Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Haziran '19

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
168
 

Aladdin, Disney Cin Çıkarıyor!

Oryantalizm, Batı’nın Doğu’yu doğru görememe hastalığıdır. Tedavi edilmediğinde sonuçları savaşlara, yıkıma ve kültürel sömürgeye yol açan bulaşıcı bir göz ve gönül kusuru… İpek Yolu’ndan geçip Doğu’nun ışığına ulaşmak isteyen Batılı seyyahların, âlimlerin, misyonerlerin ve tüccarların yaydığı bu hastalığın geçmişi uzun zaman önceye dayanır -ki bazen tüm bu işleri ayrı ayrı kişilerin değil, bazılarının bir başına yaptığı da görülmüştür. (Öyle de çok yönlüdür bu oryantalistler…)  Doğu, oryantalistler için, baharatın, ipek halının, haremde dans eden, hamamda arzularınızı yıkayan cariyelerin hayalleriyle beslenen bir masal ülkesi olmuştur. Batılı gezginin benzerini görmediği bir danstır oryantal, daha önce dolaşmadığı “Itırlı Bahçe”nin rayihasıyla bu dansın esrikliği birleşince, aklının karışması,  zihninin dumanlanması normaldir.

Batı’nın sömürgeci zihniyeti, en sağlam mazeretlerini Doğu’ya bu hastalıklı bakışla bulup, beslemiştir. Çizilen “İffet yoksunu, cahil, eğitilmeye ve terbiye edilmeye muhtaç, miskin, sapkın” bir hayâli Doğu imajı, Batı’nın onu “ıslah edip yola getirmek için” kalemiyle, kılıcıyla zapt etmesini gerektirecektir. İngilizce’de 1779’dan beri  “Oryantalizm”, “Doğu incelemesi” anlamıyla kullanılmaya başlansa da, aslında 18. Yüzyıldan itibaren, Garp’ın Şark’ı ele geçirmek, hükmetmek, yeniden düzenlemek ve “adam etmek” için bulduğu ve kullandığı emperyalist bakış açısının adıdır... Tıpkı nedeni, nasılı hâlâ tam olarak çözülememiş 11 Eylül saldırıları sonrasında Amerikalıların korkularını, milliyetçilik duygularını ve islâmofobiyi besleyen yönetimin, “uluslararası terörizme karşı mücadele” edecekleri gerekçesiyle kamuoyunu, Irak’ı ve bölge ülkelerde savaşa gitmeye ikna etmesi gibi, oryantalistler de 18. Yüzyıldan itibaren Şark’ı “ıslâh” etmenin fiziki ve psikolojik altyapısını hazırlamışlardı.

Asıl adı “Elf Leyle v’el- Leyle olan” olan, MS. 8. Yüzyıldan itibaren sözlü gelenek ürünü olarak Doğu’da ortaya çıkan “Binbir Gece Masalları”, sonraki asırlarda yazıya aktarılacak Arapça masal mecmualarının en meşhurlarındandır.  Masallardan bir kısmının, Farsça,  “Hezar Efsane” adlı bir külliyattan, bazılarının Hint dillerinden, İbraniceden, Mısır dillerinden geçmiş olabileceği, Doğuya ait pek çok halk hikâyesinin araya sızdığı muhtemeldir. Doğu’nun ortak rüyalarının ürünleridir bunlar.

Binbir Gece Masalları, 1814’ten günümüze kadar Hindistan, Mısır, Avrupa ve Beyrut’ta defalarca basılmış ve çeşitli dillerde tercüme edilmiştir. Batı’nın binbir gece rüyası görmeye başlamasının tarihi şarkiyatçı Antoine Galland’ın 1704-1717 yılları arasında, kendisine Suriye’den gönderilen yazmadan masalları Fransızca’ya çevirmesi ile başlar. Böylece Batı’nın zihninde gizemli Doğu’nun uçan halıları, lâmbadan çıkan cinler, peri padişahlarının hikâyeleri oluşmaya başlayacak, Batı’daki Doğu imgesinin ilk tohumlarını atacaktır. O günden beri de bu masallar sayısız defa resim, edebiyat, müzik hatta sinemaya konu olur.  Hollywood’un bininci kez filme aldığı yeni Binbir Gece Masalı ile karşımızda; işte huzurlarınızda son lâmba ovucu “Aladdin”…

Adı bile filmde yanlış yazılan zavallı “Alâaddin”,  Arapça adının anlamı dini yücelten kişi, dinin “Âli” si demektir. Disney bu Doğu masalını filme alırken birkaç yeni malzeme kullansa da oryantalizm göz bozukluğundan kurtulamadığının, hatta hastalığının neredeyse tedavisi imkânsız bir hâle geldiğinin işaretlerini veriyor. Öncelikle ilk anda fark edilen yenilikleri sıralayalım; sarayda hayırlı kısmet beklemekten fena hâlde sıkılan, ağzı var dili yok Yasemin yeni şarkısı "Speechless" ile değişimini avaz avaz haykırıyor.  O artık sesini kimsenin kısmasına izin vermeyen bir feminist, eskiden prenses bile olmak istemezken şimdi babasının yerine Sultan olmayı ve ülkeyi yönetmeyi isteyen bir genç kadın. Aferin Yasemin! Tüm prenseslerin fildişi kulelerinden inmesi gerekiyor zaten, güzel, pasif, fedakâr Disney prensesleri de bunun bilincinde son yıllarda toplu halde kadın hareketlerine destek olacak bilinçle anlatılıyorlar. Prenses Yasemin (Naomi Scott), arada bir Alâaddin (Mena Massoud)’in uçan halısıyla ayaklarını yerden kesmesine izin verip, evcil bir kedi gibi görünse de içinde ehlileştirdiği kaplanı “Rajah”nın gücünü taşıyor.  Doğrusu bu bilinçte bir prensesin Aladdin’e de sihirli lâmbasına da artık ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Mutlaka hikâyede aşk olacaksa,  yeni versiyon Yasemin’in âşık olmak için Alaaddin’i değil eğlenceli, zeki ve lâmbanın içindeki spor salonundan hiç çıkmadığı anlaşılan Cin'i (Will Smith) seçmesi daha uygun olurdu bence. Masalların sonunu gönlümüzce değiştirebilme şansımız olmalı artık. (Will Smith’i oyuncu olarak seviyor olmamın bu fikrimle ilgisi olabilir, durduk yere Yasemin’i etkilemeyeyim, kendisi bilir. )

1992 animasyonda Robin Williams’ın sesiyle hafızalara kazınan Cin hâlâ mavi, yine lâmbada tutsak ve oradan çıkmak için birilerinin lâmbayı ovalaması gerekiyor.  Ancak bu defa onun “özgür olmak”tan anladığı yalnızca lâmbanın içinden kurtulmak değil,“insan” olmak, artık Cin de Cin olmak istemiyor. Rap söyleyen Will Smith, hip hoplaştırdığı Aladdin’in müzik zevkini ve espri anlayışını olumlu yönde geliştirmiş. Filmin başrol oyuncusu Cin, o olmasaymış filmi kimse kurtaramazmış. İyi ki varsın Cin Will… Eğlence kahkaha ve masalsı hava Will Smith’in sahnelerinde çok daha yoğun.  Alâddin’in filmdeki varlığı şempanze Abu’dan,  rolü de onunkinden fazla değil. O şirin, sevimli “işlenmemiş bir elmas”, hakikaten işlenmemiş…

Öte yandan bu film müzikal olarak da dans olarak da adeta kötü bir Bollywod kopyası.  Bollywodd’un Hollywodd’u taklidine alışmışken bu taklidi Hollywodd’un yapması replikanın replikası etkisine maruz bırakıyor izleyiciyi.  Bu ve benzer şikâyetlerimi, Sherlock Holmes serisi,  Kral Arthur: Kılıç Efsanesi gibi fantastik macera ve polisiye filmlerle ünlenenGuy Ritchie’e birileri benim adıma iletirse çok memnun olurum; “Üstat eski filmlerinize lâf yok ama Aladdin’in dansları koreografisi ‘korkunç’ olmuş. Arzu ettiğiniz etki bu ise başardığınızı söyleyebiliriz. Eliniz değmişken vezir Cafer (Marwan Kenzari)’i de yılanlı asası ile dans ettirseydiniz. Adamcağızın ‘korkunç’ görünmek için o kadar uğraşması gerekmezdi. Eğer bir daha “müzikâl” niyeti ile film çekerseniz o filmi kesinlikle izlemeyi düşünmediğimi şimdiden bilmenizi isterim!)

Aladdin’de dikkat çekmek istediğim başka bir Hollywood klişesi ise filmde tüm iyilerin Amerikan aksanıyla konuşuyor olmaları. Prenses Yasemin bile… Kötüler mi, tabii ki onlar Doğulu aksanıyla konuşacaklar. Sonra her ne kadar film Arabistan dolaylarında eskinin Bağdat yakınlarında yeninin “Yok ülkesinde” geçse de, tüm iyi kahramanlar yine açık renkliler. Hollywood beyazlatarak yıkamaya devam ediyor. Oyuncuların Mısır’dan, Güney Asya’dan, İran ya da Afrika kökenli sanatçılardan seçilmiş olmasının buna bir faydası olmuyor. Ne kadar beyaz o kadar iyi…

Hafta sonu, bayram tatili, cümbür cemaat çoluğu çocuğu “çocuk filmi” diye Aladdin’e götürürken aklınızın bir köşesinde yazdıklarım kalsın. Gülerek, eğlenerek birkaç saat geçirebilir, verdiğiniz paranın karşılığını bu anlamda alabilirsiniz ama masalların ardındaki gerçeklere de gözlerinizi kapamayın olur mu sevgili okuyucu?

Egzotik Orta Doğu masalları, savaşlar, ambargolar ve işgallerle tam unutulmuşken, Amerikan halkına yeniden bir Şark masalı anlatmak iyi fikir olabilir. Film kötü bile olsa Doğu dün olduğu gibi bugün de bazılarının kasalarını doldurmaya devam edecek. Öte yandan filmi beğenen Amerikalı çocuklar Aladdin’in ülkesini görmek isterlerse sanal gerçeklikle veya artırılmış gerçeklikle Harun Reşid’in sarayını gezebilirler. Ancak babalarının yakıp yıktığı enkaz halindeki Ortadoğu’ya can güvenlikleri olamayacağı için turist olarak bile şimdilik gidemeyecek, işgâl esnasında ölen, sakat ve yetim kalan milyonlarca Doğu’lu kardeşinin yaşadığı acıları da öğrenemeyecekler nasılsa… Doğum günü partilerinde Aladdin’in ve Yasemin’in kostümlerini giyecekler, uçan halı gibi görünen kaykaylarına binecekler ve cin çıkarmak için sihirli lâmbalar hediye edilecek onlara. Masalları çalınmış Müslüman çocukların ise onları kötülüklerden koruyacak lâmbaları, cinleri, uçan halıları yok artık… Yine de Hollywood’un oryantalizme dönmesi çok da kötü olmayabilir. Müslümanlar en azından bu masalda terörist değiller, üstelik eğlenceliler de. Bu da bir gelişme sayılır, öyle değil mi?

Bad-el harab-ül Basra” yani iş işten geçtikten, Basra harap olduktan sonra gelecek sözde “Arap Baharı”nın da lâmbadan çıkacak cinin de kimseye hayrı olmayacak! Sihirli lâmbam ve bir cinim olsa, renk, dil, din, ırk coğrafya ayırmadan dünyadaki tüm çocukların onlara barış içinde bir dünya bırakan büyüklerle birlikte mutluluk içinde yaşayacakları bir masalda yaşamak isterdim. Heyhat!...

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 75
Toplam yorum
: 58
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 1137
Kayıt tarihi
: 28.03.07
 
 

 Hacettepe Üniversitesi mezunu, nörobilimden psikolojiye disiplinlerarası eğitime hevesli bir Tür..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster