Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Mart '12

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
176
 

Akşamdan söz verip de sabaha dönüş mü olur?

Yirmi yaşlarındaydım.

Ya yükseköğrenimimi yapıyordum; İstanbul’da,  ya da öğretmenliğimin ilk yılı idi;

Diyarbakır-Dicle Öğretmen Okulu’nda.

İster öğrenci olayım, ister öğretmen… Dokuz, on ay ayrı kalıyordum; Akseki’nin To-roslar’ın göbeğine kurulmuş, kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyünde yaşayan ailemden. Bahar

gelip de yaz mevsimi yaklaşınca, gözümde tütüyordu annem, babam, kardeşlerim.

Akrabalarım: Anneannem, teyzelerim, eniştelerim… Komşularım, arkadaşlarım…

İnanmayacaksınız belki, keçilerimizi de özlüyordum, ineğimizi, eşeğimizi, kedimizi de…

Evet, ilçeye uzaktı ve etrafı dağlarla çevriliydi ama bir başkaydı benim köyüm, benim mem-leketim! (Herkesinki bir başkadır canım!)

Havası başkaydı, suyu başka…

Meyvesi başkaydı, sebzesi başka…

Sütü, yoğurdu, ayranı, yumurtası başka…

Ha Antalya’da olmuşum, ha İstanbul’da… Ha Diyarbakır’da, ha Ankara’da… Bu duy-gu hiç değişmedi, bu özlem dinmedi hiç.

Hani canım, “Bülbülü altın kafese koymuşlar da ille vatanım, ille vatanım!” demiş ya, o misal işte.

Neyse… Amacım edebiyat yapmak değil…

Bilindiği gibi, bundan kırk - elli yıl önce, haberleşme yalnızca mektupla mümkündü.

Telefon ve telgraf yok değildi, değildi de… Köylerde yoktu henüz.

Ve ben, belki de ilk kez, “şu tarihte, şu günde evimizde olacağım inşallah.” diye bir mektup yazmıştım.

Neden daha önceden hiç böyle bir şey yapmadım da, o mektupta böylesine kesin bir tarih verdim, bilemiyorum.

Elbette, yazdığım tarihten, en az on, on beş gün önce göndermiş olmam gerekir bu mek-tubu. Kuş gibi uçarak gidecek değil ya… Başka nasıl ulaşacak mektup, en az on gün geçmeden.

Ben bu ara, mektupta verdiğim sözü, yazdığım tarihi çoktan unutmuştum.

Evet, sözünü ettiğim gün, Akseki’ye gittim, gittim de…

Akseki’de çok sevdiğim bir teyzem vardı. Medine Teyze’m! Ve aynı yaşlardaki teyze-oğlu Osman… Teyzeme uğramadan, bir gece misafirleri olmadan nasıl çiğneyip geçerim on-ları?

Teyzeoğlu da meslektaşım… Aynı politik, felsefi ve pedogolojik fikirleri paylaşıyoruz çoğunlukla… Gece yarılarına dek sürerdi söyleşimiz.

Ertesi gün gitmeye kalktım da köye: “Aman teyzeoğlu, köye gittin mi, okullar açılmaya yakın dönersin ancak. Koca yılda bir kez görüşebiliyoruz. Yarın gidersin.” deyince, kırmak istemedim onu.

Daha önce söylediğim gibi, telefon ne gezer köyde. Cumartesi dışında pek gelip giden de olmaz ki, haber vereyim geldiğimi. (Akseki’de, cumartesi günleri pazar kurulur.)

Ve ben, özel bir araba tutarak, ertesi gün gidebildim köye.

Annem, her zamankinden daha bir farklı karşıladı beni. Sanki ölmüş de yeniden dirimli-şim gibi şükürlerle, dualarla…

Durup durup boynuma sarılıyor, şapur şupur öpüyordu yanaklarımdan.

“-Ah yavrum!.. İki gündür ne çektiğimi bir ben bilirim, bir de Allah!.. Gözüm yollarda kaldı. Bir ses, bir tıkırtı duysam, yüreğim ağzıma geliyordu.”

“-Neden anne? Ne oldu ki?  Ben ilk kez gidip gelmiyorum ki?..”

“-Daha önce, “falanca gün geleceğim, filanca gün köydeyim” diye yazmamıştın hiç. Çoğu defa “Temmuz ortalarında geleceğim”diye yazar, beş-on gün önce gelirdin hep. İki  gündür, neler getirdi şeytan aklıma. Öldüm öldüm de dirildim. Anne kalbinin ne olduğunu bilemezsin sen elbet.” demişti de, yaptığım hatayı o an fark edebilmiştim ancak.

Öyle bir hataya düşmedim bir daha. Kırk kez ölçüp biçmeden kesinkes söz vermedim hiç kimseye. Bir söz vermişsem eğer, görünür birkaç yere yazdım; unutmamak için. “Aman hatırlatın bana; sakın unutturmayın!” diye tembih ettim çevremdekilere.  (Böyle yapınca bey-nine kazıdığın için, çevrendekiler unutsa bile, sen unutmuyorsun.)

Verilen söz mutlaka tutulmalı! Çok önemli bir nedenle yerine getirilemeyecekse, günü ve saati gelmeden mutlaka haber verilmeli, özür dilenmeli.

Söz verdiği halde, sözünü tutmayan, vaat ettiği halde vaadini yerine getirmeyen insanın, benim gözümde hiçbir değeri yoktur.

Siyaset dünyasında, iş dünyasında -ne yazık ki- böylelerin sayısı fazla…

Dün, bağıra bağıra, övüne övüne, üstelik herkesin içinde nice sözler veren, nice vaatler-de bulunan insan, iki gün sonra bunların hepsini unutmuş görünüyor.

“-Ayıp etin âbi… Paran hafta sonu hazır… Hangi banka, hangi hesap numarası?.. Ta-mam, tamam… Yazdım âbi. Söz, söz!.. Bizde söz demek, senet demektir âbi!” diyen insana gü-venmez misiniz siz?

Sakın ola ki, ona güvenip başkasına söz vermeyin siz de.

Hafta sonu tek kuruş yatmayacağı gibi hesabınıza, iki hafta sonra da yatmayacak, üç hafta sonra da…

Ve tabiî telefon da etmeyecek.

Siz ararsanız da ulaşamayacaksınız. Sekreteri, çok önemli bir toplantıda olduğunu söy-leyecek size beyefendinin ya da hanımefendinin. İşler öyle yoğundur ki, bırakın size telefon et-meyi, başını kaşıyacak vakitleri yoktur; zavallı insancıkların!

Böyle bir ‘söz verip de sözünü tutmama’ olayına Ayşe Kulin’in “1964-1983 Hüzün” adlı eserinde rastladım:

Yazarın babası, 1 Nisan 1983’te 80 yaşına basacaktır. Yaş günü için ne alsa, O’nu mutlu edemeyeceğini bilen Kulin, oturur; babası için bir şiir yazar.

Şiiri, her ayın 1’inde çıkan bir sanat dergisine götürür. Yönetici, tanıdık bir kişidir. Şiiri okur, beğendiğini söyleyip “Nisan sayısında yayımlayacağım” diye söz verir.

Yazar, ayrıca şiiri el yazısı ile bir kartona yazdırıp güzel bir çerçeve yaptırır. Evinde bir doğum günü partisi düzenler. Üç kuşaktan da babasının sevdiği yakınlarını davet eder. 1 Nisan günü, bir koşu gidip sanat sergisini alır. Heyecanla açıp baştan sona arar ama şiir yoktur. 

Yöneticiyi arar hemen;

“Bu ay, Anadolu Medeniyetleri Sergisi girdi araya, yer kalmadı, kusura bakma” der,“Mayıs ayında basarız.”

“Söz mü?”

“Söz!..”

Doğum günü partisi neşeli geçer. Herkes hediyelerini verir.

“Baba”, her armağana memnun olur ama kızının hediyesi karşısında duygulanır. Bir arkadaşı şiiri yüksek sesle okur. Bitirince:

“Babacığım, aslında hediyen eksik kaldı. Araya Anadolu Medeniyetleri Sergisi girme-seydi, şimdi şiirini bir sanat dergisinde okuyor olacaktın. Ama şiirin bir ay sonra, Mayıs sayı-sında çıkacak.” der.

“Çifte armağan olacak bana. Ne iyi!”

Bir süre sonra, ağır hasta olarak hastaneye yatar baba. Ayşe Hanım, babasını ziyaret edip de hastane odasından çıkarken:

 “Ayşe, yarın ayın biri, o dergiyi almayı unutma” diye seslenir babası.“Olur, baba” der ama“Yüreğine bir hançer saplanır gibi” olur. Çünkü sonraki sayıda da yoktur şiir.

Dahası, bir sonraki, bir sonraki sayıda da…

Ara sıra bilinci yerine gelen baba, “şiir çıktı mı?” diye sorar. “Henüz ayın biri olmadı ki baba!” diye yalan söylemek zorunda kalır yazar. Ve şiiri dergide görmeden, bir daha açmamak üzere yumar gözlerini baba.

Siz siz olun, yüzde yüz emin olmadığınız bir konuda hiç kimseye söz vermeyin sakın.

Hele dostlarınıza, hele dostlarınıza!..

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 88
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 227
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942’de Antalya’ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster