Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Ocak '11

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
721
 

AKP ne yapıyor?

Enflasyonun düşmesi, ülkenin belli bir ekonomik güç içinde olması, duble yolların yapılması ve diğer gelişmeler Türkiye'de herhangi bir hükümet döneminde olabilecek şeyler. Türkiye büyük bir ülke ve hükümetin gücünün ötesinde kendi dinamiğine ve gücüne sahip. Öyle ki, Türkiye'yi bir siyasal parti yönetmese ve bu kimsede panik yaratmasa Türkiye aynı dinamiğini ve gelişimini sürdürür. Bu dinamik iktidarlardan bağımsız olarak ülkenin kendi gelişim tarihi ile ilgilidir. 

Ayrıca bu gelişimleri aritmetik artışlarına bakarak başarılı/başarısız olarak nitelemek de yanlıştır. Siz isteseniz de istemeseniz de Türkiye'nin büyük bir mali gücü vardır ve bu yatırıma-gelişime dönüşecektir. Bütün bunların başarılı olup olmadığını söyleyebilmek için, 'bu imkanlarla gerçekte neler yapılabilirdi' ve 'başka ülkeler neler yapmışlar' gibi sorulara cevaplar verilmesi gerekir. 

Başbakan habire çıkıp "duble yollar yaptık, şunu yaptık bunu yaptık" diyor. "İyi de yapmayacaktın da, devletin paralarını ne yapacaktın?" 

İktidarlar Türkiye'de daha çok siyasal olarak yaptıklarıyla anlam kazanırlar. 

Özal'a baktığımız zaman ülkeye serbest piyasa ekonomisini getirdi. Daha sonraki sağ hükümetlere baktığımızda PKK terörü altında milliyetçiliğin meşru ya da gizli silahlarına başvurarak siyasal bir dönem yaşadığını görüyoruz. 

AKP dönemine baktığımız zaman ise temel olarak iki siyasal tavır görüyoruz: Birisi ülkenin dinsel olarak muhafazakarlaştırılması süreci diğeri ise Kürt meselesinde aldığı pozisyon. Bu pozisyonlarına geçmeden önce şunu söyleyelim: 

AKP'nin hem kadroları hem de ideolojisi gereği bir demokrasi, çağdaş devlet düzeni, temel hak ve özgürlüklere yönelik hakların sağlandığı ve korunduğu bir düzen getirmesi sözkonusu olamaz. 

Çünkü AKP'nin ne başörtüsü harekatı, ne de Kürt sorunun çözme operasyonu özünde herkesi kuşatan, iyicil ve evrensel kıstaslarla yapılmaktadır. 

Önce başörtüsü olayına bakalım: 

Başörtüsüne özgürlüğün iki boyutu var: Birisi evrensel haklar temelinde başörtüsü takanların bireysel özgürlüklerini savunma boyutu. Diğeri ise dindar bir toplum yaratmak üzere, geçmişte buna çeşitli kıstaslar getirmiş bir düzeni bu yönde geriye adım attırarak değiştirmek boyutu. 

AKP'ye ilk boyut konusunda çok kişi destek verdi. Ama AKP olaya özünde ikinci boyuttan baktı ve ilk boyutta kendine destek verilmesi işine geldi ve bunu kabullendi, kullandı ve dillendirdi. AKP'nin olaya, ikinci boyuttan çıkarak birinci boyuta bakması mümkün değildir, bu kendi ideolojisi ile çelişiktir. Çünkü AKP sosyal hayata, perspektifli bir bakışa sahiptir. 

AKP'nin kendi sosyal hayat perspektifine karşı olacak, ondan farkılık gösterecek sosyal hayat anlayışlarına zemin hazırlaması mümkün değildir, çünkü, tüm sosyal hayatlara daha yukarıdan bakan daha üst bir bakışı yoktur, kendisiyle eşdeğer başka bakışlara alternatif bir konumu vardır. 

Kürt meselesi boyutuna bakalım: 

Kürt meselesi konusunda AKP'nin tutumuna geçmeden önce şunu belirtmek gerekir: Kürt hareketi PKK meselesi 1984'te başlatıldığına göre, bugüne kadar, 25 yıl ve AKP iktidarına kadar da 17 yıl geçmiş bulunmakta. Gelinen nokta ile bu sorunların dorukta olduğu noktada ülkenin vereceği tepkilerin ayrımını iyi yapmak gerekir. AKP, 17. yılda değil de, terörün 5.yılında iktidarda olsaydı, o zamanki yaklaşımı ile şimdiki yaklaşımı çok farklı olurdu. Aynı şekilde, 5. yılda iktidarda olan o zaman değil de, şimdi iktidarda olsaydı, o zamanki yaklaşımına göre şu an çok daha farklı bir yaklaşım izyeyebilecekti. 

Yani yılların birikimi, süreç ve gelinen nokta sarmal süreçlerdir, olayın başı ve sonu çok farklı niteliklerdir. 

Mehmet Ağar bile, çok eskiden beri, 'derin devlet'le yoğun olarak ilişkilendirilmiş biri olarak, 'düz ovada siyaset' deme noktasına gelebilmişse, şu an Kürt hareketine PKK'ye yaklaşımın salt AKP'nin tercihlerinden kaynaklandığını söylemek, bu niteliksel durumu göz ardı etmek demektir. 

Ancak bütün bu birikimsel sonuçlara göre günümüz koşulları biçimlenmiş olsa da AKP'nin Kürt sorununa kendine özgü bir yaklaşımı da vardır, nitekim benim ana noktam da burası. 

AKP'nin Kürt meselesine(!) yaklaşımı, aslında gerçekten her türlü etnik kökenden insanın birey temelinde kurtuluşunu, insanın milliyetçiliğe düşmeden yaşadığı toprakları kendi vatanı belleyerek özgürce yaşaması isteğine dayanmakta değildir. 

AKP'nin Kürt meselesine yaklaşımında, ilk nokta, bu konuda en adı ayyuka çıkmış bir kişinin bile 'düz ovada siyaset' diyebileceği noktaya gelmiş olması, belli Kürt hareketinin argümanlarının artık genel kabule yaklaşmış olması ve artık, bu sorunun ülkenin gelişiminde, bölgeyi de içine alan, geri çevrilemeyecek kayıpların olağanüstü büyümüş olmasına dur deme zamanının gelmiş olmasıydı. İkinci nokta ve daha siyasal nokta ise AKP'nin bu konuyu, kendi dindar ve muhafazakar bir ülke yaratmakta düşmanı gördüğü kesimlere yarşı yeni bir cephe olarak kullanmasıdır. 

Yani AKP 'Kürt sorunu' meselesini, gerçekten özgür bir ülke yaratmak değil, kendi muhafazakarlaştırılmış bir Türkiye projesini realize etmeden faydalanılacak bir cephe olarak görmüştür, görmektedir. 

Nasıl faydalandığının mantığına bakalım; 

Türkiye'nin devlet olarak iki temel unsuru vardır. Bunlardan birisi laiklik ve diğeri ulus devlettir. Bu ülke, Türkiye'nin kendi icadı değildir, çağdaş devletlerin şu ya da bu şekilde kuruluşlarında yatan ilkelerdir. Biri dinin devlet yönetiminden ayrı tutulması ve diğeri etnik milliyetçiliği kültürel öğeler olarak görüp, vatandaş kavramı temelinde bir toplum düzeninin kurulmasıdır. 

AKP kendi toplum projesini hayata geçirmek için laiklik ilkesini büyük ölçüde ortadan kaldırmak ya da zayıflatmak zorundadır. Bu nedenle buna karşı güçlü bir mücadele yapması gerekiyor. Bu yolda başarı kazanması için, laiklik ilkesi ile bağdaşık olarak savunulan vatandaş milliyetçiliği ya da ulus devlet ilkesine karşı baskı yapmak işe yarar bir şeydir. Zaten ülkenin karayan bir yarası, sorunlu bir alanıdır burası. Bu nedenle AKP buradan da laikliğin sahiplerine karşı açmış olduğu savaşı, bu cepheden de açmıştır. Bu cephedeki mücadele hiç kuşkusuz Kürt milliyetçileri tarafından haklı ya da haksız derecelerde destek görmüştür. 

Böylece, AKP ile Kürt milliyetçiliği ve dolaylı olarak PKK -çünkü PKK ile sivil Kürt milliyetçiliği birbiriyle bağlantılı hareket ediyor- bir işbirliğine girmiştir. AKP ile Kürt milliyetçiliğnin amaçları farklı olsa da, düşmanları ortaktır. Elbette AKP'nin ve Kürt hareketinin Türkiye'ye bu 'çullanmasını' tamamiyle yanlışlıyor değilim. Çünkü Türkiye'nin kirli bir geçmişi vardır. Ama Türkiye ile bir hesaplaşma ne onun laiklik ilkesinin yıkılmasına ve ne de şu an, dünyada ülkelerin meşru modeli olan ulus devletçilik anlayışının yıkılmasına varmak zorundadır. (Ulus devlet teorisinin artık bitmesi gerektiği savı, sosyolojik, siyaset bilimi açısından teorik bir tartışma alanına girer ve tüm dünya ülkelerini içine alır) Ama şu an olay bu boyutlarda cereyan etmektedir. Bunun tolere edilebilirliği azalmakta ve denge merkezi kaybolmaktadır. 

Sonuç olarak;  

Velhasıl AKP'nin ideolojisi, bireye her türlü dogmatizmden uzakta özgür bi toplum vaadi veremez. O insanlara özgürlük diyerek, başörütüsü özgürlüğünü ve oradan muhafazakar bir topluma doğru bir rota izler. Ulus devlet konusunda, muhalif görüşlere destek vermekle, düşmanının düşmanına karşı dostluk yapar. Ama nihayetinde, ordaki amacı da, bireyin özgürlüğü değildir, sadece işine geldiği kadarıyladır. Örnek olarak en basitinden AKP Kürt sorununu(!) çözücem diye güya o kadar yırtındığı halde, bölge insanının parlamentoda temsilinin önünü yıllardır kesen %10 seçim barajının yanından yöresinden geçmemektedir. Niye? Çünkü kendi muhafazakar ve dindar toplum projesi için parlamentoda güçlü olması gerekir. Bu kadar basit! 

AKP ve seçmen ilişkisi; 

AKP'ye karşı seçmenin konumu ise şöyle: Bir kesim zaten dogmatik sağ seçmen. Bunların bir kısmı merkez sağ, daha oynak bir kesim, diğeri ise milliyetçi ve muhafazakar sağ. Güçlü sağ parti kimse ona kafadan oy veriyor. Onlar için zaten çağdaş devlet düzeni, özgür birey diye bir şey yok. 

Bir diğer kesim politize olmamış kesim, sezgisel olarak, kim daha çok iş yapar diye düşünerek oy veriyor. 

Bir kesim, AKP muhalifi, bunlar da, katı sol seçmen. AKP'ye ve sağa oy vermesi imkansıza yakın. 

Bir kesim ise AKP'nin iktidarda olmamasını sağlamak için çeşitli harekatlar yürüten ya da hileler yapan kesimlere karşı, seçilmiş hükümettir diyerek, bunların hakkını korumak üzere, ama özünde AKP'li olmayan ama AKP'li konumuna girmiş ve oy vermiş kesim. 

Bir kesim ise AKP'nin meşruiyetini tanıyan ve haksız yollarla iktidardan düşürülmesini istemeyen ama bununla birlikte AKP'ye karşı gelen ve ona karşı muhalif olan kesim. Bu kesimin sol seçmen içindeki payı oldukça yüksektir. AKP'nin her şeye rağmen iktidardan indirilmesini isteyen bir kesim olduğunu sanmıyorum, ama bu bilinçli bir politika olarak gündemde tutuluyor ve muhalif olan kesimler bu söylemle baskıya alınmak isteniyor ve bu gayet "başarılı" olarak yapılıyor. 

AKP'nin meşruiyetini desteklemekle AKP'yi desteklemek arasında savrulmuş kesimler son zamanlarda Erdoğan'ın artık hakaretin dozunu iyice kaçırdığı söylemlerinden sonra, AKP'nin değişmeye başladığını söylemeye başladılar. 

Oscar Wilde'ın bir sözü vardır: "Seni tanıyamıyorum, ben çok değiştim." 

AKP aslında aynı, o kendi sürecini ve varyasyonlarını yaşıyor. 'AKP değişti' demek, geçmişte AKP'yi 'ülkeyi demokratikleştiriyor' diye savunanlar, kendi eski konumlarını ve prestijlerini savunmaya çalışıyorlar. Çünkü onları besleyip büyütmekte, kendi payları var. 

Gelinen noktada, Türkiye'yi bir insana benzetirsek şuna benziyor: Bir kesim laikliği temsil eden koluna yapışmış bükmeye çalışıyor. Bir kesim, ulus devlet niteliğini temsil eden diğer koluna sarılmış, zaptetmeye çalışıyor. Bir kesim, ayaklarına yumulmuş, ülkedeki insanları etnik, dinsel ve siyasal olarak kutuplara ayırarak dizlerini bükmeye çalışıyor. Kimileri tekme savuruyor. Bir kesim ise kafaya hücuma geçmiş, söz söylemeye çalışan ağzını gözünü elleriyle büzüştürüyor, kafasını saçından başından çekerek yıkmaya çalışıyorlar. Seyirciler ise bu kesimlerin taraftarları ve başka bir locada oturan uluslararası güçler. Onlar da arenadaki bu mücadeleyi izliyor ve tezahürat yapıyorlar. Brova yaşa az kaldı, ciğerlerine!, hayalarına! diye dışardan amigoluk yapıyorlar. 

Eleştiri: İyi güzel de, hem diyorsun ki, ülkenin kirli geçmişi var, hem de bir şeyler yapmaya çalışanları eleştiriyorsun. Unutma ki bunlar dereceli şeylerdir. Adam Kürt sorununu çözmeye çalışır, bunu engellemek isteyenler, ülkeyi bölüyorsun diye bağırır çağırırlar. Kişi hak ve özgürlüklerini sağlamaya çalışır, ülkeyi dincileştiriyorsun diye azarlarlar. Düzen değişikliği bazıları için acı yaratır, ortalıkta bir kaos, anomi, kargaşa olduğu sanılır, bunlar değişimin kaçınılmaz semptomlarıdır. Ayrıca bir şeyler yaparken her zaman en doğru atımlar atılamaz, eksik, yanlış da olsa süreç kendi içinde doğruyu bulur, su akar yolunu bulur yani. 

Cevap: Tamam da, iktidarın meşruiyetini ya da iyi niyetini savunmak ile onu savunmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Ayrıca değişime izin ve tolerasyon verilse bile, bunun ölçüsünü de karıştırmamak gerekir. Çünkü sen tolere ediyorum derken, süreç nitelik değiştirmiş olabilir. O yüzden dakik, somut ve tekil olaylar üzerinden olan bitene bakmayı atlamamak gerekir. Ayırca, sürece gözü kapalı olarak destek verdiğinde, bundan vazgeçmenin sana acı vereceği bir durum oluşur, çünkü bu sefer senin değişmen gerekmektedir. Ayrıca hiçbir iyi amaç her aracı meşru kılmaz. Aracın meşru değilse amacın asla meşru olamaz. Bu ülkede, hukuksal işlemlerde, usule ne gerek var, esas olan özüdür diyerek, yargısız infazların dik alası yapılırken, yargı aleyhte karar verdiğinde ayaklar altında ezilirken, olaylar şirazesinden çoktan çıkmış demektir. 

Düşünme metodolojisine ilişkin; 

Şu anda tartışmalarda psikolojik güce dayalı olarak yapılan bir iş var: Doğruluğu kanıtlanmamış, genel kabül görmemiş olgular, düşünceler, kavramlar, sanki gerçekten herkes için genelgeçermiş gibi kullanılırak sonuçlar üretiliyor. Bu tabiki siyasal mücadelenin bazılarında dürüstlüğü aşan, bazılarında ise manipüle edildiği için farkında varmadan kullanılan yöntemdir. 

Böylece kanıtlanması gereken bir kavram, doğruymuş gibi kabul edilerek, daha ileri sonuçlar çıkartılıyor ve bu sonuçlar, daha dipte yürütülen bu kavramların doğruluğu sorunu konusunda destek yaratıyor. 

Bunların en ünlüsü Ergenekon kavramıdır. Ergenekon kavramı henüz kanıtlanmamış ne olduğu belli olmayan bir şeyken, bunu doğru olarak kabul ederek düşünmeye başladığınızda, bu kavramla ilgili sorunları dile getiren herkes, sizin zihninizde ergenekoncu olmak zorundadır. 

İnsanın düşünmesi özgür değildir, ilkeleri, bakış açısıyla tutsaktır. Sizin düşünme kalıbınınız nasıl kuruyorsanız, sonuçlar da öyle çıkar. 

Doğruluğu kanıtlanmadığı halde doğruymuş gibi kullanılan daha pek çok kavram var. Dürüst kalmak ve kimsenin kanına girmek istemiyorsanız, mümkün olduğunca siyasal malzeme haline getirilmiş kavramları kullanmadan düşününüz. 

Eğer gerçekten, doğruya ve iyiliğe doğru yola çıkacak kadar içinizde doğruluk ve iyilik varsa. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 467
Toplam yorum
: 945
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1001
Kayıt tarihi
: 21.10.07
 
 

Ankara'da yaşıyorum. Çeşitli güncel konularda, zaman zaman "Neden olaya böyle bakılmıyor?" diye düş..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster