Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ekim '10

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
808
 

Aktarımlar

Günceli iyi izlemek gerektir. Konuşabilmek için.Sosyal ortamında beklentiler oluşturuyorsan hele bir de.

Düşünsel, algısal, gözlemsel aktarımlarını bilen dostlar ve tanıdıklar ağzının içine bakarlarken susmak tercihini kullanmanı sevmezler. Majör depresif hallerin uzun sürebilir. Belki de, kendilerini dinlerken farkettiklerini, bir süre sonra paylaşarak önlerine sereceksindir. Huzur bulmak istersin. Aptal televizyon dizilerini bile izlersin dönem dönem.

Pasiftir aptal kutusu çünkü. Senden, kendisine katılmanı bekeyip durmaz. Muhabbetine de doyum olmuyor deyivermez aniden.

O yüzden, insanları rahatsız ediyorum duygusuna kapılmamak için eve kapanmayı tercih edersin. Bir süre için.

Seven ve bilen dostlarına bir daha açıklarsın içtenlikle:

- Beni sevdiğinizi biliyorum. Sizden ayrı kaldığım zamanlarda daha çok dibe vuracağımdan endişeleniyorsunuz, beni özlüyorsunuz, acele yoldan hemen iyileşmemi istiyorsunuz biliyorum....

Ama, lütfen beni sıkıştırmayın. Ne olursunuz, ama ne olursunuz, sizin yanınzda bile rahatsızlandığımı anlayın.

Pasif davranışlarımı sürdürmeye tahammülünüz olmadığı için, süreyi kısaltmama yardımcı olmak istiyorsunuz. Anlıyorum bunu. Fakat, siz farkında olmadan, aranızda kalmam adına getirdiğiniz nazik ve zaman zaman da arkadaş nazı diyebileceğim kaprisli tekliflerinize hayır diyememek benim için çok çileli oluyor. Kasılıp kalıyorum yanınızda. Kaçmak istiyorum, kaçamıyorum. Eve döndüğümde, külçeden farkım kalmamış oluyor. Ne evimde, kendimi toplayacağım kadar ve sıkıntımı atlatacak kadar zaman geçirmeme izin veriyorsunuz, ne de sizin yanınızda kaldığım süre içinde siz mutlu olabiliyorsunuz. Yüzüm gözüm çöküyor, gülerken bile acı çeker gibi oluyor suratım farkediyor ve söylüyorsunuz da . Lütfen izin verin bana. Kendi kendime kalarak daha hızlı toparlanırım söz veriyorum. Sizin benden rahatsızlık duyduğunuzu düşündüğüm zamanlar oluyor işte böyle zamanlar. Oysa, siz benim o çökük ve ruhsuz duruşumdan, yoğun bakım ünitesinde hastaların başında bulunan monitürlerin üzerinde aniden düzleşen çizgiyi çağrıştıran bakışlarımdan rahatsızsınız. Alınganlaşabilirim, sizi yanlış anlayabilirim. Aptal kutum ve ben, mutfağım, yemek terapilerim, ağır aksak evimin dağınıklığını toparlama ritüellerim- ki özellikle bu süreç çok uzun sürüyor biliyorsunuz- bana iyi gelecektir. Biliyorum. Çünkü bu durumu ben yaşıyorum. Bana birazcık güvenir misiniz lütfen... Eve kaçmak için, hep bu dönemlerde aynı sebebi gösteriyorum. - Evde yarım kalan işlerim var erken kaçayım ben diyormuşum ama hep aynı işi bahane ediyormuşum. Sizden duydum, farkında değilim. Hiç bitmeyen o iş, aslında, eve geldiğimde yapmadığım bir iş oluyor itiraf edeyim. Sanırım zaten biliyorsunuz.- Külçe gibi kanepenin birine kendimi atar atmaz, televizyonun kumanda aletine gidiyor elim. En son neresi ilgimi çekmişse, o programı gördüğüm kanalı seçerek devam ediyorum pasif konuşmacımın karşısında huzur aramaya. Ne izlediğimin de farkında olmuyorum tabiiki. O ses ve benden karşılık beklemeyen bir zavallı konuşmacıyla başbaşa kalmak beni rahatsız etmiyor demeliyim alında.

Ne kanal bilirim, ne hangi yemek veya dedikodu programı, ne de dizilerim vardır tutunduğum.

Zaman zaman, benim de izlediğimi sandığım bir programdan söz eden birilerini dinliyorsam, katılmaya çalışırım ama, cümlelerim net olamaz.Ne karakterleri, ne adlar ve sanları, ne de sahnenin neresini anlattıklarını yakalayamam.Çünkü, bir süre sonra, eğer uzandığım o kanepede uyuyakalmadıysam, mutlaka evin başka bir yerinde herhangi bir işle uğraşıyor oluyorum.İlgimi çok vermeden duyduğum mırıltılardan haberim olabiliyor. Sonradan birlikte çok güldüğümüz, yetersiz ve sorumsuz dedikoduculuğumda yaptıklarım gibi yani; Konu var anlatan yok, birinin yüzü hatırlanıyor ama ''konuşan o değilmiş'' tir aslında, anlatılan da başka tarafta oturan birinin verdiği bilgiymiş meğerse... gibi. Bu işleyiş, sağlıklıyken de yaptığım bir şey olduğu için, en kötü ve az bilen dedikoducu arkadaşınız değil miyim. Herşey normalken bile, sadece uğultular duyduğumu sanırım, çevredekiler avaz avaz bağırışırken. Ses ayarı yapamayan insanlara tepkim hep aynıdır. Kaçacak sakin bir deliğim yoksa duymam, özellikle de dinlemem. O yüzden, ıskalarım bütün önemli ve büyük dedikoduları üzerinize afiyet. Allahtan mutlaka, bu eksik ve yanlış bilgilendirmeleri düzeltecek bir akıllımız her zaman bulunur çevrede. Yoksa, yenmem, yutulmam... Çok sıkılırsınız benden. Şaka ayrı da, ''ııııı'' lamalar, kelime aralarında çok beklemeler, her bir anıyı aktarışımda 15 gün önce vaye, geçenlerde diyeceğime, illaki ve net olarak o zamanı hatırlamaya çalışmak yüzünden takılmalar, mutlaka canınızı sıkıyor. Yüzünüzde görüyorum.

Ne zaman ki sevgili doktorlarımın tavsiyelerine uyup; -Her zamanki gibisiniz, böyle devam edin, hiç birşeyiniz yokken yine aynı süreci beklemeyin, çünkü kaçınılmaz olarak yine gelirse, nasıl olsa siz de buradasınız biz de, şu anda bomba gibiyiz demelerini mutlulukla kabul edersem o zaman ben hep sizinle olmayı seven arkadaşınızım. O zaman, cır cır öten, hatta zaman zaman- bi susarsam görürsünüz- diye sizi tehtid eden, -bakmayın suratıma öyle maymun gibi, maşallah ta demeyin- diye sizi gıdıklayan kızım ben. Ana-babama sorun, ne çene vardı bende, hiç susmayacak sanırlardı . Bir de, az konuşmaktan çıkıp, normal!!! paylaşma ve anlatma keyfimi yakalayınca kaçacak delik arıyormuşsunuz gibi kıkırdamayın yüzüme karşı.

Öğretmenlerime sorun, ilkokul lise, hatta üniversitede... En başarılı olduğum dersimin de ''spoken(konuşma) olduğunu, hocasına hayran olduğum diğer dersimin de fonetiks( sesbilim) olduğunu, - kulaklıkla sesteki nüansları ayırd etme özelliğinden olsa gerek- unutmayın ama. Yazmayı becerebilseydim sanırım daha çok konuşarak ifade etme ihtiyacı duymazdım hocalarıma kendimi. Sınıf tekrarlarım ''writing''(yazma) dersiyle başlamıştı.... Anılarımı çok dinlersiniz böyle böyle.

Ne zaman ki ülke batıyor gibi görünse gözümüze, allahtan hiç birimiz ne gazeteden okunan köşe yazılarını ezberlemiş olarak fikir yürütürüz, ne de okuduğumuz kitapların her bir sayfasını soluksuz aktarabiliriz birbirimize. Hatta, niye biz de onca yutmuş olduğumuzu sandığımız yazılar, dinlediğimiz açık oturumlar, katıldığımız konferanslar, konuşmacıların aktardıkları tüm bilgiler kendi savımızmış kadar bilmiş bilmiş dinlettiremeyiz kendimizi diye hayıflananlarımız bile vardır. Güncel olaylar üzerine çok laf üretilen bir ülkenin gençleriymişiz zamanında. Sanıyorduk ki, bizler gençken her bir yetişkin de bizim kadar ateşli ve mağrurdu... Herkes sadece konuşmuyordu da eyleme geçilmişti çoktan. Öyle algılıyorduk. Dünyanın merkezinin kendimiz oluşuyla ilgiliydik... ışıklar ve feyzler almıştık. O zaman yola devam dı. Öyle olmadı. Ne zaman ki darbeler herbirimizi savurdu. Ölmedik ama güçlenmedik te. Çakıl taşlarımız ellerimizi kanatmaya başladı..., işte o sıralarda duyduklarıma katılamamaya başladım. Aynı yazılı sloganlar, bu kez de saklı odalarda konuşuluyorlar diye feryat ettim. Konuşmayın, yapın!!! Ezberletilmişsiniz, içi boş kaldı şimdi eylemsiz yazılı metinlerin.... Bunu yapmaya devam ederseniz çok gülerim size, bir de kızarım saflığınıza, bizler akıllı çocuklardık hani demek istedim. Baş hain olduğumu düşünür gibi baktılar yüzüme. Tarafını belli et o zaman denildi. Ben zaten taraftım oysa. Kimliksizleşmeye canım sıkılyordu sadece. Kendi cümlelerinizi kurun demeye çalışıyordum. Aynı şarkıyı söyleyemeyeceğiz bir süre sonra, bakın görürsünüz diyordum. Anlaşılamadım demek, şimdi çok ayıp olur doğrusu... Dinletemedim dersem de çok mu despotik tavırlı algılanacağım?Denge olmalı .'' derken günümü gördüm dostlar.

Akıp giden zaman; çok ve sık tekrar edilen her söze katılmamayı, altında kalacağından korkmadan, kontrollü olarak aldığın ve fakat emin olduğun kadar bilgiyi aktarmayı, okuyup dinlediğin her edebi eseri bile hayatına ne kadar aktarabildiğinle ilgilenmeyi, sözlerini tartmayı, sadece canın isterse aklına geleni söylemeyi, kısa veya uzun anlatmayı seçebilmeyi ve gündelik yaşam akışı içinde ortaya çıkan olağanüstü ülkesel veya dünyasal durumları her vesileyle sesli olarak yorumlamaya çalışmamayı, hatta mümkünse, böyle gerçek ve esaslı kritik sorunları dillerine oyuncak edenlerin fikir cimnastiğini beslememeyi, bilmiyormuş gibi yorumsuz bırakmayı, sadece izlemeyi tercih edersin.

Zamanla huzur alırsın kendinden, zaman zaman da huzur verirsin.

Yolunu açıklıkla belirlediğini sandığın her gün, planlamadığın sürprizlere hazırlıklı olmayı öğrenirsin ve aklın, duyguların yeni bir şey daha öğretir sana.

Ne güzel dersin. Çocuk gibi yaşamak ne güzel şey böyle.

Büyümeyi sevmeyi de ihmal etmemek gerektir, artık bilirsin.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Dibe vurmadan topuklayıp çıkamıyor insan! İki sene önceydi sanırım, aynı duyguyu yaşadım... En sonunda "N'olur izin verin dibe vurmama..." dedim... Sevdiklerinden yapıyorlar ama yanlış yapıyorlar: Dibe vurma ve topuklayıp çıkma sürecini uzatıyorlar! Gereksiz yere... Bir kez daha tekrarlıyorum: Sevgi bağlayıcı olmamalıdır, tersine özgürlük tanımalıdır diye... :) Bunu tabii ki sana demiyorum, seni sevenlere anımsatıyorum! :)) Şişşttt! Rahat bırakın bakayım arkadaşımı! :)) Çok öpüyorum tatlım seni; canın çektiğinde uğra, börekler açarım sana! :)))

Olcay Gülgün Karaoğlu 
 26.10.2010 18:54
Cevap :
Alllah be.... neli börek.... Çok özledim  26.10.2010 19:57
 

Her öğretmen bir psikiyatrdır aynı zamanda. Yazınızda görüldüğü gibi... Emeğinize, zihninize sağlık... Tebrikle, selamla, saygıyla... MS

Mehmet Sağlam 
 24.10.2010 23:23
Cevap :
Teşekkür ederim. Selamlar.  26.10.2010 0:33
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 66
Toplam yorum
: 68
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 565
Kayıt tarihi
: 26.01.09
 
 

1963 doğumluyum. İngilizce öğretmeliği yapıyorum. 20 yaşında bir oğlum var. İzmir' de yaşayan şan..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster