Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Ocak '15

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
191
 

Alacağı olan gelsin

Yaşar AKÇAL                 

22 Ocak 2015

1952-1953 Öğretim yılı. Erkek Sanat Enstitüsü 2.sınıf tesviye bölümü öğrencileriyiz. Ders yılı başlayalı iki  veya üç ay ne oldu ne olmadı. Sınıflarımızın öğrenci sayısı pek de kalabalık değildi. 20-25 kişi civarında idik. Diğer sınıflardaki öğrenciler de örneğin ağaçişleri ile demircilik ve motor bölümü şubeleri de yaklaşık bizim mevcudumuz kadardı.

Okulumuzdaki disiplin kuralları ise çok katı ve acımasızdı. Sigara İçmek, öğrenciliğe yakışmayacak fiil ve eylemler de bulunmak yasaktı. Saç traşınız üç numara olacak, okula kravatsız ve siperi çok uzun ya da çok kısa şapkalarla hiç gelinemezdi! Hele hele şapkasız, hiç olmazdı. Jöleli taralı saçlarla okulun kapısından bile ayağınızı atamazdınız. Bu günkü öğrencilerdeki gibi gömleğinizi pantolonunuzun üzerine dahi çıkartamazdınız!

Kravatınızın bağlanışı dahi bir esas dahilinde olacaktı.Tersini yapacak olursanız, ya disiplin kuruluna verilir ya da başmuavinimizden çekeceğiniz vardı.

Disiplin ve saygı kuralları adına, anlatılacak o kadar çok husus vardı ki, anlatmakla bitmezdi. Kısacası bizim öğrencilik şartlarımız böyle ağırdı dersem, sanırım hiç de abartmış olmam. Ama şimdiki öğrencileri görünce de acaba bize haksızlık mı yapıldı diye, kendi kendimi sorguladığım anlar da olmuştur.

Sonbaharın sona erip, kış mevsiminin başlaması ile birlikte, havaların ani olarak soğuması  hayra alamet olamazdı. Çok geçmeden de kara kış bütün şiddetiyle kendini gösteriverdi. Soğukların dondurucu şekilde devam etmesi ve etkili olması, kışı en zararsız bir şekilde atlatabilmek için evlerimizde olduğu gibi bir çok kesimlerde de önlemler alınmasına neden olmuştu. Örneğin;

Devlet daireleri bir - birbuçuk saat önceden ısıtılıyor, bütün okullarda ise öğrenciler saat sekiz olmadan da sınıflara alınıyorlardı. Yani sizin anlayacağınız saymakla bitmeyecek daha bir sürü önlemler ve vs gibi...

Sizler de pekalâ bilirsiniz ki her okulda veya sınıflarda gizlide olsa sigara içen öğrencilerin olduğu bir gerçek! Bizim içimizde de bu gerçeği doğrulayan ve sigara içen öğrencilere rastlamak mümkündü. Hasan Yiğit arkadaşımızda bunlardan sadece bir tanesi idi. Aynı sınıfta ikinci senesini okuyordu. Efendi, sessis yaşça bizden dört beş yaş büyük bir kimse olarak bilinirdi. Bizim gibi diğer dengi okullarımıza askerde Yd.Sb’lık hakkı verilince bu kardeşimizde okumaya gelmişti. Hasan’ın hoş görülü bir yapıda olması ve öyle bilinmesi kendisine bir takım avantajlarda kazandırmıştı. Kısacası sevilen ve soyadı gibi de yiğit olan bir arkadaşımızdı. Okulda ki yanlış bir haraketi ise tasdikname demekti. Hasan Yiğit’de bunun bilincinde bir kimse olarak dikkatli adımlar atmak mecburiyetinde olduğunu çok iyi biliyor  idi.

Bir gün nasıl olduysa bilinmez, yine o sabah sınıfa erken gelmiş sigarasını da içmiş, izmaritinide sobaya atmıştı. Sınıflardaki sobaların çoğu, okulumuz ağaçişleri atelyesindeki, planya, hizar, ve şerit testeresi gibi iş tezgahlarından çıkan, yarı kuru, yarı ıslak ağaç talaşları ile yakılıyordu. Talaşların nemli olması birden tutuşma yapmayıp, sobanın tütmesine sebep olmuştu. Hatta okadar ki, koridor pencerelerinden çıkan dumanları görenler okulda yangın var sanarak, yardıma koşmuşlar, bazıları ise itfaiye’ye dahi telefon ettiklerini söylemişlerdi. Daha sonra sınıfların ve koridorların pencere ve kapıları da açılarak dumanlar tahliye edilmişti. Böylelikle de okulun tüm öğrencilerinin sınıflara girmesi sağlanmıştı.

Baş Muavinimiz, okula gelir gelmez hemen ilk iş olarak olaya müdahale etmiş, sebep ve sonuçlarını öğrenebilmek maksadıyla bizleri sorgulamaya başlamıştı. Neden bizim sınıf diyecek olduk? Ama dumanların bizim sınıftan başlaması suçlu olduğumuzun bir delili olduğundan, bunu sormaya cesaret edemedik.

Baş Muavinimiz kime ne sormuş, kime ne demişse, istediği cevabı bir türlü alamamış ve tek çarenin bizi sıra dayağından geçirmek olduğunu düşünmüştü. Nitekimde öyle oldu. Hemen tek sıraya geçmemizi söyledi. Önce bir sınıf yoklaması, sonrada tabii ki dayak faslı. Adamcağız bize tokat atmaktan kan ter için de kalmıştı.

Sigarayı içipte izmaritini sobaya atan arkadaşımız, Hasan ise ortalıkta yoktu. O gün yanağıma indirilen sağlı sollu tokatları aradan bunca yıl geçmesine rağmen bu günkü gibi hatırlarım hala. İçimizde tokadın acısından ağlayan arkadaşlarımız bile vardı. Bizlerde mertlik bu ya deyip, sigara içen arkadaşımızı bilmemize rağmen ismini bir türlü söylemedik. Baş Muavinimiz de orada bulunan arkadaşlarımızın numaralarını alıp, bunun hesabını sizden en ağır bir şekilde soracağım! diyerek aramızdan ayrıldı. Bizler de başa gelen katlanılır diyerek işi oluruna bıraktık.

Ders sona erip teneffüs zili çaldığında, Baş Muavinimiz gider gitmez hemen sınıfa giren ve arkadaşlarımızın sınıftan çıkmamasını isteyen Hasan Yiğit;

- Arkadaşlar bir dakikanızı istirham ediyorum dedi. Şöyle sınıfa bir göz gezdirdi. Her birimizin yanakları “hocanın vurduğu yerde gül biter.“ dercesine adeta al al olmuştu, sahiden gül mü bitiyordu? Yoksa başka bir çiçek mi? onu gelin bir de bizlere sorun.

Hasan bu olaydan son derecede etkilenmiş ve çok çok üzülmüş olarak arkadaşlarımızdan bir an için kendisini dinlememizi rica etmişti. Hep birlikte Hasan’ı dinlemeye başladık. Aa o da ne? Hasan ağlıyordu. Diğer yandan da arkadaşlarımıza birşeyler söylemek istiyor, ama nutku tutulduğundan, bunu bir türlü ifade edemiyordu. Son bir gayretle söze başladı ve;

- Benim canımdan çok sevdiğim arkadaşlarım! dedi. Sizlerden nasıl özür dileyeceğimi bir türlü bilemiyorum. Beni ne olur affedin. Sabahleyin sınıfta sigara içen benim. Sınıfların ve koridorların dumanla dolmasına, sobaya attığım sigara izmariti sebep oldu. Böyle olacağını bilemedim. Beni ele vermediğiniz için de sizlere hayatım boyunca minnattar kalacağım. Biliyorum bu yediğiniz tokatların hepsi de benim yüzümden?

 - İşte yüzüm! “alacağı olan gelsin ve hiç çekinmeden o da bana iki mislini vursun. Eğer of dersem namert’im” dedi. Sonra da “bana verebileceğiniz hediyelerin en büyüğü bu olacaktır.” diye devam etti. Hasan şimdi karşımızda bir heykel gibi sessizce dimdik durmaya çalışıyordu. Arkadaşlarına olan mahcubiyetten renkten renge giriyor ve için için de ağlıyordu. Ama ona vurmak ne mümkün? O bizim için çoktan sembol olmuştu bile. Artık,  kulaklarımızda ise hala bir ömür boyu yankılanacak olan;

-“Alacağı olan gelsin” sözü çınlamaya devam edecekti!

- Evet “Alacağı olan gelsin” ha Hasan Yiğit. Evet, ne dersiniz?

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 418
Kayıt tarihi
: 19.02.13
 
 

Ankara, Tekniker Yüksek Okulu Makine Bölümü mezunuyum. 1941 doğumlu olup, emekliyim. Günde mutlak..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster