Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Mayıs '07

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
949
 

Aksu boyunca Giresun

Aksu boyunca Giresun
 

Giresun’a birkaç kilometre kala Giresun Adası’nın tam karşısına yakın bir noktaya ulaştığımızda sola dönüyoruz. Giresun Adası, ada yoksulu Karadeniz’in insan yaşayabilir tek adası. Öyle deseler de üzerinde Amazonlar’dan başkası yaşamamış gibi geliyor bana. Mitik tarihin derinliklerinde kendilerine özel bir sayfa açmış olan güzel savaşçıların anısına hürmeten belki de.

Giresun Adası arkamızda kalıyor ve birkaç dakika içinde görünmez oluyor. Güney’e doğru Aksu Çayı boyunca vadi içinde, bir başka deyişle yeşil bir tünel içinde ilerliyoruz. Yeşil tünelde yeşilden, yeşilin her tonundan başka dört renk daha var. Aksu Çayı’nın yeşil, mavi, beyaz, gri, kahverengiye değişen suyu. Üzerinde yol aldığımız dar ve sürekli kıvrılan asfalt yolun grimsi siyahı. Aksu’nun binlerce yıldan beri U biçimini soktuğu, dik ötesi yatağın üstünde gökyüzünün rengi. Parçalı beyaz bulutlar arasından gök mavisi görülebiliyor.

Aksu boyunca kızılağaçlar, kestaneler, fındıklar, orman gülleri, meşeler, ılgınlar, çalı çilekleri değişik oranlarda serpilerek kendilerince komünler yaratmışlar. Bazen sadece bodur çalıların bulunduğu yerde bir meşe ağacı yolun üstünden geçip çaya doğru uzanıyor. Çayın suyunda gölge yaratacak kadar abartabiliyor egemenliğini. Aksu, vadisinin V’sine dönüştüğünde her iki yandaki yamaçların eğimi biraz yumuşuyor. Böyle yerler tarıma uygun arazi olarak fındık bahçeleriyle kaplı. Bahçeler arasında beyaz badanalı ve çinko damlı evler göze çarpıyor. Buralarda, vadi koyu yeşilden bir ton açık yeşile dönüyor.

Temmuz ayı başlarındayız ama sahilden uzaklaştıkça üşümeye başlıyoruz. Üşüsek de arabanın camını bir parmak kadar açık bırakarak taze yeşilin kokusundan mahrum kalmak istemiyoruz Bir yandan da on gün kadar önce ayrıldığımız “Akdeniz sahilleri, Çukurova cehennem gibidir şimdi” diyerek keyifleniyoruz. Bir ara yağmur olanca gücüyle bastırıyor. Bazen yol çizgileri bile seçilemez oluyor. Aksu Çayı, V’den v ye dönüştüğünde, yani iyice daraldığında, belki birkaç gün belki de birkaç dakika önce coşkulu ve hatta taşkınlık yapan suların yolun birkaç metresini koparıp aldığını görüyoruz. Artık dikkatli sürmek gerek. Hızımızı 60-70 km’den 40 km’ye kadar indirmek zorundayız. Zaten 2-3 km kadar sonra bir ağır yük kamyonunun ardına düşüyoruz ve bu hızı sabitliyoruz da. Çünkü yolun ortasındaki çizgi devamlı bir çizgi halinde uzuyor ve sollama yasağı var.

Nihayet Giresun’un Dereli ilçesindeyiz. Asfalt yol parke taşlarına dönüştüğünde küçük, mütevazı bu kasabanın ana caddesinden geçtiğimizi anlıyoruz. Adını Aksu’nun kenarında olmaktan alıyor olsa gerek Dereli. Dereleri de bol, bu şirin ilçenin. Dereli’yi geçince vadi biraz genişlemeye başlıyor. Bitki örtüsü de değişmeye. Kızılağaçlar, kestaneler ve fındık ağaçları yerlerini uzun boylu ve çok dallı gürgenler ile incecik, koni biçimli ladinlere bırakmaya başlıyor. Hava daha da soğuyor. Tepelerde bembeyaz bulutlar ve aşağıda Aksu uzanıyor. Yükseldikçe Aksu’dan ayrılıyoruz çünkü.

Ancak yol kenarında birden bire orman içinden, yol kenarındaki kayalıklardan düşen irili ufaklı çağlayanlar yolu aşıp Aksu’nun yatağına doğru ilerlerken nefis görüntüler sunuyorlar. Bunlardan biri Pınarlar civarında. Anlatmak zor, yerinde bakmak gerekir güzelliğine. Ama biraz anlatmaya çalışayım. Yukarıdan ladin, meşe karışımı bir ormandan akan bir dere Aksu’yla buluşmadan az önce onlarca küçücük çağlayana dönüşüyor. Kayaların üzeri yosunlar ve küçük eğreltilerle kaplı. Yolun bu tarafı beyaz ve sarı papatyalarla, adlarını bilmediğim mor çiçeklerle bezeli. O ara aklıma, bu güzelliği insanların sürekli paylaşması gerektiğini düşünüyorum. Tam o noktada küçük bir butik otel ne güzel olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Emeklilik günlerimde böyle bir yatırımı kesinlikle kafama koyduğumu da itiraf etmeliyim.

Giresun’un meşhur yaylası Kümbet’in yol ayrımına geldiğimizde ziyaret edip etmemek konusunda tereddüt yaşıyoruz. Türkiye’de çoğu insan bu yaylayı görmemiştir. Ama mutlaka görmesini isterdim. Oraya gittiğinizde bir gün yetmez insana. Biz de bu yüzden yola devam diyoruz. Hedefimiz Giresun’un Şebinkarahisar’ı ve Alucra’sı ve yaylaları. Yol uzun. Yol güzellikleriyle uzuyor. Yükselti artıyor. Tamdere’ye doğru yaklaşınca yol dikleşiyor da. Tabii bitkiler ve yaşam şekli de. Ormanlar artık tamamen ladin ormanı oldular. Orman aralarındaki düzlükler türlü çeşit çiçeklerle bezenmiş yeşil otlaklara, çayırlara ve meralara dönüştüler. Sarı, siyah sığırlar, karabaşlı beyaz koyunlar sürüler halinde otluyorlar. Orman içinde tamamen ağaç tomruklarından yapılmış evlerden oluşan köyleri görüyorsunuz. İsviçre manzaralarını bilirsiniz. Böyle bir şey işte, anlatmak istediğim manzara.

Tamdere’ye yaklaşırken sıcaklık neredeyse 5 dereceye kadar indi. Karadenizlilerin çise dediği hafif ve sürekli bir yağmur sürüyor. Üşüyoruz, Tamdere’de yol kenarında beş, altı tane bina var. Bir cami, iki lokanta, iki kahve, iki bakkal gibi. Civardaki yaylaların alış veriş noktası Tamdere. Mola veriyoruz, iki bardak çay içiyoruz. Çaylar enfes.

Tamdere’den sonra yükselti, en fazla ikinci viteste sürüşe imkan veriyor. Bir yerde artık her tarafı sisler kaplıyor. Ancak önümüzü, 5 metreyi öteyi görebiliyoruz. Sanki, sislerden bir gece içinde 20 km civarında bir hızla yol almaya başlıyoruz. Yol kenarları hala yeşil çimler ve çiçeklerle dolu. Ama uzaklar görünmüyor olsa da yakınlardan muhtelif çıngırak sesleri duyuluyor. Yakınlarda hayvan sürüleri otluyor olmalı. Sis içinde sanırım 10 km kadar yolculuk ettiğimizde karşımıza Eğribel tabelası çıkıyor. Eğribel 2200 m rakımlı bir geçit. Giresun’un Güney’inde Sivas ve Erzincan’a sınır çizen Alucra ve Şebinkarahisar ilçelerini Giresun’a, yani sahile bağlayan bir geçit.

Eğribel’e ulaşınca rüzgâr da başlıyor ve sis tabakası önümüzden yıldırım hızıyla geçiyor. Yazın böyle ise kışın nasıldır, kim bilir? Aslında Şebinkarahisar’da duyduğuma göre kışın sık sık kapanıp “geçit” değil de “geçitvermez” olurmuş. Deli Dumrul gibi bir şey bu geçit. Kafasına göre takılıyor. Eğribel’i geçince inmeye başlıyoruz. Ve güneş yüzünü gösteriyor. Ancak, bitki örtüsü de yok oluyor. Kıraç denebilecek meralar arasında ilerliyoruz. Sağımız, solumuz çeşitli renklerle taş ve kayalıklardan oluşan bir manzaraya değişiyor. Bir vadi içine iniyoruz ve meşhur Tamzara tabelasını görüyoruz. Tamzara vadisi iğdeler, kavaklar ve gümüş söğütlerin hakimiyetinde. Yine bir mavi dere eşlik ediyor bize. Ama artık iklim iç Anadolu iklimi gibi. Çünkü, yamaçlardaki sıcağı ve güneşi seven üzüm bağları, dut ağaçları artık Karadeniz’in, Aksu Vadisinin çok arkalarda kaldığını söylüyor bize.

Tatil mevsimi başlıyor. Yolunuz Karadeniz’e düşerse, bırakın standart tur programlarını. Atlayın aracınıza ve düşün siz de benim yaptığım gibi bu yola. Ya Sivas üzerinden Giresun’a. Ya Giresun’dan Sivas’a çizin rotanızı az bilineni keşfetmenin keyfini tadın.

* Gelecek yazıda Şebinkarahisar ve Alucra olacak durağımız.
* Foto: Aksu Vadisi, Pınarlar civarında çağlayanlar.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 79
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 2472
Kayıt tarihi
: 23.05.07
 
 

çevre ve ekosisteme gönül vermiş, doğada dolaşan, doğayı seven ve doğanın dilini öğrenen ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster