlki geleneksel bir cevap:  devletin imkanlarının paylaşılmasındaki çatışmalardır. Bu belli ölçülerde mümkündür. Ama esas cevap başkadır. Ve yukarıda yazdıklarıma anlam katan bir cevaptır.

AKP ve Cemaat çatışması denilen çatışma yukarıda ayrımını yaptığım iki görüşün çatışmasıdır.

Cemaat Ali Bulaç’ın tezi lehinde. Yani, diyorlar ki, biz neden demokratik laik düzenin, kültürel alan olarak tanıdığı bir alanda kendimizi sınırlayalım? Toplum bizim yanımızda; devletin tüm kurumları bizde; neden dindar bir toplumu kurmaya doğru gitmiyoruz? Neden İslam toplumuna doğru gitmiyoruz? diye AKP’yi eleştiriyorlar.

Bendeniz şahsen AKP ile bu tarz düşünenlerin aynı kandan olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle AKP’nin beyin takımının dindar bir toplum yapısına geçişi istemediğini düşünmüyorum. Bu yazıyı okuyup da AKP’ye oy vermiş kişi, diyebilir ki, ‘ben AKP’ye oy verdim ama hiç de bir İslam cumhuriyeti tarzında bir ülke istemiyorum.’ Bu kesinlikle doğrudur, ama AKP ideolojik olarak siyasal İslamcı bir partidir, onların tüm demokratik görünen adımları, bu yolda önlerini temizlemek üzere yapmaları gereken real politik unsurlar idi. İdeolojik olarak AKP ve onu destekleyenler İslam cumhuriyeti tarzında bir ülkeyi istiyorlar.  

AKP şu an için bunun erken olduğunu düşünüyor olabilir, ama öte yandan tarikatlar ve cemaatler, bu yönde bir baskı yaratmayı tercih etmiş olabilirler.

Ben bu kesime bir tavsiye verecek olsaydım, daha beklemeleridir. Cemaat AKP’yi sıkıştırmasın, fazla eleştirmesin, alttan alta, gıdım gıdım şeriat devletine doğru yol alıyorlar, gemi yürüyor. Halen etkili olan bazı safralar var. Onların daha işi bitmedi. Bu safralar, yoz aydınlar; gerekse liberal, gerekse sol kesimlerden. Şu an o safralar sayesinde dengede, eğer o kesimleri karşılarına alırlarsa, henüz tam cephe savaşacak güçte değiller. O yüzden AKP’yi baskıya alıp, yanlış adımlar atmasına neden olmayın. 10 ya 20 sene sonra, evet belki şeriatizmin şu anki adamları, Gülenler ve başkaları bu dönemi göremeyeceksiniz, ama ‘biz de görelim’ diye hareket ederseniz, bir çuval inciri berbat edersiniz. Bekleyin, sabredin, gelecek nesilleriniz adına, üçer üçer doğacak çocuklarınız adına...

Sonuç olarak, Cemaat ile AKP arasındaki tartışma, dinin toplumsal yaşamda ne düzeyde olacağına dair problemden çıkar. AKP daha ılıman kalmakta devam etmek istiyor, ama diğer taraf daha hızlı ilerleyelim ve yolumuzdan sapma göstermeyelim diyerek, radikalleşiyorlar, sapma gösteriyorlar.

Mesele budur.

Ali BULAÇ Eleştirisi

Bu arada Ali Bulaç’ın tezleri eleştiriye gayet açıktır.

Yazısını okursanız, dini öyle tanımlıyor ki, direkt alıntı yapayım: “Zira insanların belli referanslara göre düşünmesi, inanması ve yaşamasına "din" deniyorsa, insanların "laik, seküler veya profan referanslar"a göre düşünmesi, inanması ve yaşaması da "laik veya seküler din"dir.” Kaynak

Bu tür bir görüşü ciddiye almak mümkün değil. Ali Bulaç kitapları olan biri ama düşünce tarihinin gelişiminden, kavramların yapısından haberi yok görünüyor.

Bu düşünce adamlığı da değildir, çünkü düşünce adamı düşüncenin ilkelerine bağlılığı gerektirir. Düşünce namusu gerektirir. Sen bir şeyi kafana göre, ya da çıkarmak istediğin sonuca göre tanımlayamazsınız. Onun doğru ve yerinde bir tanımını yaparak oradan kendi sonuçlarına gitmen gerekir.

Ben A. Bulaç’a anlatayım dini inanç şudur: Dini inanç, evreni yaratan bir tanrı olduğunu, inancınıza göre, yaratıp bıraktığını ve karışmadığına veya her daim karıştığına, cennet, cehennem vaat ettiğine vs. vs. inanmaktır. İnanmaktır dediğinizde ise, bilginin, bilimin, inanç olmayanın ne olduğunun hesabını vermeniz gerekir. Sekülerizm ise buna karşıt olarak, teolojye karşı hümanizmi seçerek, bu görüşü reddederek, bu görüşün egemen olmayacağı şekilde bir düşünceyi savunur. Dinsel inanca karşıt olan bir şeye de, dinsel inanç demek, dalga geçmek gibidir. 

Siz inanca karşıt bir kavram olan bilgiyi de dini inanç diye tanımlarsanız, söylediğiniz laf salatasından başka bir şey olamaz.

Bilginin de temelde bir inanç olduğunu savunabilirsiniz, bu mümkün, ama bunu bir şeye inanç derken izlenen yolun, bir şey bilgi denirken izlenen yol ille aynı olduğunu temellendirerek göstermek gerekir. A. Bulaç’ın yukarda, her şeyi dine indirgeyecek şekilde yaptığı din tanımı tamamıyla bunun dışında bir şeydir. Düşünce bile değildir aslında, kendini kandırmaya yol açan psikolojik bir savrulmadır.

Laik Yaşam mı Dindar Yaşam mı, Neye Göre?

Son söz olarak laik demokratik bir yaşam tarzı ile teokratik ve dinsel bir yaşam tarzı karşılaştırmasında hangisini neye göre tercih edeceğimiz sorusuna kısaca, ben kendi cevabımı vereyim:

Evet mutlak bir yaşam tarzı asla mümkün değildir. Devletin de bireylerin yaşam tarzlarına karışma hakkı belli ölçülerdedir.

Ancak, bu konuda bir sınırsızlık seçersek, uç bir örnek olarak, çocuk yaşta kişilerin evlenmelerine ve cinsel partner olarak seçilmelerine, şiddete ve başka türden şeylere de kapı açmış oluruz.

Bunların yanlış olduğuna dair mutlaklık içeren teorik olarak hiçbir gerekçe sunulamaz. Çünkü bir düşüncenin doğruluğu iç tutarlılığından gelir. En gaddar bir yaşam tarzı bile, eğer iç tutarlılık ile sürdürülüyorsa, eleştirilemez.

Doğruluk ve yanlışlık ancak iç tutarlılığın olmamasından çıkar.

Bu nedenle, dindar bir yaşam tarzı ile laik yaşamtarzı arasında hangisini neye göre tercih edeceğimiz sorusuna yine iç tutarlılık açısından bakmak zorundayız.

Bunu yapmazsak, herkes kendi yaşam tarzının doğru olduğunu savunur. Seninki benimkinden niye üstün olsun ki der, çıkar. Bir tezi eleştirmek için, onun mutlaka iç tutarlılığının ortaya konması gerekir.

Dinsel yaşam tarzını iç tutarlılık açısından eleştirmek için belli fiili yaşamlara bakmak lazım. O başka bir düzey. Teorik olarak, dinsel yaşamı savunanlarla laik yaşamı savunanları aynı temel düşünceye sahip olarak görüp, bu düşüncede içsel tutarlılığı sağlayanın kim olduğunu sormak gerekir, çıkış için.

İnanç kavramı akıl kavramına bağlı bir kavramdır. İnsan aklının yetmediğine inanmaya başlamış. Eğer bir dindar yaşam tarzını savunan bu düşünceyi kabul ediyorsa, yukardaki soruya da cevap verebilir. İnanca göre mi yaşayacağız, bilgiye göre mi? İnanç kavramı, bilgi kavramına bağlı olduğu için, inançlı biri, ancak bilgi ve akıl dışı olan konusunda, ve bunlara aykırı olmamak koşulu ile dindar bir yaşamı tercih etmesinin iç tutarlılık gereği olduğunu görecektir.

Ama tabi insanoğlu salt akıl ve bilgi varlığı değil, daha çok psikolojik varlık, grup dinamiğinden, kitle psikolojisinden, yanlış bilinçten, ideolojilerden, angajmanlardan etkilen bir varlık. Siz istediğiniz kadar iç tutarsızlığı akıl ve bilgi ile gösterin, bu psikolojik varlık, beynini ve akıl yürütmesini öyle pasifize etmiş ya da angajmana bağlamıştır ki, bir adım dahi geri adım atmayacaktır. Geriye kalan tarihin, bir buldozer gibi, kendi doğallığı içinde önüne geleni süpürüp geçmesini beklemektir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 582
Toplam yorum
: 851
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 570
Kayıt tarihi
: 21.10.07
 
 

Ankara'da yaşıyorum. Çeşitli güncel konularda, zaman zaman 'neden olaya böyle bakılmıyor' diye dü..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster