Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Aralık '06

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
2128
 

Aladağ ya da Karsantı

İki kişiyle, üç kişinin savunmasını almaya gidiyoruz. Önerebileceğimiz ceza "uyarma". Bu soruşturmanın maliyeti yaklaşık on milyon TL. İşin parasal yönü göz ardı edilse bile, iki kişinin boşa geçen iki günü nasıl savunulabilir? Bu işi, bırakın İlçe Millî Eğitim Müdürünü, Şube Müdürü ya da herhangi bir okul müdürü yapabilir. Hatta herhangi bir öğretmen. Çünkü suç sabit. Ne yapalım, "Müfettiş verilen görevi yaparmış da". Biz de içimizden ve dışımızdan, sesli ve sessiz söylenerek düşüyoruz yola. Bir süre yürüdükten sonra, Belediyenin Körüklü Otobüslerini bekliyoruz durakta. Bu otobüslerin bir özelliği şimdilik iki hat arasında çalışmaları. (Birinci hat, Yüreğir ve Seyhan Garajları arasındaki hat. Bu hat, Yüreğir Otogarında başlayıp Seyhan Otogarında bitiyor ya da Seyhan Otogarında başlayıp Yüreğir Otogarında bitiyor. İkinci hat ise, Kent merkezi ile Çukurova Üniversitesi arasındaki hat.) Otobüslerin ikinci özelliği ise, Belediye Otobüslerinin, şimdiki Büyükşehir Belediye Başkanının ilk başkanlığı sırasında, seferden kaldırılıp, kentiçi ulaşımın tamamen özel sektöre devredilmesi ve yine bu Başkan zamanında Belediye Otobüslerinin tekrar sefere konmaya başlamaları. (O zamanlar, Belediye Otobüslerinin seferden kaldırılması mantığı ile, şimdi tekrar sefere konulması mantığı arasındaki çelişkinin gerekçesini ancak Büyük Reis açıklayabilir.)

Bereket ki, Körüklü hemen geliyor da fazla bekletmiyor bizi. Biner binmez tutunuyoruz direklerden birisine. Direkler, yağlı güreş tutacaklar gibi yağlanmış. (Yalnız, zeytin ya da ayçiçek yağı ile değil, insan yağıyla.) Yerler toz toprak içinde. Koltuklar da. (Ülkelerin, kalkınmışlık-gelişmişlik düzeyi, kişi başına düşen millî gelirle ölçülüyor. Millî Geliri hesaplamak zahmetli iş. Oysa Belediye Otobüslerinin temizlik dereceleri neden bir ölçü birimi olmasın!) Bu otobüsü tercih gerekçemiz, bizi gideceğimiz yere kadar götürecek olması. Oraya kadar giden başka araç yok da.

İlçeye gitmek üzere sırada olan minibüsü görünce, gideceğimiz yerin kasaba olduğu hemen belli oluyor. Kapıyı açınca, yargılarımız kesinleşiyor. Çünkü, Körüklü ile minibüsün içinde benzerlik var. (Benzerliğin ne olduğunu söylemeye gerek var mı?) Minibüsün ilk müşterileri biziz. Buna rağmen şoför mahalline -ön sıraya- oturmuyoruz. Minibüs, tam dolu değildi garajdan kalktığımızda. Yolcular, sanki yolların kenarlarına serpilmişler. Bu manzara şehrin çıkışına kadar devam ediyor. Kaptan her yolcuya, gideceği yeri soruyor ve arabaya alıyor. Kaptan, son durak Aladağ yolcuları için oturan müşterilere, "Yer veriniz, sıkışınız, bunlar son durak yolcusu", diyor özellikle. Diğer ilçeye, İmamoğluna gidecek yolcular için kimseye rica etmiyor. Onlar, "Biz yakına gideceğiz, bizim yolumuz yakın", diyerek, kendi yerlerini kendileri açtırıyorlar. Böylece, Aladağa gidecekler de, İmamoğluna gidecekler de Dolmuşa (minibüse) biniyor. Arada bir, "Kaptan, üst bagaja da yolcu alsana; arabanın üstüne mi çıkacağız?" diyen yolcular da olmuyor değil hani. Kaptan, bu söylenmeleri kesinlikle duymuyor. (Duysa, tepki göstermez miydi hiç!)

Doğuya doğru gidiyoruz uzunca bir süre. İlk ilçeye (İmamoğlu) varıyoruz. İlçede yolcu indirirken, yolun kenarında bir kilim dokuma dükkânı görüyoruz. Bu dükkân dikkatimi çekiyor. İçerisinde rengarenk kilimler, rengarenk iplikler, gıcırtılı sesler çıkaran sararmış bir tezgâh ve tezgâhın başında dedemle yaşıt bir amca görülüyor. Kilimler, kırsal bölgenin göstergeleri, kanıtları ve tanıkları olsa gerek.

İmamoğlu yolcularını bırakıp, geldiğimiz yola dik bir açıyla, kuzeye dönüp yolumuza devam ediyoruz. Yolun kenarında -kar üzerinde bekleşen kuşlar gibi- üç genç duruyor yan yana. El ediyorlar dolmuşa. Duruyoruz. Kravatlı ve -büyük- Defterliler. (Öğretmen olduklarını anlamak için ellerindeki defterler yeterli. Kimliklerine bakmaya ne gerek var?) Dolmuşa ancak ikisi binebiliyor. Üçüncüsü gelecek arabayı bekleyecek. Birkaç dakika sonra benzer manzarayla tekrar karşılaşıyoruz. Bu kez iki kişiler. Bunlar "misafir öğretmen"ler. Neden derseniz; çünkü bu öğretmenler öğlen okullarına gidip, akşam geri dönerler evlerine. İlçede oturuyorlar da. (Öğretmenlerin, köyde oturmamaları aslında pek olumsuz bir durum değil, bence. Çünkü, öğretmenler köyü değiştiremediklerinden, bir süre sonra kendileri değişiyor. Köyde oturmayan öğretmenlerin böyle bir sorunları yok. Güneydoğuda çalışırken, birçok öğretmene; "Sizi köye, köylüyü değiştirin diye, gönderiyorlar fakat, köylü sizi değiştiriyor", dediğimi hatırlıyorum. Çünkü traş bıçağı, diş fırçası ve ütüyle ilişkisini kesen öylesine çok öğretmene rastlamıştım ki.)

Gittikçe yükseliyoruz. Bir süre sonra, sığ ve geniş olmayan bir nehir görülüyor sol tarafımızda. Eh, akarsu olur da, "köprü" olmaz mı? Bu köprü, gördüğüm diğer köprülerden farklı. Ayakları demir. Demir direkleri nehrin yatağına dikip üzerine beton dökmüşler. Ne emek var köprüde, ne de güzellik. (Daha sonra, ayakları beton, üzeri tahta bir köprü ile ayaklarını sular götürmüş üç köprü daha görüyorum. Köprülerle ilgili bir yazı yazdığım için burada ayrıntıya gerek görmüyorum.) Ama, Seyhan Nehri üzerindeki halat köprüden söz etmeden geçemeyeceğim. Bu köprü ile karşıdan karşıya geçecek insanlar, salıncak gibi iplerine oturuyor ve ipin bağlı olduğu makarayı çelik halata takıp, ayaklarını yerden çekiyor. Çok hızlı bir şekilde kaymaya başlayan makara ile, en fazla 10 saniye içinde karşıya geçiliyor. Bu işi, çocuk, genç, yaşlı, bay, bayan herkes rahatça yapabiliyor. (Örneğin, biz oradan geçerken bu işi yapan, yaşlı bayana hayran hayran bakmıştık.)

Dağlara doğru tırmandıkça, Çukurova’dan uzaklaşıp Torosların eteklerine doğru yaklaşıyoruz. Dışı ahşap, üstü çinko evler görülüyor yolun kenarlarında. Evlerin dış duvarlarının tümü, ağaç tomruklarının dış kısmından kesilen tahtalarla döşenmiş. Evlerin dış cephesi, kara ile gri arası bir renk almış, bakımsızlıktan. Sanki bir çirkinlik abidesi evlerin dışı. Neyse ki evlerin üstündeki parlak çinkolar bu çirkinliği az da olsa kapatıyor. Yolumuzun üzerinde daha böyle birçok evle karşılaşıyoruz. (Evlerin dış yüzü değil de, üstleri, yani çinkoları Elazığ’ın Hazar Beldesinde gördüğüm evleri hatırlatıyor, bana. Yalnız bu evlerin dış cepheleri sıvalıydı. Sıvalı olmayanlar da vardı tabii ki. Buna rağmen, İmamoğlu köylerindekiler kadar çirkin değillerdi. Ayrıca oradakiler küp, buradakiler dikdörtgen prizma şeklindeydi.)

İlerledikçe, çam ağaçları çoğalıyor. Ağaçlar, seyreltilerek kesilmiş. Yükseldikçe, bir orman bölgesine rastlıyoruz ki, bu bölge gerçekten dikkat çekici. Çamlar, taş blokların üzerinde duruyor. Köklerindeki saçaklar taşlara girmiş. Toprak hiç yok. (Topraksız, taşların üzerinde çam yetiştiğini burada görüyorum ve Öğretmen Okulundaki Tarım Öğretmenimizin "İtalya’da çelikten çam fidanı yetiştiriliyor ve bitmesi en zor olan çam bile uygun ortamı bulursa çelikten filizlenir", sözünün burada kanıtlandığını görüyorum.) Dönüşte, alanı Fen Bilgisi olan meslektaşımla bu olayı konuşuyoruz. Konunun bilimsel açıklamasını yapıyor bana. (Taşın üzerinde topraksız çam yetiştirildiğini hem görüp hem de duyunca, ülkemizin neden bu kadar ağaçsız olduğunu bir türlü anlayamıyorum.)

Çamlar arasından ilerlerken, bir mezarlığın ortasından geçiyoruz. Tepede bir yerdeyiz. Yolun hem sağı, hem solu gittikçe alçalıyor. Bazı mezarların taşı mermerden yapılmış. Acaba hangi köydeyiz, diye sağıma soluma bakıyorum ve hiçbir ev göremiyorum. Aynı durumda bir mezarlık daha görüp, evlerini göremeyince, yanımdaki köylüye, "Bu mezarlığın köyü nerede?" diye soruyorum. Köyler alt tarafta, diyor ve devam ediyor. "Bu köylerin büyük bir kısmı göçtü ama, şehirde ölenleri buraya getirip gömüyorlar", diyor. (Böylece insanlar, doğup büyüdükleri köylerden ayrı kalmıyorlar.)

Dönemeci bol, kenarları zakkumlu -bizim Hatay’ın yolları gibi- yollardan ilerlemeye devam ederken, tepede, yolun solunda, küçük bir eki bulunan tek odalı bir ev görüyoruz. Evin önünde bir nene, kirmanla kıldan ip eğiriyor. Davar kıllarını, üç-dört santim kalınlığında yuvarladıktan sonra, sol bileğine sarmış. Sağ eliyle, sol bileğinde asılı bulunan kirmanı sağdan sola doğru çeviriyor. Kirman döndükçe, sol ve sağ elin parmaklarıyla kıllar ip haline getiriliyor. (Nene, ip eğirerek, İmamoğlundaki Dokuma Tezgâhına ip yetiştirmeye çalışıyor. Nenenin ipleri, heybe, çul, çuval belki de "kara çadır" olacak tezgâhlarda. (Sonra, "Karaçadırın Kızı" türküsü söylenecek dillerde: "Karaçadırın kızı/ Entarisi kırmızı/ Hem güler hem ağlatır/ Hep kırar belimizi..." Ya da; "Kara çadır is mi tutar/ Altın gümüş pas mı tutar/ Ağlayalım anam bacım/ Elin kızı yas mı tutar./ Tarlalarda biter kamış/ Uzar gider vermez yemiş/ Şol Yemen’de can verenler/ Biri Memet, biri Memiş.") Nene, arabanın durduğunu görünce, başını kaldırıyor ve kısa bir süre bize bakıyor. İlk dikkatimi çeken, nenenin yüzündeki incecik çizgiler oluyor. Çizgiler, nenenin yaşını söylüyor. Siz deyin 80, ben diyeyim 90 yaşlarında. Belki de daha fazla. Üzerinde basma bir fistan. Mavi çiçekli. Başında kara bir yazma. Yazmanın altında, alnını saran ikinci bir kara yazma daha. Nenenin evinin üzerinde bir elektrik direği duruyor. Kapının üzerinde de armut bir lamba. Evin duvarları kerpiçten ve sıvasız. Kapı, doğrudan dışarı açılıyor. Ev, taştan yapılmayıp kerpiçten yapıldığına ve üzerinde elektrik direği ile telleri bulunduğuna göre, "değişim" başlamış, demek ki. Değişime uğramayan ise, nene ile yaptığı iş, olsa gerek.

Çıkışlı yollardan inişe geçip ilerlerken, düzlük bir bölgeye ulaşıyoruz. Yolun solunda, ahşap, üstleri çinko, dört ayaklı, tek odalı evler sıralanıyor. Evlerin 30-40 metre ilerisinde, yine ahşap, üstü açık, bir-birbuçuk metrekarelik ayakyolları (WC) var. Evlerin yerden yüksekliği bir metre civarında. Bazı evlerin giriş yerleri duvara dayandığından, toprakla bitişiyor. Bazılarına ise tahta merdivenden çıkılıyor. İçleri en fazla onbeş metrekare. Ahşap evlerin yan duvarının hemen yarısı, yerden tavana kadar taş bir bölümden oluşuyor. Bütün evlerde böyle bir bölüm var. Bu bölüm de ne ola ki, diye düşünürken, bu kez kerpiçten böyle bir bölüme rastlıyorum. Kerpici görünce, buranın baca olduğunu anlıyorum artık. (Bacalarda da değişim başlamış demek ki.) Biraz daha gidince, henüz tahtalarının rengi değişmemiş bir evle karşılaşıyoruz. Evin ekinde ayakyolu var fakat, evden biraz alçakta. Sifon borusu da ağaçtan yapılmış. Toprağa inip kayboluyor. Evler sanki terk edilmiş. Bakımsız evlerde kimsenin oturmadığı, ortalıkta hiç adam görülmemesinden anlaşılıyor. (Evlerde de değişim başlamış. Kerpiç bacaları ve evlerin bitişiğinde yer alan ayakyolu bunun göstergesi.) İlçeye vardığımızda, buranın yayla evleri olduğunu ve yazları çok kalabalık bir nüfusu barındırdığını öğreniyorum. Karadeniz’in ahşap evlerinin ayaklı olma gerekçeleri belli; nemden korunmak. Fakat bunların gerekçesi nem olmasa gerek. Buralarda nem olmadığına göre, bu evlerin ayaklı olma gerekçesini öğrenemedim henüz. Burayı da geçtikten sonra, "ALADAĞ GEÇİDİ l050 m" yazan bir levha ile karşılaşıyoruz. Adana’nın yüksekliğinin 23 metre olduğunu düşünerek, bir km yükseklikte olmanın insana etkisini anlamaya çalışıyorum. Nefes alıp vermede bir zorlukla karşılaşacak mıyım, başım fazla ağrıyacak mı, diye düşünürken, ilçeye ulaşıyoruz. Dairede ilk işimiz, yatacak yer sorununu çözmek oluyor. (İlkokul öğretmenliği yaparken, müfettişler okullarımıza geldiklerinde, daha hal-hatır sorarken, hemen yatacak yer ile gidecekleri yer hakkında bilgi toplamaya çalışırlardı. Şu müfettişlerin işleri bu kadar acele mi ki, hemen yatacakları veya gidecekleri yerleri soruyorlar, diye düşünürdüm. Bu sorunların ne denli önemli olduğunu müfettişliğe başladıktan sonra anlıyorum ve o zamanlar sevmediğim bu davranışları şimdi ben de yapıyorum.) İlçe Millî Eğitim Müdürü birçok yerle ve birçok kişiyle telefonla görüştükten sonra Orman İşletme Şefliğinde yer buluyor, bize. Yer bulabilmenin rahatlığıyla ayağa kalkıp odada dolaşırken, duvardaki ilçe haritası gözüme çarpıyor. (Haritayı emekli bir İlköğretim Müfettişi hazırlamış. İlçe ile ilgili yazdığı açıklamada, bir cümlede tam dört tane "ve" sözcüğü kullanmış. Bu kadar çok "ve" sözcüğü kullanmasına rağmen, ortaya böyle bir ürün koyan meslektaşımın anısı önünde saygıyla eğiliyorum.) Haritada, bulunduğumuz ve gelirken uğradığımız yerlere bakıyorum. İlçeye hem sağ, hem de sol güzergahtan gelinebilir. Biz uzun olandan gelmişiz. "Sol taraftan, yani daha kısa olan güzergahtan gelinemez mi?" deyince, "Eskiden geliyorduk, fakat şimdi barajdan geçirmiyorlar", diyorlar. (Eğer Çatalan Barajı güzergahı kullanılırsa, yol üçtebir oranında kısalır. Dolayısıyla, ücret ve zamandan aynı oranda tasarruf sağlanır. Şu anda kullanılan yolla Aladağ’a gitmek, sağ kulağı; sağ eli boynun altından geçirerek, sol taraftan, enseden dolaştırıp göstermek gibi bir şey.)

Hava erken kararıyor kışın. Yatmaya giderken yemek için bir kebapçıya uğrayıp, lahmacun söylüyoruz. Lahmacunlar, çay tabağı büyüklüğünde. Ancak iki lokma olur her birisi. Lahmacunlarımız azaldıkça arkası geliyor fırından. Tıka basa yiyoruz salata ile birlikte. Çok soğuk olmasa da, hava soğuk. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Çayları içtikten sonra, ellerimi yıkamak için el yıkama taşına gidiyorum. Musluğu açıyorum fakat su akmıyor. Garsonlardan biri, "Hocam su kesik", diyor. Musluğu kapatırken, bir taraftan dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmura, diğer taraftan akmayan suya bakıyorum. (Dışarıda yağıyor, içeride akmıyor. Gel de anla! Aslında, elleri yıkamak için musluktan su akmasına gerek yok. İnsan eline sabunu alıp, kapının önünde, gökten akan su altında, ellerini pekala yıkayabilir.) Garson, musluktan akmayan suyu sürahiden akıtınca, ellerimizi yıkıyoruz arkadaşımla. İçeride bir süre daha mahsur kaldıktan sonra, bir de tatlı yiyelim, diyerek karşıdaki pastaneye giriyoruz. İçeriye adımımızı atar atmaz, pastanenin kapısı açık olan mutfak kısmına girip, kolay gelsin gençler, diyorum ve tatlının nasıl yapıldığını -sanki bilmiyormuşum gibi- soruyorum. Konuşma bahanesiyle, mutfağın ve makinelerin temizliğini denetliyorum. (Eh, ne de olsa müfettişlik yapıyoruz. Olsun o kadar.) Pastane gibi her taraf tertemiz. Tatlıyı gönül rahatlığıyla yiyebiliriz. Duvarın kenarındaki masaya geçip, birer kişilik halka tatlı söylüyoruz. Krom tabağın içinde tatlılar, yanında 5X5 boyutlarında pembe bir kâğıt. Bir an duraklıyorum kâğıtları görünce. Çatal ve bıçak konulmadığına göre, pembe kâğıtlar çatal ve bıçak görevini yapacak, anlaşılan. Pembe kâğıtlarla tutup, afiyetle yiyoruz tatlıları.

Tatlıcıdan çıkınca -tek caddesi bulunan ilçemizde- bir yol boyu yapalım, diyerek, ilçeyi baştan başa adımlıyoruz. İlçe merkezinin bitimine doğru, sol tarafta ak boyalı bir bina görüyoruz. Burası Telekom. Henüz yeni. Telekomun tam karşısında, iki katlı, taştan yapılmış bir ev duruyor. Taşlar arasındaki çamurlar dökülmüş. Duvarların içinde, enlemesine uzatılmış, kararmış tahtalar duruyor. Bunlar, ağırlığı her tarafa eşit olarak dağıtmak için konulmuş olmalı. Üst kat balkonlu. Balkon boş. Alt katta bulunan iki oda boş ve kapılar açık. İçeri, ahır olarak kullanılıyor olmalı. Üst katta oturanlar var. Bacadan duman çıkıyor. Dumanlar, çinko çatının üzerinde yayıldıktan sonra kayboluyor. İkinci kata tahta bir merdivenden çıkılıyor. Kaldırımdan, bir metre kadar yüksekliğe de tahta bir merdivenden çıkılıyor. Burada bir bekleme noktası var. Buranın iki metre kadar uzağında dikdörtgen prizma şeklinde eni bir, boyu iki metre kadar, üstü açık bir ayakyolu duruyor. Bir tarafta -Telekom binası- üzerinde uydu antenler bulunan bir bina, diğer yanda altında hayvanların, üstünde insanların yaşadığı, yapıldığı gibi duran, evden on metre uzakta ayakyolu bulunan bir bina. Üstelik değişime direniyor. Kaldırımdan çıkan tahta merdivenin kırılan yerleri onarılmış. Oysa bu kısım, beton yapılabilirdi. Anacadde turunu tamamlamaya çalışırken, odun yüklü bir kamyon geçiyor yanımızdan. Biraz sonra bir tane daha. Odunlar, sıra sıra dizilmiş. Hepsi aynı boyda kesilmiş. (Odunlar, kim bilir kimleri ısıtacak? Belki çocukları, belki sevgilileri, belki de yaşlıları. Belki de kereste olarak hizmet verecekler insanlara.) Kamyonlar uzaklaşırken, Külebi’nin dizeleri geçiyor içimden: "Kamyonlar kavun taşır ve ben/ Boyuna onu düşünürdüm,/ Kamyonlar kavun taşır ve ben/ Boyuna onu düşünürdüm,/.../ Yine kamyonlar kavun taşır,/ Fakat içimde şarkı bitti." (Gerçekten, l9l7’de başlayan şarkı, l997’de bitti.) Kamyonlar odun taşırken, Külebi’nin "Köy Öğretmenleri" geçiyor yanımızdan, Külebi’den habersiz.

POS Orman İşletmesi yazan levhanın bulunduğu kapıdan içeri girince, ayrı bir dünyaya girdiğimiz anlaşılıyor hemen. Burası asfalt yolları, yüksek kaldırımları, yönetim birimleri, lojmanları, kafeteryası, daha bilmem nereleri ile tıpkı Karakaya gibi bir Site. Kafeteryaya giriyoruz. Burada çay ocağı, oyun masaları ve TV’ler bulunuyor. Oyun masaları, en çok ilgi gösterilen yer. TV’lerin bizden başka bir seyircisi var. İçerisi hayli sıcak. Duvarların yarıya yakın bir kısmı çam tahtalarıyla döşenmiş. (Böyle yapılmasa, Ormancı oldukları nereden belli olacak!) Haberler biter bitmez, hemen yatmaya gidiyoruz. Odada üç yatak var. İçeri çok sıcak. Petekler el yakıyor. Kaloriferin sabaha kadar yandığını söylemişlerdi. Dolayısıyla, fazla örtünmeye gerek yok. Yataklar temiz, yorganlar elyaf. (Karakaya Barajı Misafirhanesinde, İnşaat, Elektrik-Elektronik, Makine, Jeoloji Mühendislerine imrenmiştim. Burada ise Orman Mühendislerine imreniyorum. İlkokul öğretmenlerini düşünüyorum yine. Bu kez gerçekten, "İki sene daha okuyup Ormancı olsalardı", demek geliyor içimden. Çünkü Ormancılara ait bir Site varken, öğretmenlere ait hiçbir şey yok! Sadece bir sınıf, "Öğretmenler Kahvesi" olarak düzenlenmeye çalışılmış, Millî Eğitim binasında. Kusura bakmayın, ben böyle yerlere Öğretmenler Lokali diyemiyorum.) Tüy kadar hafif yorganı üzerime çekmeden önce, ayakyoluna uğruyorum. Her taraf renkli ve lüks seramik fayanslarla döşenmiş. Duvarda su deposu da var. Fakat, içeri sigara izmariti kokuyor. Tıpkı Öğretmen Okulunun ayakyolları gibi. (Öğretmen Okullarında ayakyollarının sigara izmariti kokması doğaldı. Çünkü tiryakiler, "suç araçlarını" dışarıda bırakmaz, taşın ortasına atarlardı. Böylece, yapılacak denetimlerde kendilerini güvenceye almış olurlardı. Orman İşletmesinde böyle bir durum olmadığına göre, acaba ayakyolu neden böyle kokuyor? Anlaşılması güç bir konu. Bir tarafta lüks döşenmiş bir ayakyolu, diğer tarafta sigara izmariti kokan bir ayakyolu. Batılıların "kültürel boşluk" dedikleri durum bu olmalı. (Bu durumu sevdim ben. Çünkü, Orman İşletmesinin ayakyolu, Öğretmen Okulunu ve Öğretmen Okulunda geçen güzel günleri hatırlatıyor. Başka bir deyimle, POS Orman İşletmesinin ayakyolu, hem izmarit, hem de Öğretmen Okulu kokuyor.)

Adana’ya dönmek üzere Dolmuş Garajına geliyoruz. Yağmur yağdığı için, yolcuların hepsi yazıhanede bekleşiyor. İçeride iki çekyat, masa, sandalye, yolcuların eşyaları ve sağ duvarın kenarına dizilmiş odunlar var. (Aslında bunlara "odun" demek doğru değil. Çünkü bunlar, 40-50 cm kalınlığında çam bedenleri. Odun olmalarını gerektirecek hiçbir neden yok. Ağaç motoru ile kesilip, kütük haline getirilmişler. Balta ile parçalanmayı bekliyorlar. Her ne kadar çuval ve bez ile örtülmüşlerse de, kütüklerin yarısı açıkta. Kim bilir, belki de bunlar odundur.) Acaba bu odunları Ormancılar görmüyor mu, derken, masanın üzerindeki, yeşil ve iki palamutlu Ormancı şapkası gözüme çarpıyor. Kasım ayı ortalarındayız. Çam kütükleri sobada gürül gürül yanıyor. Kapı, açılıp kapanmıyor. Çünkü açık. Soba, sadece içeriyi değil, dışarıyı da ısıtıyor böylece.

Dolmuş gecikince, yolcular söylenmeye başlıyorlar. Garaj görevlisi, telefonu kaldırıyor ve numaraları çevirdikten sonra, "Kimsin?" diye konuşmaya başlıyor. Birini soruyor. Telefonu kapatıyor. Tekrar açıyor ve yine "Kimsin?" diye söze başlıyor. Birkaç kez sertçe, "Sen kimsin?" diyor ve "tak" diye telefonu kapatıyor. Ayakçının, bu halinin insanın dikkatini çekmemesi mümkün değil. Tüm yolcuların gözü, ayakçının üzerinde. (Pencereden, Postanenin üzerindeki uydu antenleri görünce, teknolojinin insana sağladığı kolaylıkları, -örneğin, dünyanın öbür ucundaki insanlarla karşındaymışçasına konuşmak gibi- düşünürken, bizim ayakçının telefonla iletişim kuramayışı arasındaki çelişkiyi yorumlamaya çalışıyorum. Bu durum da bir "cultural lag" olmalı diyorum ve Ceyhan’daki bir öğretmenin Günlük Plan Defterindeki "Telefonla Konuşma" konusunu hatırlıyorum. Umarım, öğretmenim çocuklarına, "Kimsin?" demeden -telefonla- konuşmayı, "tak!" demeden telefon kapatmayı öğretir de bu çelişki ortadan kalkar.) Bu arada, ayakçının arkasındaki duvarda asılı bulunan levha çarpıyor gözüme. Levhada, dolmuşların plaka numaraları, sürücülerinin ad ve soyadları ile telefon numaraları var. Israrlara rağmen, oturmayıp ayakta duruyoruz. Çünkü nasıl olsa dolmuşta, Adana’ya kadar oturacağız, diyoruz.

Uzun beklemeden sonra, dolmuş geliyor ve yolcular akın ediyorlar. Ön koltuklara bindiriyor kaptan bizi. Hemen hareket ediyoruz. Hava yağmurlu ve sisli. Ağır gidiyoruz. Bolca, indir-bindir yapıyoruz. Ormanlar arasından ilerlerken, arada kalmış bir düzlük görüyoruz. Belki de, buraya kadar görebildiğimiz tek düzlük burası. Kale direklerinden, buranın Futbol Sahası olarak düzenlendiğini anlıyoruz. Bir kez daha, anlıyorum burada Futbolun gücünü. (Daha önce Karakaya Baraj Gölünde anlamıştım.) Bir süre sonra hava tamamen kararıyor. Sadece yolu görerek, yolumuza devam ederken, yolumuzu da göremez oluyoruz, sisten. Görüş alanı sıfıra düşüp, yollar da tehlikeli olunca, kaptan arabayı bir kenara çekip duruyor. Durma gerekçesini bize anlatınca, "Önümüzü görebildiğimiz zaman hareket ederiz", diyoruz. Bu cevap karşısında, kaptan rahatlıyor. Onbeş yirmi dakika sonra sis azalıyor ve tekrar hareket ediyoruz.

Çok ağır seyredilen bir yolculuktan sonra, İmamoğlu’na varıyoruz. Bulvarda, her direkte lalelere benzer lambalar yanıyor. Yollar, sanki havuz. Yağan yağmurların bir damlası dahi akmamış. (Avrupa’da yağmur yağdığı zamanlar, yolların üzerinde bir damla -bile- su kalmazmış. Bizde durum, tam tersi. Onların yolları nasıl bir mühendislik harikasıysa, bizimkiler de öyle bir mühendislik harikası işte. Aradaki tek fark, onların yollarının dış, bizimkilerin iç bükey olması.) Bir tarafta çiçekli yollar, diğer tarafta su deposu yollar. Bir "cultural lag" da bunlar olmalı.

Tehlikeli bir yolculuktan sonra, Yüreğir Garajı önünde indiriyor kaptan bizi. İçeriye, para vermemek için girmediğini söylüyor ve arkasından ekliyor: "Siz müfettiş misiniz?" Evet, diyerek ayrılıyoruz. Yol arkadaşım, "Alnımızda müfettiş yazıyor, yoksa nereden bilecek müfettiş olduğumuzu", diyor.

Aladağ’a ikinci kez, bir okul incelemesi için gidiyorum. İnceleme konum, eğitimle ilgilenen bir kişi için söylenmesi oldukça güç bir görev. "Okul kapatma", isteği de. Okulun tüm bölümlerini geziyorum. Ayakyolu, ak fayansla döşenmiş. Köy yerinde, ak fayansları görünce, hayret etmediğimi söyleyemem. Çünkü, fayanslı ayakyolunda ne su var, ne musluk. Tabi ki, köy çocuklarının da hakkı var fayanslı ayakyollarına. Fakat, fayans döşemekle temizlik gelmiyor. Fayans, sanki suya tercih edilmiş. Banyo kazanı da aynı. Taşıma suyla depo dolacak, sonra da su ısınacak. Üstelik, okulun ne çevresinde, ne de yakınında su var. Daha ne zamana kadar devam edecek, bu tip uygulamalar!

Bundan sonra teftiş için gidiyorum Aladağ’a. Nelerle karşılaşmıyorum ki? Örneğin bir okula, deposunun üstü çökmüş ayakyolunun yanından geçerek giriyoruz. Müdür odası, sarı-kahverengi bir halıfleksle döşeli. Masanın üzerinde bir telefon ve sarı renkli bir daktilo var. Kurum raporunu ben yazacağım. Bu nedenle sıkıntıdayım. Müdür odasında bir süre oturduktan sonra, müdürle bahçeye çıkıyoruz. Amacım, bahçede karşılaştığım olumsuz duruma müdürün dikkatin çekmek. Hemen savunmaya geçiyor müdür bey ve "köylü ilgisiz" gibi klasik tezleri savunmaya başlıyor. Susuyorum. Ben susunca, kısa bir süre sonra, O da susuyor. ("Kalkınma-gelişme", bir para sorunuysa, dünyanın öbür tarafıyla anında görüşebileceğiniz telefon kendi kendine mi yapıldı? Yere halıfleks döşeyince eğitimin-öğretimin niteliği mi yükseldi? Resmi yazılar daktilo ile yazılınca, idareciler daha mı çok iş üretti? Bir ayakyolu damını kapattıramadıktan sonra, yerlere serilen halıfleks, çukurdan gelen pis kokuları mı önledi?) (Öğretmeni çok olan bu okulda, sadece bir sınıf birleştirilmiş olup, öğrenci sayısı her sınıfta normalin altında bulunuyor. Buna rağmen, ayakyolunun durumu hiçbir öğretmeni rahatsız etmiyor. İşte ben, bu ve benzer örneklerde olduğu gibi, "Öğretmenlerin köyü değiştirme yerine, kendilerini değiştirdiğini", söylüyorum. Nedenini, Toplumbilimciler açıklayabilir, herhalde.)

İnsan köyleri görmezse, bence, o bölgeyi tanımamış demektir. Çünkü şehirde birbirine benzer evlerin dış yüzeyi görülür sadece. Doğal yapıdan, doğal güzelliklerden eser görülmez. Ama köylerde, her türlü doğallık ile, çok çeşitli ağaçlar görmek mümkündür. Örneğin eski eserleri bol olan bir köyde, orman gibi Defne ağaçları görüyorum. Defnelerin üzeri kara tanelerle dolu. Tam toplanacak zamanı. Defne tanelerini göstererek, bunları topluyor musunuz, diyorum köylülere. Niçin toplayalım ki, diyorlar. Kaynatıp, zeytin gibi yağını çıkarırsanız; satıp çok para kazanırsınız, zeytin yağından daha pahalıdır, diyorum. Ya da satmayıp, evinizin sabun ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz, deyip, Defne yağı ile nasıl sabun yapılabileceğini, anlatıyorum. Köylünün biri, hocam söylediklerini şu deftere yaz, diyor. (Her tarafında orman gibi Defne ağaçlarının bulunduğu Toroslardaki Ziraat Mühendisleri ile Ziraat Teknisiyenleri, bilmem ki ne iş yapar?)

Bu ilçede görev yapıp da, yaylaya gitmemek olmaz ki, diyoruz İlçe Millî Eğitim Müdürüne. O da alıp götürüyor bizi arabasıyla. Yaylaya giderken, arabanın camlarını kapatıyoruz soğuktan. Kahvede oturup çay içiyoruz bir süre. Kâğıtlarının sadece bir kenarını sıkıca tutmuş bir grup kumar oynuyor. Çıt, dahi çıkmıyor. Yüzler son derece gergin. Kahveci yanımıza geliyor. Yabancı olduğumuz için tanışma sohbetlerine başlıyoruz. Tanışma bittikten sonra arkadaşım, "Ben de oyun oynayacağım, yalnız bana usta bir kumarcı bul!" diyor, espiriyle karışık, sertçe. Kahveci gidiyor ve beş dakika sonra, tipi bile kumarcıya benzeyen orta yaşın üzerinde beyaz saçlı birini getiriyor. Arkadaşım, iyi kumarcı mısın, diyor. Evet, cevabını alınca, başlıyorlar domino oynamaya. Ben, yerdeki sigara izmaritleri arasında cine 5 seyrediyorum. Oyun çok kısa sürüyor. Arkadaşım hile yaptığı, ben de destek olduğum halde, oyun üçüncü elde bitiyor ve kalkıyoruz. Aladağ’da bizimkileri oyunda yenen öğretmenlerden biri, "Bu bölgenin insanları çok iyi oyun bilir, köşedeki Rum çeşmesinden su içen kumarcı olur", demişti, geçen gün. (Doğru söze ne denir?)

Bir gün de Öğretmenevi’nde ilçenin eğitim durumunu konuşuyoruz. Okumuşumuz az, diyor yöneticiler. Bir gelişimde, yolun altında "halk odası" yazan bir levha görmüştüm, o ne levhasıydı, diyorum. 1980 öncesi karmaşadan, bu kasaba da nasibini aldı, diyorlar. Başka bir gelişimde, resmini çekmek için yerdeki levhayı arıyorum, fakat bulamıyorum.

Aladağ ya da Karsantı; kirmanla ip eğiren nenesi, kaya üzerinde yetişen çamları, çatal-bıçak yerine kâğıt koyan tatlıcısı, uydu antenleri, yazlık evleri, seramik fayanslı ayakyolları ve her tarafı ahır kokan özelliğiyle, ilginç bir kasaba. Kültürel boşluk, toplumsal değişme ve köy’le ilgilenen toplum bilimcilere duyurulur.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 424
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2880
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster