Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Temmuz '14

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
70
 

Aksu deyince

Aksu deyince
 

HÜSEYİN ERKAN


AKSU KÖY ENSTİTÜSÜ DEYİNCE

Aksu Köy Enstitüsü deyince montumuz, pelerinimiz, ilk günde giydİrdikleri postalımız, sevecen ve güler yüzlü öğretmenlerimiz aklıma düşer. Her an yarsıma hazır, senin dertlerinle ilgilenen değerli öğretmenlerimiz. Bir de her sınıfta eleğin üstüne çıkmayı başarmış çok sayda öğrenci.. Bunlar sosyal kollarda görev alırlar, okulun yapılacak işlerinde ilk aranan öğrencilerdir. Kimi cam takar, kimi işliğe bakar, müzik binasında görevlidir, labaratuarınj açılıp kapanmasından sorumludur. Ama öğrencidir, büyümüşte küçülmüşler sanki,

Hüseyin Erkan da bunlardan biriydi. Benden iki sınıf gerideydi, ama okuma aşığıydı. Şiire olan tutkusunu iyi bilirim. Onu yıllar sonra bu yönünden buldum, yeniden Aksulu günleri düşledik hep.

Milliyet Blogda sık sık konuğum olması da sırf bu yüzdendir.İşte onun bir yazısı:

İ T İ R A F  E D İ Y O R U M  İŞTE;  S U Ç L U  B E N İ M !

                                                                                               Hüseyin Erkan-İstanbul

Bir süre önce, Antalya’da yaşayan profesör-yazar dostum Osman Nuri Yıldırım’la telefonda söyleşirken:

“Bilirim, boş durmazsın; duramazsın. Tezgâhında neler var yine?”diye sorunca, bam teline dokunmuş olacağım ki, esti yağdı:

Tezgâhta dokunacak çok şeyim var ama…”

“Aması ne?”

“Alıcı olmayınca, okuyan olmayınca hevesi kırılıyor insanın. Yazıyorsun, basacak yayınevi bulamıyorsun. Kendi paranla basıyorsun, okuyucuya ulaşamıyorsun. Harman Zamanıadlı kitabımı kendi gücümle ne zorluklara katlanarak bastırdığıma sen şahitsin.”

Bilmez  miyim?  Haktan hukuktan yana görünenlerin, seni nasıl faka bastırdıklarını… Buna karşın yine de yılmayıp ikinci kez ücret ödeyerek hedefe nasıl ulaştığını…”

“Ben onu çoktan unuttum da Hüseyin Bey, okuyan yok memlekette, okuyan yok! İnan bana, öğretmenlere, arkadaşlarıma, meslektaşım akademisyenlere, doktorlara, mühendislere imzalayıp hediye ediyorum. Haftalar, aylar geçiyor da bir telefon açıp, ‘Beğendim’  ya da ‘Şu görüşüne katılıyor fakat şu düşünceni yanlış buluyorum” deme nezaketini bile göstermiyorlar.  Haydi, telefon etmiyorsun, hiç değilse aylar sonra karşılaştığımızda bir çift söz söyleyin be mübarekler! Bunu da söylemediklerine göre demek ki okumuyor; dahası şöyle bir gözden geçirme zahmetine bile katlanmıyorlar.”

Yakalamışken, oldu olacak, adam akıllı bastırdım ben de:

                “İnsanların başka işi gücü yok da oturup senin kitabını mı okuyacaklar! Çok şey istiyorsun dostlarından, arkadaşlarından, çok şey!..  Önce, onca değerli zamanlarını harcayıp senin kitabını okuyacaklar; sonra oturup düşünecekler... Yetmedi, bir de telefon açıp, “Kitabının hele hele şu bölümü çok güzeldi; severek okudum, yararlandım; teşekkür ederim.” diyecekler.  Hayır dostum, hayır sevgili hemşerim; insanları, hele hele yakın arkadaşlarını, dostlarını bu kadar ağır bir yükün altına sokmaya hiç hakkın yok senin!”    

              Ancak,  kızdıramadım; Osman Nuri Bey’i:

             “Haklısın Hüseyin Bey! Gerçekten de böyle bir hakkım olmadığını çok iyi biliyorum şimdi. Sağ olsunlar, öğrettiler dostlarım bunu bana! Hani derler ya, ‘Mârifet iltifata tâbidir’. Sen ve senin gibi bir-iki dost hariç, kimseden bir iltifat görmeyince, elime kalem almak gelmez oldu içimden.”

                Bu benim hemşerim de çok hoş hani!

                Tamam, kimse sana, “Anılarını yazma”, “Düşüncelerini açıklama” demiyor.  Demiyor da, kalemi eline alınca da, “Doğduğun yer olan Antalya ili,Akseki ilçesi, Güzelsu bucağının Çaltılıçukur köyünden başla; Ankara’ya, İstanbul’a gel; sonra da yükseköğrenim yaptığın İsveç’e kadar git.”demiyor ki!        

            Her gördüğünü, her düşündüğünü, yaşadığı her sevinci, her  üzüntüyü  yazar mı insan? Yazarsa işte böyle Harman Zamanı gibi 400 sayfalık bir kitap olur ki, gören herkesin gözü korkar.

                Sen bir toplumbilimci olarak toplumumuzun başka kitaplarla birlikte niçin senin kitabını da okumadığını araştırıp bu derde bir teşhis koymak yerine işin kolayına kaçıp insanlarımızı suçlamanı, hele hele okuyup yazmış insanlarımızı suçlamanı, doğrusu ya, sana hiç yakıştıramadım!

                Biliyordun tabiî değil mi, böyle bilimsel bir araştırma yapsaydın, kitabını okumamakta direnen insanların değil, kendinin suçlu çıkacağını!

                Niçin iğneyi kendine batırmaktan  korktun, ve hâlâ korkmaya devam ediyorsun dostum?

                Yıllarca İsveç ve Türkiye’deki üniversitelerde ders vermiş bir bilim adamı olarak, şunu bir yerlerde okumamış ya da duymamış olamazsın:

                Başarılarıyla ün yapmış bir asker ve devlet adamı olan YugoslavyaDevlet BaşkanıMareşal Titoya:“Askerlerinizin, çalınan marşa ayak uydurmadıklarını görünce ne yaparsınız?” diye sorduklarında:

                “Derhal marşı değiştiririm”  demiş ya hani…

                Asker ve devlet adamı olarak başarısının sırrı bu olsa gerek Tito’nun. Ölümünden sonra O’nun koltuğuna oturanlar, marş değiştirmeyi beceremedikleri için,Yugoslavya’nın kristal bir fânus gibi nasıl paramparça olduğunu hep birlikte görmedik mi?

                Pekiyi, başkalarından değil de kendimizden vereyim örneği:

                Cumhuriyet’ten bu yana çaldığımız marşa kimsenin ayak uydurmadığı ayan beyan ortadayken,  yöneticilerimizin,“İlle de bu marşla uygun adım yürüyeceksiniz”  inadı  yüzünden, otuz yıldır on binlerce insanımız, yüz milyarlarca dolarımız heba olmadı mı?

                Sevgili dostum; sana ders vermek haddim değil ama samimi düşüncemi söylemeden de geçemeyeceğim:

                Suçu kendimizde değil de başkalarında aradığımız sürece hiçbir şeyi değiştiremeyiz.  Biz eksiklerimizi, yanlışlarımızı görüp kendimizi değiştirmemekte ayak direr, ısrar edersek, başkalarının değişmesini boşuna bekler dururuz.

                Başkalarını eleştirmek pek hoşumuza gider ya, kırk yılda bir de olsa, bugün, kendimizi eleştirelim mi? Evet, evet, açıkça adını koyup “özeleştiri” yapalım bugün:

                Her gün eleştirip durduğumuz başta politikacılarımız olmak üzere, hâkim, savcı, doktor, mimar, mühendis ve dahi tüccar,  müteahhit, işadamı ve bürokratları kim yetiştirdi?

                Hepsini biz yetiştirmedik mi?

            Ortaöğretimde ben, yükseköğretimde sen…

                Kendi eserimizi beğenmiyorsak, bu ne demek?

            Demek ki, kendimizi beğenmiyoruz biz.

                Şöyle bir düşünsek… Ben ortaokul, lise ve öğretmen okullarında çalıştım yıllarca, sen yüksekokul ve fakültelerde…  Gerçeği itiraf etmekten çekinmeyelim hadi, öğretmen ve eğitmen olarak beğenilecek bir yanımız var mıydı bizim?

                Hangimiz, hangi derste kaç kez düşündürdük  öğrencileri? Koskoca bir öğretim yılında, ders kitabı dışında, kitap okumalarını istedik mi onlardan? Bir kez olsun bir yazar, bir şair, bir işçi, bir âmir, bir memur davet ettik mi sınıfa?

                Kaç kez bir tiyatroya, kütüphaneye, konferansa  götürdük  de düşündürüp tartıştırdık onları?

                Boş yere suçlu aramayalım dışarıda. Suçlu apaçık ortada… Suçlu biziz, aziz dostum! Bu ülkede cebinde yüksekokul diploması olanlar bile okumuyorsa, suçlu biziz! Toplumumuz kitaptan korkuyorsa, suçlu biziz! İnsanlarımız kendi ezberinden başka yeni fikir beyan eden herkesi düşman belliyorsa, suçlu yine biziz!

                Gerçekten suçlu biziz sevgili dostum; “Ülkemizi hak ve hukuka göre bütün yurttaşları eşit ve kardeş bilerek güzelce yönetsinler” diye ellerine mühür verdiğimiz yetkililer, “Fırsat bu fırsat… Devlet malı deniz, yemeyen domuz” diye diye keselerini doldurmaktan başka bir şey düşünmüyorlarsa…

                Hani, çok sevdiği ülkesinden kaçmaktan başka çıkar yol bırakmadığımız sevgili şairimiz Nâzım, halkımıza seslendiği bir şiirinde:

                “Ve açsak,  yorgunsak, alkan içindeysek eğer

                Ve hâlâ şarabımızı vermek için

                                                               Üzüm  gibi eziliyorsak

                 kabahat   senin

                -demeye de dilim varmıyor ama-

                Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”

der ya… Ne yalan söyleyeyim, ben Nâzım gibi düşünmüyorum. Bence kabahatin azı da halkımızın değil, çoğu da… Kabahatin hepsi bizim; sevgili yazarımız, sevgili profesörümüz, kabahatin hepsi bizim!

            En iyisi,  gel; kardeş payı yapalım:

                Ülkemizde kötü giden her şeyde kabahatin yarısı senin, yarısı benim!.. Tamam mı?

                Kusura bakma, bu konuda itiraz kabul etmiyorum; edemiyorum.                                       

                                                                                                                                             Hüseyin Erkan                                                                                                                                               info@dilemyayinevi.com.tr

Abdülkadir Güler, Mehmet Arat bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sevgili Öğretmenim, boşuna suçlu arayıp, kendinizi de hırpalamayın, baksanıza "mahalle mektepleri" sistemine döndüler... Şimdi diyeceksiniz onları da biz yetiştirdik. Haklısınız o halde suçlular listesine beni de yazınız. Saygılarımla...

Emin TOPRAK 
 20.07.2014 23:21
Cevap :
bİR ŞEYLER OLUYOR 1950'LERDEN BERİ. dÜNYAYA ÖRNEK GÖSTERİLEN EĞİTİM YUVALARI VE BAĞIMSIZLIK ÖNDERİ TÜRİYEMİZE. İNŞALLAH DÜZELİR. tEŞEKKÜRLER. üşd  21.07.2014 19:03
 

Sevgili Aksulu öğretmen Hüseyin Bey, ...Yüreğinin ne denli yandığını biliyorum.Onun için ikinci kez yazmak zorunda kaldım,.Ben de senin gibiyim...Yüreği yananlardanım. Sen bana gönder de görelim neler oluyor?..Siz kitabı adam gibi adama gönderiniz lütfen...Selam ve sevgilerimle....

Abdülkadir Güler 
 14.07.2014 9:15
Cevap :
Sevgili Abdülkadir Güler bey; değerli arkadaşım Hüseyin Erkan'ın yazısı üzerine yorumunuz için teşekkürler. Selam ve sevgiler. Yorumunuz kendisine iletilecektir.. ÜŞD  14.07.2014 15:18
 

AKSULU ÖĞRETMENLERE SELAM OLSUN....

Abdülkadir Güler 
 14.07.2014 9:09
Cevap :
Sağ olunuz var olunuz. YorumunuzHüseyin Erkan2a ulaştırılacaktır. Sevgi ile kalın. Ü.Ş.D.  14.07.2014 15:20
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 3173
Toplam yorum
: 2940
Toplam mesaj
: 199
Ort. okunma sayısı
: 532
Kayıt tarihi
: 22.05.08
 
 

Önce kendimi tanıtayım: Ben Ünal Şöhret Dirlik, Aksu Köy Enstitüsü'nde üç yıl okudum. Dördüncü sı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster